'Hortlayan' Kapitülasyon!

Sinek pislemedik bir yere yazınız: 'Erken' Cumhuriyet döneminde, ilkokul öğrencilerinin, yabancı coğrafyadan öğrendiği ilk şehir ismi, Lausanne; yabancı bir dilden öğrendiği ilk kelime, kapitülasyon (capitulation) olmuştur: Karşıyaka (İzmir) Cumhuriyet İlkokulu'nda, Fatma Hoca'nım bunun ne demek olduğunu bize anlatırken, kan içinde kalırdı: sorun ne kadar mühimdir, çok sonra anladık; anlayabildik mi, ondan da tam emin olamayız; yoksa, - hele Özal 'dan bu yana- cumhuriyet hükümetleri, 'ecnebiye' bunca 'ta'viz' verir, ''imtiyaz'' tanır mıydı?

Kapitülasyonun ansiklopedi tarifi şudur: 'Yabancı devlet uyruğunda ya da bir yabancı devletin himayesinde, Türkiye'de oturanlara, adli, ticari, idari imtiyazlar ve bağışıklıklar tanınması: aynı devletin uyruğu yabancılar, kendi konsoloslarının uygulayacağı, kendi ülkelerinin kanunlarına bağlıydılar. Yabancı iki devlet uyruğu arasındaki uyuşmazlıkların çözülmesi de yabancılara bırakılmıştı. Taraflardan biri Osmanlı uyruğu olduğu durumda, Osmanlı mahkemeleri, yabancı konsolosluğun bir tercümanının hazır bulundurulması koşuluyla yetkiliydi, aksi halde değil!' (Büyük Larousse, cilt: 12, s. 6340)

'İlga edilmiştir' demek istemiyorlardı...

Türkiye, bu belâdan kurtulabilmek için, büyük çaba sarfetmiştir. Hatırlar mısınız, İsmet Paşa -ki Lausanne 'da Türk Murahassıydı,- aynı bahis açılınca, 'Hatıraları' nda ne demişti:

''...biz, hukukçu ve iktisatçı olmayan vatandaşlar, kapitülasyon belası denilince, memleketin yüzyıllardan beri mahkûm edilmiş olduğu, mâlî ve iktisâdî kısıtlamaları anlar; ve bunları kaldırmanın çok güç olacağını zannederdik. Gençliğimden beri, kapitülasyonların, yalnız iktisadi hükümlerinden dolayı, elimiz kolumuz bağlı bilirdik. İşin içine girdiktan sonra anladım ki, asıl ehemmiyet verdikleri, kapitülasyonun adli kısmıdır. Nitekim mâlî ve ticarî hükümlerden dolayı fazla güçlük çıkarmaksızın kapitülasyonların kalkmasını kabul ettiler. Ama adlî kısım üzerinde sonuna kadar direndiler...''

''...uzun müzakerelerden münakaşalardan sonra nihayet anlaşmaya vardık. Mühim olan, muahede metni içinde kapitülasyonların ilgasına dair olan maddeyi yazmak meselesi idi. Bana yapılan teklifler hep şu tarzda bir formül oluyordu; 'taraflar, kapitülasyonların ilgasında mutabık olmuşlardır'. Hep böyle söylerlerdi. Ben basit bir şekilde cevap verirdim: '...mutabık olmuşlar nedir? İlga edilmiştir. Neden böyle söylemiyorsunuz?' Nihayet bir gün, konferansın nihayetine doğru, maddeleri hazırlayan yazan mütehassıslar, benim yerime geldiler. 'Nasıl istiyorsun' diye sordular: 'ilga olunmuştur' veya 'ilga olunduğunu beyan ederler' tarzında yazılsın dedim. Müspet karşıladılar, kendilerine sordum: 'Ne oldu, şimdiye kadar böyle yazmıyordunuz?', 'Şimdi, emir aldık' cevabını verdiler..'' (Hatıralar, 2. kitap, s. 133 ve sonrası. Bilgi Yayınevi, 1992.)

Bu kadarı, işin 'evveliyatı' nı hatırlamak; bilmeyeni, bilgi sahibi kılmak için; şimdi gelelim, asıl meseleye!

'İstiklâl-i tam' tarifi çok açık!

' Tahkim' , aslında 'hakeme gitme' demek; Çokyönlü Yatırım Anlaşması (MAI), çokuluslu şirketlerin üçüncü ülkelerde yapacağı yatırımları; uyuşmazlık halinde, o ülkelerin hukuk ve yargı sisteminden kurtarmak için; 'uluslararası bir tahkim mekanizması' öngörüyor ki, bunu benimsemek, iki sebepten imkân harici:

1/ Ülkemiz, bu belâdan çok çekmiş, Paşa 'nın anlattığı gibi, çok da zor kurtulmuştur. 2/ Gâzi 'nin 'İstiklâl-i tam' tarifi, çok açıktır: ''...istiklâl-i tam denildiği zaman, bittabi siyasi, mâlî, iktisâdî, adlî, askerî, harsî ve ilâh. Her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-i tam demektir. (Buraya dikkat) bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve memleketin, mâna-yı hakikisiyle bütün istiklâlden mahrumiyeti demektir...'' E.Z.Karal, 'Atatürk'ten Düşünceler' , s. 7. Türkiye İş Bankası Yayınları, 1956)

Gâzi 'nin sıraladığı 'tam bağımsızlıklar' dan, günümüzde; 'Sistem' in, 'karşılıklı bağımlılık' numarasıyla, kaçından yoksun kaldık; kuşkusuz o ayrı, hayli de etraflı bir tartışma konusudur; 'çokuluslu tahkim mekanizması' nda, ecnebinin işini zorlaştıran, elbette, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 1994 'te aldığı Tevhid-i İçtihat (içtihadı birleştirme) kararı oluyor; zira o zamana kadar münhasıran 'usul' yönünden incelenebilen hakem heyeti kararlarının, ondan sonra 'esastan' da incelenebilmesi, mümkün oluyor.

Ondan sonrasını, size bir yazıdan aktaracağım; lütfen, bir bakar mısınız: Bu satırları yazan kalem, 'sağ' da mıdır, 'sol' da mı?

'Yargıtay'ı 'devre/dışı bırakmak'!..

''...ilkönce Yeni Galata Köprüsü projesindeki uyuşmazlık üzerine hakemlerin İdare aleyhinde almış oldukları karar, bu İçtihadı Birleştirme kararını dayanak alan Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nce 'esastan' incelenmiş; ve hakemler hakkında ağır iadeler içeren ibareler İdare lehine bozulmuştur. Bunun hemen arkasından, ikiyüz milyon dolarlık hakem kararı da, yine İdare (yani kamu) lehine Yargıtay'ca bozulmuştur...''

''...Hemen akabinde a/ Prof.Dr.Yaşar Karayalçın (Murat Karayalçın'ın ağabeyi) AÜHF salonunda alelacele bir sempozyum tertipleyerek bu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'nın 'yanlışlığını' kanıtlamak iddiasıyla bir tartışma başlatmıştır. b/ Bilahare, ANAP/DSP koalisyon hükümeti tarafından, yeni açılan devlet ihalelerindeki sözleşmelere, 'uyuşmazlık halinde davanın uluslararası tahkimle çözülmesi' maddesi konulmaya başlanmıştır...''

''...Bu suretle, Türk maddi hukuku uygulama dışı bırakılmış ve böylelikle de hakem kararlarının Yargıtay'ca 'esastan' incelenmesi yolu kapatılmış olmaktadır. Kısacası bununla Yargıtay'ın hakem kararlarını 'esastan' incelemesini önlemek, hakem kararlarını Yargıtay'ın denetiminden kaçırmak, müteahhit firmaların haksız kazançlarını hakem kararlarıyla meşrulaştırarak, devlet hazinesini soyup yağmalatmak amacı güdülmektedir. Bu yolla devlet her bir ihaleden dolayı, bir ihale bedeli kadar daha borçlandırılabilecektir...''

Burada hiç akıldan çıkarılmaması gereken en önemli şey, 'müteahhit firmalar'ın, 'ecnebi sermaye'li 'çokuluslu şirketleri'n olacağı, 'dolayısıyla' 'adli kapitülasyon' un 'hortlatılmasıdır' , bir; Lausanne 'da Türkiye Cumhuriyeti 'nin ölümüne mücadele ederek elde ettiği 'adli istiklâl-i tam 'ın, hırpalanmasıdır, iki!. Yine de, geriye, mûcib-i merak, iki nokta kalıyor: a/ 'bu soygun ve yağma çarkının, nasıl işlediği'?, b/ bu anti/emperyalist tavrı, hangi kalemin koyduğu?

İkincisi, bir dahaki sefere, birincisini açıklayacaktır. (2/4/1999)

Bu Meş'ale Sönmez, Çünkü...

Nerede kalmıştık?

'Uluslararası Tahkim' (MAI) 'numarası' yüzünden 'adlî kapitülasyonlar' ın, nasıl hortlatıldığında mı? Demiştim ki, 'burada hiç akıldan çıkarılmaması gereken en önemli şey, 'müteahhit firmalar' ın, 'ecnebi sermaye' li 'çokuluslu şirketler' olacağı, dolayısıyla 'adli kapitülasyon' un 'hortlatılması' dır, bir; Lausanne' de, Türkiye Cumhuriyeti' nin ölümüne mücadele ederek elde ettiği 'adlî istiklâl-i tam' ın hırpalanmasıdır, iki; ve eklemiştim: '... yine de geriye, mûcib-i merak iki nokta kalıyor: a/ 'Bu soygun ve yağma çarkının nasıl işlediği?' b/ 'Bu anti/emperyalist tavrı, hangi kalemin ortaya koyduğu?'

Son cümle aynen şu: 'İkincisi, birincisini açıklayacaktır'; şimdi ister misiniz, önce 'ikincisi' 'birincisini açıklasın', sonra da ben, 'birincisi' ni açıklayayım.

'Bu bir aldatmaca ve yutturmaca...'

''... bu soygun ve yağma çarkı, bakınız nasıl işliyor; müteahhitler, sözleşmeye uysun veya uymasın, birtakım parasal taleplerde bulunuyorlar, ki bu talepler bazen ihale bedelinin iki üç misline kadar varabilmektedir. Bu talepler üzerinde uyuşmazlık söz konusu oluyor ve sözleşmeye göre, 'tahkim'e gidiliyor...''

''... fakat bundan sonrası, tam bir 'danışıklı dövüş'tür. İdare bir hakem(!) seçiyor, müteahhit bir hakem(!) seçiyor; sonra bu iki hakem, birlikte, üçüncü bir 'tarafsız' hakem seçiyorlar. İşte böyle seçilen ve ne hikmetse, kararlarını hep idâre aleyhine veren hakem heyetinin kararlarına, daha önce belirtilen 'içtihadı birleştirme' kararına kadar, her iki tarafın da usulî itirazlar dışında uymak ve bunları uygulamak mecburiyeti bulunuyordu...''

''... ne zaman ki Yargıtay bu oyunu bozdu, işte o günden beri hırsız ve soyguncu müteahhitler ile işbirlikçi bakan ve bürokratlar, önceden tezgâhlamış oldukları ve kimin alacağı çok önceden belli olan ihaleleri, müteahhit lehine ve idare aleyhine sonuçlandırmak için ihale sözleşmelerindeki 'tahkim maddesi'ne, 'uyuşmazlık halinde uluslararası tahkime gidilir' ibaresini koymak suretiyle, Yargıtay'ı devre dışı bırakıyorlar...''

''... oysaki, bütün ihalelerde ve uluslararası Müteahhitler Birliği'nin (FDIC) 'İhale Esasları' kitabında da, 'hakem kararlarının, bulundukları ülkenin kanunlarına uymak mecburiyetinde olduğu' kabul edilmektedir...''

''... bu utanç verici hırsızlık, arsızlık ve yolsuzluğu 'kapatmak' için de, bahane olarak, güyâ müteahhit firmalarının ve onların ortağı olan yabancı şirketlerin, bu projeler için yabancı dış kredi bulabilmelerinin 'uluslararası tahkim' şartına bağlı olduğu, yalanı ortaya sürülüyor. Gerçekte ise, bu tam anlamıyla bir aldatmaca ve yutturmacadır. Çünkü bugüne kadar, 'uluslararası tahkim şartı hiç aranmaksızın, yabancı şirketler ihalelere girmişlerdi. Söz gelimi 1. ve 2. Boğaz köprüleri ile otoyollar bu şart olmadan kredisi temin edilmiş ihalelerdir...'' (Yeni Hayat, Mart 1999, sayı 53.)

Nasıl, beğendiniz mi?

Şaşırtıcı olmayan şudur...

Tabii, bu arada, ''Hırsızlığı 'Tahkim' Etmek / Adlî Kapitülasyonların öteki Yüzü'' başlıklı yazının, ''Yeni Hayat'' dergisinde yayımlandığını açıklamış oldum; yazarı Hanifi Altaş! Herhangi bir 'ulusal' sosyalistin, hatta komünistin gözünü kırpmadan altına imzasını atabileceği, bu 'yurtsever' yazının yazarı, 'Türkçü' bir aydındır, 'Yeni Hayat' ise, bildiğiniz gibi, 'Türkçü' bir dergi! Bu tavır, geleneksel Türkçülüğün, 'Mazlum Milletler Enternasyonal' i ve 'Müdafaa-i Hukuk Platformu' ile 'kaynaşmış', anti/emperyalist tavrıdır ki; 'Sistem' in, gün geçtikçe, içine bir yılan gibi daha çok çöreklenmeye çalıştığı, ülkemizdeki; 'Ulusal Solculuğun' ya da 'Ulusal Güçbirliği' nin, açık seçik -ve inkârı imkânsız- bir örneği olarak beliriyor. Bu, 'Ulusal Savunma' nın, hem zorunlu gereği, hem kaçınılmaz sonucudur.

Gâzi, 'Kuva-yı Milliye' ve 'Müdafaa-i Hukuk' terim ve kavramlarını açıklamaya çalışırken; son derece etkileyici ve aydınlatıcı konuşmuştur. Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı' nın, koşullarını ve aşamalarını kurcalarken, Enver Ziya Bey' in (Karal) yaptığı derlemede, o metinleri bulmuş, bir söyleşi yazmıştım; başlığı, şuydu: ''Ulusal Savunma Kavramı: Müdafaa-i Hukuk!'' (Dünya, 18 Ocak 1979). Gâzi' nin o açıklaması, bu yazıda yer alıyordu:

''...milletin birliğini yaratan ve İstanbul'un içinde bulunduğu koşullara (işgal) rağmen bu birliği dahilde ve hariçte göstermeye yönelik bir amaçla yapılan örgütlenme, yalnız Kuva-yı Milliye'den ibaret değildir...''

''...Tam tersine, bütün memlekette, memleketin en uzak köşelerinde bile, meydana gelmiş; doğrudan doğruya yasal ve uygar bir örgüttür ki, ona Müdafaa-i Hukuk Örgütü (Teşkilâtı) diyoruz. Onda silâh söz konusu değildir; belki uygar, toplumsal ve genel bakımdan siyasal bir dernek (cemiyet) demektir...''

''...işte merkezde (İstanbul'da) merci bulamayan ordu da, elbette bir taraftan korunmak, yönetilmek, yöneylendirilmek (sevk-ü-idare) gereğini duyuyordu ve böylece Müdafaa-i Hukuk Örgütü, Silahlı Kuvvetleri de içine almış bulunuyordu...'' (Mayıs 1920).

Şaşırtıcı olmayan şudur: Türkiye, son elli yılın girdabına kapılmış, inançsız politikacıların elinde, Sevres sath-ı mailine, her gün biraz daha sürükleniyordu; aralarındaki uyuşmazlıklar, fikir aykırılıkları ne olursa olsun, bu toprağın çocukları; günün birinde mutlaka, 1919'un ateşli dürtüsünü içlerinde duyacak, ona uyacaklardı: gündelik siyaset soytarıları, havanda su döverek, milleti nasıl gargaraya getireceklerini düşünedursun; farkında mısınız, memleketin dört bir yanında, o yılların büyüleyici 'bağımsızlık gülleri' açıyor: 'Ulusal Sola Katkı' dergisinden söz etmiştim; gördüğü ilgi, beni de şaşırttı; 'Yeni Hayat' ın göreceği ilgi, daha aşağı olmayacaktır; ya 'Kuva-yı Milliye' dergisine ya 'Müdafaa-i Hukuk' dergisine ne dersiniz? Bu dergiler, 'Yıldız, Hilâl ve Kalpak' aydınlarının, tarihi görevlerine sahip çıktıklarını; 'Kemal' in ve 'Galiyef' in meş'alesini devraldıklarını göstermiyor mu?

Bu meş'ale sönmez, çünkü 1917'de ve 1919'da başlamıştır, her iki tarafta, 'ateşi ve ihaneti görmüştür' ; elbette, ebediyete kadar sürecek!..

-------,,

Meraklısı için not: Kitaplığımızda Mir Seyit Sultan Galiyef rafındaki eserler, çoğalıyor. Yayıncıların bu ilgisi, hiç kuşkusuz, okurların ilgisinden doğmaktadır. Bu ilginin, gün günden yoğunlaşıp artması, sevinilecek bir şey!

Son kitap, Oğuz Şaban Duman'ın eseri, adı 'Doğu/Batı Meselesi ve Sultan Galiyef', Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı tarafından yayımlanmış; 'Sultan Galiyef ve Bizdeki Takipçileri' başlıklı, ilginç bir bölümü var; ayrıca, Galiyef'in makalelerinden ve savunmalarından, hayli uzun ve etraflı örnekler veriliyor... (5/4/1999)

'Federal' Cumhuriyet, ha?

Sadi Koçaş' ı kim hatırlıyor? O başarılı başarısız 'darbeler dönemi' nin (60' lar, 70' ler), asker kökenli politikacısını? 12 Mart sonrasında, sıcak bir yaz öğle sonu, gazeteye gelmişti; 'Demokratik Sol Hareketi', henüz CHP'nin içindedir; 'Demokratik İzmir'in hem Bülent Ecevit'le ilişkisi var, hem 'Hareket' in önde gelenleriyle; Sadi Koçaş gelirken, elbette bütün bunları biliyor. Adnan Düvenci' nin geniş ve ferah odasında, bir süre tartıştık. O gittikten sonra, Yazı Müdürü Akın Simav' ın, yanağını çukurlaştıran o yerli film jönü gülümsemesiyle, bana: ''- ...ağbiy, istersen evi ara, senin pijamaları hazırlasınlar'' dediğini hatırlıyorum.

Kurtul (Altuğ), sonradan bir kitabında, 12 Mart'ın güçlü adı Koçaş'ı, o gün sorularımla 'sıkıştırdığımı' yazmıştır; oysa benim edindiğim; iki sandalye arasına oturmuş, yerinden rahatsız bir adamla konuştuğum izlenimi idi. Koçaş'ın 70'li yılların sonlarına doğru gün ışığına çıkan, 'anıları', bu hissimi doğrulamıştır: 'Sistem' in (ABD' nin) kontrolüne girdikten sonra, Türkiye'nin 'katlanmak' zorunda kaldığı 'utançları', açık açık anlatıyordu. Bunlardan birisinden, fevkalâde etkilenmişimdir. Meğer Amerikalılar, daha ilk hükümetini kurduğu zaman, Türkiye'nin 'federal bir cumhuriyete dönüşmesi' konusunda, Süleyman Demirel'in ağzını aramışlar; bakınız, nasıl anlatıyor:

''... Süleyman Demirel hükümeti kurulduğu zaman, 1965'lerde, Amerikalılar bu konuda ağız aramış, başbakan da bunu Genelkurmay'daki bir brifingde açıklamak tecrübesizliğini göstermişti; ama orduyu yöneten kişiler tarih biliyorlardı; bu teklifin iç yüzünü hemen anlamış ve derhal reaksiyon göstermişlerdi...'' (''Atatürk'ten 12 Mart'a'' Cilt 4. S. 1.837. Dipnot: 506)

Bildiğim kadarıyla Koçaş'ın bu 'ifşaatı', Demirel tarafından tekzip edilmemiştir. Tekzip edilseydi de fark etmezdi: o günden bugüne yaşananlar, o 'niyeti' doğrulamıştır. O halde, lütfen söyler misiniz? Perşembe'nin gelişi, Çarşamba'dan belli miymiş, değil miymiş?

'İşte o ahval ve şerâit altında, dahi...'

Henüz Rusya ve Yugoslavya 'federal' cumhuriyetleri, parçalanmak gibi bir akıbete uğratılmamışlardı, ama; 'Sosyalist Sol', 1940 yıllarının sonundan beri, ABD'nin 'iyi niyetinden' kuşkulandığından mıdır nedir, bunun üzerine, içimden bir 'Müdafaa-i Hukuk' yazısı yazmak gelmişti: ''Tam bağımsızlık, Tam demokrasi!''

''... Milli Mücadele'nin bütün belgelerinde, 'Hareket'in anti/emperyalist niteliği ('Mazlum Milletler') belirtilmiştir; tabii, ulusallığı, halkçılığı ve demokratlığı da! Besbelli bu yüzden, Misâk-ı Milli de, Müdafaa-i Hukuk programı da, her kesimden destek görüyor: 'ulusal' sınırların, 'ulusal' hakların savunulması gündemde olunca, 'Turan' cı' Ziya Gökalp, 'İslâm' cı' Mehmet Âkif, 'Yeşil Ordu'cu Hakkı Behiç, İştirâkiyûn' cu Hocaoğlu 'Baytar' Sâlih; dahası Yusuf Akçura, Hâlide Edip, Câmi Baykut, Rıza Nur, Mustafa Suphi ve niceleri, aynı inançla, aynı safta görünüyorlar; onun içindir ki, o yıllarda bir 'Müdafaa-i Hukuk' Halk Kurtuluş Cephesi'nden söz etmek, hiç de yanlış ve anlamsız görünmüyor...''

Bu 'tarihi hakikat' ten sonra, şöyle bir soru sormuşum: ''... 1919' dan 70 yıl uzaktayız, 1989' da İslâmcı'sından Turancı'sına, Komünist'inden Milliyetçi'sine, her kesimden, herkesi, omuz omuza getiren 'ulusal amaçlar' a ulaşılmış mıdır?'' Arkasından bir 'manzara-i umumiye' tasviri geliyor: ''... demokrasiyi bir türlü gerçek ilkeleri ve kurallarına göre işletemiyoruz; 'insan hakları' tartışması, sürekli gündemdedir; Müdafaa-i Hukuk'un Kongre'ci, Meclis'ci 'jakobenliği', müdahaleci ve otoriter bir 'Bonapartist'liğe yozlaştı. İktidarda kim olursa olsun, 'Kurtuluş Savaşı' verdiğimiz 'Sistem' le 'entegrasyon' a sürükleniyoruz; ecnebi bir dil, muteber lise ve üniversitelerimizde öğretim, neredeyse radyo ve televizyonlarımızda yayın dili olmak üzeredir; vs, vs, vs...''

Ondan sonra, sağduyunun icabettirdiği, öneri: ''... bu koşullar altında, inancı ve eyilimi ne olursa olsun, Türk aydınlarının, soyutta kalan uyuşmazlıklarını abartıp, somut gerçeklerin dışına sürüklenerek, ufalanmaları mı daha akılcı ve gerçekçidir; yoksa 'Sistem' e karşı 'ulusal' hakların savunulmasında; 'ulusal' sınırlar içinde gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve yerleşmesinde, omuz omuza vermesi mi?...'' (Cönk dergisi, Mart 1989)

On yıl önce, malûm ve mâhut 'değerler' ortalığı sarmış, patır patır 'yükselirken'; pek çoğumuzun 'şair rüya görüyor' deyip geçtiği, ya da geçebileceği bu temenni; on yıl sonra, somut bir gerçeğe dönüşmektedir: yoksa nasıl, Türkçüler'in 'Yeni Hayat' dergisinde; Dr. Alpaslan Işıklı, 'Yurttaşlık Bilinci' üzerine, yazı yazar; ya da ismiyle müsemmâ 'Müdafaa-i Hukuk' dergisinde, Emin Değer, Zeki Sarıhan, Çetin Yetkin gibi isimlerin arasında, Dr. Necdet Ekinci' nin, Sultan Galiyef üzerindeki ciddi ve ilginç çalışması yayınlanır? Unutmuş olamazsınız, 'Ulusal Sola Teorik Katkı' daysa; Hakan Reyhan' la Arslan Bulut, yan yana; Mustafa Suphi ile Yusuf Akçura omuz omuzaydı.

Sizce bu, 'Müdafaa-i Hukuk' değerlerinin, 'ulusal' sınırlar içinde, 'ulusal' hakları korumak için; aynen dedeleri ya da babaları gibi, somut olarak bir araya gelmeye başladıklarının, önemli bir işareti değil midir?

'Niçin müdafaa-i hukuk?...'

Müdafaa-i Hukuk dergisi, ilk sayısında 'Niçin Müdafaa-i Hukuk?' sorusuna cevap vermişti; diyordu ki:

''... yurdumuz düşman işgaline uğradığı o karanlık günlerde, yurtseverler, ilk aşamada 'Müdafaa-i Hukuk', başka bir deyişle 'Hakların/Hukukun Savunulması/Korunması' derneklerini yurt düzeyinde kurarak, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü savunmak yolunda ilk adımı atmışlardı. Gerçi bugün yurdumuz eylemli bir işgal altında değil, ama unutmamak gerekir ki emperyalizm, bir ülkeyi egemenliğine almak için artık eylemli bir işgale gereksinim duymuyor. Bu nedenle bizler de, 'Müdafaa-i Hukuk' adını verdiğimiz bu derginin çevresinde anti/emperyalist bir bilinçle birleşip bütünleşmiş bulunuyoruz...''

''... dergimizin sayfaları ve onun çevresinde birleşip bütünleşen bizlerin bağrı, etnik kökeni, siyasal düşüncesi, dinsel inançları, toplumsal konumu ne olursa olsun, herkese açıktır. O kişi yeter ki bu toprakları 'vatan' bilsin; yeter ki tüm uluslarla eşit haklara sahip olarak, onurlu bir biçimde yaşamak istesin; yeter ki bağımsızlık ve özgürlük aşkıyla yanıp tutuşsun; yeter ki Atatürk ilkeleri ve devrimlerini korunacak ve yaşatılacak en yüksek değerler olarak bilsin...'' ('Müdafaa-i Hukuk', sayı 1, 30 Ağustos 1998)

Türkiye Cumhuriyeti'ne, daha 60' lı yıllarda, -Rusya ya da Yugoslavya gibi- daha kolay bölebilmek için, 'federallik' önerilirse, Kuva-yı Milliye toprağından, böyle bir çağrı yükselmez mi?

Meraklısı için not: 'Müdafaa-i Hukuk' , Antalya'da Prof. Dr. Çetin Yetkin' in yönetiminde yayımlanıyor; Genel Yayın Danışmanı, Prof. Dr. Nejat Kaymaz; Yönetim Kurulu'nda, Emin Değer, Hicran Karabudak, Ahmet Kuşçu, Fikret Otyam, Ali İhsan Zeybek var; Yönetim Yeri, 'İsmet Paşa Caddesi, Balbey İşhanı, Kat: 4, No: 52 Antalya. Telefonu: 0 242/244 50 29 / Faks: 441 31 46 ve 241 12 73 (7/4/1999)

'Bölünme'nin 'Anatomi'si!..

...yâni, 'Sarı' Mustafa'nın yalancısıyım: o tarihte Komintern Genel Sekreteri 'Tavariş' Zinovyef, 'asıl TKP biziz' diye kapısını çalan, çeşitli Türk fraksiyonlarından o kadar bıkmış ki, Parti'nin 'lağvına' karar çıkartmış! 'Sarı' Mustafa'ya göre, Parti, en az üçe bölünmüştü: 'Doktor (Şefik Hüsnü bey)' yandaşları, Mustafa Suphi yandaşları, Spartakistler!

Olayları yakından izlemiş bir başka kalem, Abidin Nesimî, o küçük fakat son derece ilginç eserinde (TKP'nde Anılar ve Değerlendirmeler: 1909/1949. Promete yayınları, 1979), hiziplere ve bölünmelere dair, neler anlatmaz ki! Bunlar, 'erken' Cumhuriyet dönemine ait bilgiler; daha öncesindeyse, Ankara'da 'Halk İştirâkiyûn Fırkası' nın, İstanbul'da, Dr. Şefik Hüsnü bey'in TİKSF' nın, Kafkasya'da 'İttihatçı' Komünist Fırkası' nın mevcut olduğunu, meraklısı bilir; daha sonrasında ise, bizim neslimiz, Türkiye Sosyalist Partisi/Türkiye Emekçi Partisi ikiliği yaşamıştır.

'68 Kuşağı' nın, işe FKF'de yekpâre başlayıp amipler gibi bölüne bölüne; neredeyse, alfabede kullanacak harf bırakmadığı, herkesçe malûm.

'Bölünme' 'sağ'da da geçerli...

'Sosyalist Sol' böyle de, 'Merkez Sol' hatta 'Merkez Sağ' farklı mı? Güldürmeyin beni: son yarım yüzyıllık 'Soğuk Savaş Demokrasisi' nin ne kadar partisi varsa, hemen tamamı, İnönü Cumhuriyeti' nin 'totaliter' CHP' sinden 'bölünerek' çoğalmıştır: bir bakıma, hepsi 'resmî' , bir bakıma hiçbiri 'sivil' sayılamaz, zira 'siyasî toplum' un uzantısı! Komiktir ama gerçektir: sonraki 'etiketleri' ister 'liberalin önde gideni', ister 'muhafazakâr', ister 'milliyetçi' olsun; bunların alayı 'yukardan kumandalı', bir örnek partilerdir: gerçekte, liderlik paylaşılamadığından bölünülür; sonradan buna, 'ideolojik' bir kılıf uydururlar.

DP, CHP'den; MP, CMP, CKMP, DP'den bölünmüştür; HP de öyle; isteyen hepsinin şeceresini araştırabilir, 'bütün yollar Roma'ya yâni CHP'ye çıkacaktır: günümüzde bile, Meclis'deki siyasi partilerin yapısı, işleyişi ve siyaset anlayışı, İsmet Paşa'nın zamanındaki CHP'nin, tutum ve tavrından, iki parmak farklı mıdır, şüpheliyim; nasıl ki, Demirel'in cumhurbaşkanlığını idrak ve uygulayışı, Paşa'nın cumhurbaşkanlığını idrakinden ve uygulayışından pek farklı gözükmüyor. Neden böyle? Neden sağda olsun, solda olsun; gizli açık bütün siyasi örgütlerimiz, daha doğarken -amipler gibi- bölünme nedenlerini içinde taşırlar?

İki temel neden var...

'Çıplak siyaset' batağına asla girmemiş, ama yarım yüzyıldır olup biteni 'soğukkanlı' bir gözlemci olarak izlemiş birisi için, sanırım bunun iki temel sebebi vardır.

Birinci temel sebep, kolayca kestirilebilecek -neredeyse gözümüze giren- bir sebep: siyasete 'soyunan' aydınların, 'üst yapısı'!.. Siz bakmayın konuştuğu zaman mangalda kül bırakmayışına, Türk aydını, hâlâ 'inanç' aydınıdır, 'bilinç' aydını değildir; yâni, alt/yapısı kırılmış da olsa, 'ümmet toplumu'nun üst/yapısı hâlâ etkili oluyor; çünkü 'inanç' onun üst/yapısının temeli: tabiatı gereği methodique değil, dogmatique: kimse 'Kutsal Kitabı' ve 'gerçekleri'ni tartışamaz!' Bilinç aydını, tam tersine, methodique bir aydın, yâni rasyonalist, yâni laik: olayları ve insanları, bilimsel verilere göre değerlendirir. Siyaset hayatımızda gördüğümüz hangisi, elbette, önceki: adam takım tutar gibi, parti tutar; yâni 'duygusal'dır, demek 'hissiyatına mağlup olabilir'; partinin lideri ve yüksek yönetim kademesiyle uyuşmazlığa düştü mü, sırtında yumurta küfesi yok ya, 'ekibini' alıp başka bir 'çadıra' gider: bölünme gerçekleşmiştir.

İkinci temel neden, daha önemli: Türkiye'de partileşme, 'klâsik şema' ya göre gelişmedi; çok partili düzene, 'Bürokrasi Diktası' geçiyor; üstelik, 'dikta'nın koşullarını, oluşacak 'Muhalefete' dayatarak geçiyor: Demokrat Parti'nin, İşçi Sınıfı'na ve Muhalefeti'ne düşmanlığı, 'Soğuk Savaş' yüzünden, CHP'ninkinden daha azgın daha edepsizce olmadı mı? Ayrıca, 'liberal' sayılan DP , olmayan ulusal burjuvaziyi, aynen CHP gibi, 'devlet eliyle' var etmeye çabalıyor; büyüyen işçi sınıfını da, 'evcilleştirilmiş' bir sendikacılık mecrasına sokuyordu. Menderes' in yarıda bıraktığını, Demirel tamamlamış; Bürokrasi+Burjuvazi=İktidar formülü gerçekleştirilmiştir: 'kısırlaştırılmış' İşçi muhalefeti, 'erkekliğine' güvenemediğinden; liberal demokrasilerin 'sahici' muhalefetine asla soyunmaz: soyunamaz! O zaman, 'bölünme' nin bir başka nedeni oluşmuş olur: 'çıkar uyuşmazlığı'!

Unuttukları bir şey yok mu?..

İşte 'Sosyalist Sol' un tragedyası bu gerçekte yatıyor.

Türkiye' de Sosyalizm ya da Komünizm, bir bakıma, aydınlarla öğrencilerin, kendi aralarında 'siyasetçilik' oynamalarıdır; hayli belâlı, insanın hayatını söndürebilen bir oyun, ama oyun! TİP hariç - hiçbir örgütlenmenin ardında işçi desteği olmadı; onun desteğini de, kısa sürede, milletvekili olmaya hevesli genel başkanlar için, bir tramplene çevirdiler.

İşçi tabanı olmayan siyasi parti, güya oluşturduğumuz 'göstermelik' demokraside, buza yazılmış yazıdır: işçi konfederasyonları, ülkemizde, bu 'tabansız' hadım 'yumuşaklığını' sürdürdükçe, daha çok sosyalist, hatta komünist parti de görürüz; ayrıca bunların, incir çekirdeğini doldurmaz sebeplerden, ya da aslında marksist filan değil, düpedüz 'etnik' olduklarından, 'amipler' gibi bölündüğünü de!

O zaman elde ne kalıyor? 'Kitle' partisi mi? 'Yelpazesi geniş bir cephe' oluşturmak mı? Bu da, aydın yapımız 'inanç' olduğundan, çeşitli duygusal saplantı ve ön kabullerin devreye girmesine yol açar; yâni meselâ, son zamanlarda neredeyse kendiliğinden (spontanè olarak) başgösteren, 'Ulusal Sol Güç Birliği' gibi bir kitle hareketinde, çok lâzımmış gibi, 'Ulusal Sol' mu, 'Ulusal Güç' mü tartışması başlatılarak, muhtemel bölünmelere zemin yaratılmış olur. Bir an düşününüz: işçi konfederasyonları, tarihin emrettiği gibi, böyle bir teşebbüse arka çıkabilseydiler, havanda su dövülür müydü?

Hem insan merak ediyor: acaba neden hiç kimse, Ruslar dahil bütün Bolşeviklerin ve sosyalistlerin, Müdafaa-i Hukuk-u Milliye' nin arkasında olduğunu, ona destek çıktığını; bir an için olsun, aklına getirmiyor? Neden o tarihte 'ulusallık' (millîlik) vasfının, 'Sosyalistler' arasında, tartışma konusu bile olmadığını? Besbelli, unuttukları bir şey var, hem de önemli bir şey: anti/emperyalist -yâni tam bağımsızlık yandaşı- ve Cumhuriyetçi olmak, gerçekte düpedüz 'toplumcu', yâni 'solcu' olmaktır!

Yaa! (9/4/1999)

'Sağ'ına Sarmısak, 'Sol'una Soğan...

12 Mart sonrası, ilk yaz: 'inadına' güzel bir yaz! Gazetenin başyazılarını, 'Demokrat İzmir' imzasıyla, ben yazıyorum; bunlardan birisi, şöyle başlıyordu: ''... bildiğiniz gibi, Atatürk solcu'ydu...''. Meğer, kimse bilmiyormuş, bir kıyamettir koptu: kimisi, Gâzi' ye 'hain' dediğimi sanıyor, kimisi 'komünist' dediğimi!

Oysa anlatmak istediğim neydi, bence, zaten anlamış olduğunuz: siyaset coğrafyasında 'Sol', mutlak değil nisbi, dogmatique değil dialectique bir terimdir: Gâzi Mustafa Kemal Paşa, Vladimir İlyiç' e göre, 'sağ' dadır ama; Emperyalizm/Mazlum Milletler çatışmasında, 'sol' da yer alır; eğer böyle olmasaydı, 1920' lerde SSCB ve Türkiye' deki 'Kemalist Hareket', gözü kanlı Emperyalizm'in 'ortak düşmanı' olur muydu?

Soru, tersine de sorulabilir: eğer dünyayı kasıp kavuran 'büyük çelişki' de, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Kuva-yı Milliye, 'Sol' da olmasaydı; III. Enternasyonal ve Komintern, ona -komünist, hatta sosyalist olmadığı halde- arka çıkar mıydı?

Anti/emperyalist olmak yetmiştir!

Hem de, nasıl çıkmıştır: Komintern Genel Sekreteri 'tavariş' Zinovyef, Sultan Galiyef' in 'örgütlediği' Doğu Halkları Bakû Kurultayı' nda aynen şöyle demiştir:

''... Mustafa Kemal Hükümeti'nin Türkiye'de yürüttüğü siyaset Komünist Enternasyonalı'nın, yâni bizim siyasetimiz değildir; fakat (buraya dikkat) İngiliz Hükümeti'nin aleyhinde yürütülen bir inkılâp mücadelesi'ne yardıma hazırız...'' (1 Eylül 1920)

Yetmedi mi? Öyleyse, Vladimir İlyiç' in, aynı yıllarda, Ankara' ya gönderdiği ilk Sovyet Elçisi' ne, söylemiş olduklarını, hatırlayacaksınız:

''... Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir; ama görünüyor ki, iyi bir teşkilatçı, kaabiliyetli bir lider: 'Milli Burjuva İhtilâli'ni (yâni Ulusal Demokratik Devrim'i) idare ediyor; ilerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim Sosyalist İnkılâbı'mızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya olumlu davranıyor...''

''... O, istilâcılara karşı bir Kurtuluş Savaşı yapıyor (Buraya dikkat!) Emperyalistlerin gururunu kıracağına, Padişahı da yardakçılarıyla silip süpüreceğine inanıyorum. Ona, yâni Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor...'' (Bkz. 'Aralof'un 'Hatıraları')

Bu kadar basit ve açık: Ulusal Demokratik Devrim'le Sosyalist Devrim'in, omuz omuza buluştuğu saf, anti/emperyalizm' dir: 'milliyetçilik', eğer anti/emperyalist 'tam bağımsızlık' anlamını taşıyorsa; sosyalist ya da komünistin, ona itirazı olabilemez; çünkü bu 'itiraz' tarihin diyalektiğine ters düşer.

'Solculuğu' paylaşamıyorlardı!..

Müdafaa-i Hukuk dergisinde, Çetin Yetkin sorunu irdeliyor; yazısının ilk başlığı, 'Atatürk ve Sosyalizm'; fakat, açık yaraya asıl dokunan, ikinci başlık: 'Ulusal Güçbirliği mi, Yoksa Sol Güçbirliği mi?'. Birbirinden ilginç eserlerin yazarı olan Çetin Yetkin, kimilerinin Gâzi'nin 'sosyalistliğini' el altından savunduklarına 'takılmış'; 'değildi' diyor, '..asla olmadı ama, bu gerçek, sosyalistlerin onu desteklemesini engellemez...'. Aklın yolu bir! O kadar bir ki, 'erken' Cumhuriyet döneminin, 'talihsiz' demokrasi deneyinde, 'iktidar' la 'muhalefet' in, 'solculuğu' paylaşamayışları, bunu gösteriyor.

Serbest Cumhuriyet Fırkası' nın (yâni, Muhalefet'in) lideri Fethi Bey (Okyar), ne demiş, bakar mısınız:

''... fırkamız sola mütemayildir, münakaşa hürriyetinin tesisine taraftar olmak ve hakikatte bu gibi hürriyetlerin câri (yürürlükte) olmasını istihdaf etmek (amaçlamak) itibariyle Sol'a müteveccihiz (yöneliyoruz)...'' (Hâkimiyet-i Milliye, 15 Ağustos 1930)

Buna Cumhuriyet Halk Fırkası 'nın (yâni İktidar'ın) verdiği cevap şudur:

''...bu memlekette padişahlığı, halifeliği, Şarklılığı kaldıran, dini dünya işlerinden ayıran, Latin harflerini alan, şapka giydiren bir fırkanın daha solu yoktur. İsmet Paşa'nın Sol'una, ancak hürmet için geçilebilir...'' (Hâkimiyet-i Milliye, 21 Ağustos 1930)

Baktıkları açıdan, ikisi de haklıdır: 30'ların 'otoriter' cumhuriyetinde, halk yönetimlerinin 'olmazsa olmaz' unsuru, özgürlüğü savunmak, fikir serbestliğinden yana olmak, elbette 'Solculuk' tur; aynen bunun gibi, ama 'Ulusal Demokratik Devrimi' gerçekleştirmek, laikliği uygulamak da, -'meşrûti' de olsa,- 'monarşi' ye karşı, 'solcu' bir çıkıştır. Bence ilginç olan, iki yanı da 'solda' birleştirmiş olan 'ortak payda'dan, -'yâni anti/emperyalizm'den,- her iki sözcünün de hiç bahsetmemiş olması; o 'tavır' olmasa, acaba ikisi de 'Sağ' da kalmaz mıydı?

Kaldı ki, sosyal ve ekonomik siyaset düzeyinde tartışılırsa, adı üstünde 'serbest' (liberal) olan 'muhâlefet' in, 'sağ' da; hızlı sanayileşmeyi, kamu iktisadi teşebbüslerinin öncülüğünde gerçekleştirmeye yönelmiş 'iktidar' ın ise 'sol' da olduğu sonucuna varılabilir. Hem siz ne söylüyorsunuz, Allah aşkına? Trotskyst dostum Mark Apter' e göre, Fransız Komünist Partisi de, ünlü lideri Maurice Thorez de 'sağ' da idi; oysa, 'tombul' anarşist Magda, Bakunin/Kropotkin çizgisine göre, Trotsky' i de -Lenin, Stalin ve öteki 'bolşevikler' gibi- kendi 'sağında' görüyordu.

'Kulaktan dolma' olunca!..

' Solcu', ne Marksist demektir, ne sosyalist, ne komünist! Terim, 'belli bir zaman ve yerde, belli sosyal ve ekonomik koşulların oluşturduğu, siyasi bir duruma' göre, tarihi 'içeriğini' kazanır. Bizdeki yanlış, yani 'solcu'nun 'komünist' -o da bir şey mi, 'hain'in önde gideni- sayılması, iki sebepten doğuyor.

İlki daha önce değindiğim, gerçek: 'bilinç' düzeyinde değil, 'inanç' düzeyindeyiz; çünkü, 'bilinç' önce metod (yöntem) gerektirir, sonra da onu doğru uygulayabilmek için, 'bilgi' ve 'gözlem'; oysa sağcısıyla solcusuyla Türk 'aydını' -hepsi değil tabii, ama büyük çoğunluğu- 'kulaktan dolma' aydın, dolayısıyla hem 'yüzeysel' hem 'yöntemsiz'; bu da ikinci sebebi, 'geçerli' ve 'etkili' kılıyor: propagandayı!

'Solculuğun' sosyalistlik, ya da komünistlikle bir tutulması, 'Soğuk Savaş' ın başımıza doladığı bir bela; hem akıl, hem siyaset sağlığımız açısından, bundan bir ayak önce kurtulmalıyız.

Meraklısı için not: Bazıları, enternasyonal kelimesini 'Enternasyonel' diye yazıyor: yanlıştır ve ayıptır, doğrusu Enternasyonal! Nasıl ki, Komünist Enternasyonalı'ndan türetilmiş Komintern' i de, bazılarının yaptığı gibi, 'Komüntern' yazmak, ayıptır ve yanlıştır.

Bu bile, ne kadar 'kulaktan dolma' olduğumuzun bir işareti sayılamaz mı? (12/4/1999)

Herriot'nun İlginç 'Tanıklığı'!..

Aslında ona 'lövanten' mi demeliyiz? Yarı Fransız, yarı İtalyan; Türk okullarında okuduğu için, Türkçeyi iyi bilir; Türkiye' yi tanır: yıllardır Paris' de yaşadığı halde, arada İstanbul' a geliyor; gelmese de, olayları izlediği ve gazeteleri -İnternet'ten- okuduğu için, olup bitenden haberi var. Bazen, gecenin bir vaktinde, telefonla arayıp, eleştirilerini söyler; bazen, Kanlıca dönüşü, bir bakarım, yararlı göndermelerle yüklü bir mesajı faksta beni bekliyor. İsmi önemli mi? Nasıl biri olduğunu, ilk tanışmamızda, benim o yazımdaki 'alafranga aydın' ı örnek göstererek, tarif etmişti: 'Solun Gerisi' (Bkz. Hangi Sol, 4. Basım. s. 220. Bilgi yayınevi.)

Regis Debray' nin Le Nouvel Observateur' deki 'tesbitler' inden yola çıkarak, 'Cumhuriyet' ve 'Demokrasi' üzerine yazdıklarım, birçokları gibi onu da heyecanlandırdı. Hele Gazi'nin, Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı'nı Fransız İhtilâl-i Kebiri'nden esinlenerek gerçekleştirdiğini yeniden ortaya dökmek, besbelli alâkasını yoğunlaştırıyor; bu münasebetle, Türkiye'de çoğumuzun bilmediği, belki de 'atladığı', önemli bir 'noktaya' dikkatimi çekti: Fransız Radikal Sosyalist Partisi'nin 'demirbaş' lideri Edouard Herriot'nun, Türkiye dönüşü yayınladığı 'l'Orient/Doğu' isimli kitabında, konuyla ilgili bir 'tanıklığı'.

Edouard Herriot, Fransa için bir bakıma 3. Cumhuriyet demek: Lyon' un değişmez Belediye Başkanı, bakan, başbakan, her konuda söz sahibi, etkili ve 'sahib-i nüfuz' bir politikacı. Sonradan Halk Fırkası' na dönüşen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti' nin, temel ilkeleri açısından, Fransız Radikal Sosyalist Partisi' ne benzediğini söylemiştir; partisi, Victor Hugo döneminde, Meclis'de 'aşırı sol' sayılmaktaydı; oysa, 30'lu yıllara doğru, onun solunda SFIO (Sosyalist Parti); SFIO'nun solunda da, SFIC (Komünist Parti) kurulmuştur: demek, 'merkez' e yakınlaşmış!.

Müthiş bir şey!

Herriot' nun, Millî Mücadele' nin ilk yıllarına ait 'tanıklığı' , her yönden çarpıcı ama, sanırım asıl Gâzi'nin ve İsmet Paşa'nın, ona söyledikleri bakımından, etkileyici; neden derseniz, göreceğiniz gibi, Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı'nın, Fransız İhtilâl-i Kebiri'ne olan 'akrabalığını' teyit ediyor. Hem de, düpedüz 'devrimcilik' düzeyinde! Diyor ki Edouard Herriot:

''...Ocak 1920 tarihli Teşkilât kanunu, bazı hususlarda biraz kaypak, biraz ihtiyatlı görünüyordu; ama, sonradan bana İsmet paşa'nın açıkladığına göre, Meclis ülkeyi hem ecnebi işgâline, hem de Sultan'a (kuva-yı İnzibatiye demek ister) karşı korumak zorunda olduğu için, Paris Komünü'nden esinlenmişti...''

''...yâni devletin bakanlıkları, artık doğrudan Meclis reisi'ne bağlı olan ve direktifi Meclis'den alan bakanlar aracılığıyla yönetilecekti. Fransa Cumhuriyeti'nin, Ortadoğu'daki Yüksek Komiseri, 'hâkimiyet'i bütünüyle halka intikal ettiren, böylece Sultan'ın gücünü hiçe indirgeyen bir davranışın önemini elbette haber vermeden edemezdi...''

''...Mustafa Kemal, bu Teşkilât kanunundan söz ederken, demiştir ki: '-...bu, Millî Hükümet'in ve Meclis'in durum, şekil ve görevlerini, karşılıklı olarak belirleyen, ilk kanundur'. Başka türlü şöyle de söylenebilir: bu 'yeni' rejimin, ilk 'Anayasa'sıdır...'' (Edouard Herriot, 'l'Orient', 'Bir Cumhuriyet'in İlkbaharı', s. 78. 1930. Paris.)

Gerçekten de, Fransız Devrim Tarihi' ni bilenler, Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı' nın, Fransız Devrimi' ne benzediğini, fark etmişlerdir. Kimbilir, belki de Müttefikler arasında, Ankara Hükümeti'yle yakın ilişkiye ilk giren, onu ilk tanıyan ülkenin Fransa olmasında, bunun da etkisi olmuştur. Fakat, Mahmut Goloğlu'nun 'Üçüncü Meşrutiyet' diye adlandırdığı, TBMM Hükümeti dönemini, 'Paris Komünü' ile mukayese etmek! İlkinin ikincisinden 'esinlendiğini' söylemek! Müthiş bir şey! Hele bunu söyleyen, İsmet Paşa olursa!..

'Paris Komünü' çağrışımları...

'Paris Komünü'nün, yakın tarihimiz açısından, niye bu kadar çok önem kazandığını iyice somutlaştırabilmek için, 70' li yıllardan bir söyleşiyi hatırlatabilir miyim?

''...1875'te Almanya' daki iki toplumcu eyilimli kuruluş, Lassalle'ci 'Alman Emekçileri Genel Birliği' ile Bebel ve Liebknecht'in yönettiği 'Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi' birleşecek olurlar: 'Gotha Programı' diye anılan bir programları vardır; daha sonra ikinci bir program düzenlenir ki, o da 'Erfurt Programı' diye anılır; her iki programı Sosyalizm' in 'babaları' Marks ve Engels görmüşler, okumuşlar, eleştirmişler; eleştirilerini o zamanın önemli sosyalistleri olan Bracke, Bebel, Kautsky, Sorge vs bildirmişlerdir. Giderek bu mektuplar ve eleştirilerden bir kitap düzenlenmiş, adı 'Gotha ve Erfurt Programları'nın Eleştirisi' ; bendeki nüshasını 8 Mart 1952'de Paris' te almışım...''

''...içlerinde, bu diktatörlük sorununa değinen iki önemli mektup dikkati çekiyor. Birisi Engels' in Bebel' e yazdığı 18/28 Mart 1875 tarihli mektup, ötekisi Marks'ın Bracke'ye yazdığı 5 Mayıs 1875 tarihli mektup...''

''...ilkinde diyor ki Engels, devlet üzerinde gevezeliği südürüp durmayalım. 'Fransız Komünü', bildiğimiz devletlere benzemeyen bir devletti; zaten devlet sonunda dağılacak geçici bir kurumdur; bize (yâni Marks'la ona) kalsa, biz programda 'devlet' sözcüğünün geçtiği her yere ya 'topluluk' sözcüğünü koyardık, ya da (buraya dikkat!) 'Komün' sözcüğünü!..''

''...Marks ise, mektubunda, 'proleterya diktatörlüğünden' bahsederken, bunun bildiğimiz kapitalist devletin bulunduğu kapitalist toplumdan; hiç devletin bulunmayacağı sosyalist topluma geçerken işe yarayacak, geçici bir dönem olduğunu ve bilinen anlamda bir devlet olmadığını belirtiyor...''

''Her ikisinin de 'Fransız Komünü' nü göz önünde tuttukları besbellidir; ama işi sağlama bağlamak için, Marks'ın 'Fransa'da İçsavaş' adlı eserinde, 'Komün'ü nasıl nitelediğine bakalım: 'Komün, özüne bakılırsa bir işçi sınıfı yönetimi, üretilenlere el koyan sınıfa karşı üretici sınıfın mücadelesinin sonucu, emeğin özgürlüğünün hangi siyasal biçim ile sağlanabileceğinin ayrıntılı bir açıklamasıydı...'' ( 'Hangi Sol', 4. Basım. s. 68-69, Bilgi Yayınevi, 1996).

'Cumhuriyetçiliğin' en 'solu'nda!

Şimdi, İsmet Paşa'nın Herriot'ya söylediklerine, niye 'müthiş' dediğim anlaşıldı sanırım: İlk Meclis'i, 'Paris Komün'ü ile mukayese ediyor; 'Paris Komün'ü ise, Fransız İhtilal-î Kebiri'nin 'Sosyalist Sol'a en yakın 'cumhuriyetçi' kurumlarından birisi! Kanıtı, Marks' ın ve Engels' in Bebel'e ve Bracke'ye yazdığı mektuplardaki, tanımlamaları ve benimsemeleri!

Onun için denebilir ki, Gâzi Mustafa Kemal elbette sosyalist değildi; bir 'Demokratik Devrim' inkılâpçısı idi; ama, son derece radikal bir 'cumhuriyetçi' olduğu, kesin; o kadar 'radikal', o kadar 'cumhuriyetçiliğin en solunda'ki, inkılap tasarımında ve eyleminde 'Paris Komünü' ona 'ilham verebiliyor'. Bunu söyleyen de, İsmet Paşa! (14/4/1999)

'...Ve Bir Gün, Bir Gecede, Bastille Hâk ile Yeksân Oldu...'

''...Birlik Gazetesi sahibi ve başmuharriri Hüsnü Faik bey, Mustafa Kemal der demez, o cümle zihninden ışıklı bir tesbih dizisi gibi akıyor: ''...ve bir gün bir gecede, Bastille hâk ile yeksân oldu...''; sonra, hatırlayacaktır:

''-...338'de miydi acaba? Evet, öyle olacak! 338'de Gâzi'yi Fransızlar Sefaret'e davet etmişti: 14 Temmuz Bayramı için. Neydi o, bir Miralay vardı Bojin mi, Mojen mi ne? Gâzi'nin sözleri bunlar, o akşam söylediği!..'' (Kurtlar Sofrası, 5. Basım. s. 118. Bilgi Yayınevi. 1998).

Yanlış hatırlamıyorsam, Erzincan'dayım; romanı tekrar elden geçiriyorum, sonradan kaybettiğim bir belgeden; Gâzi'nin, 14 Temmuz Daveti'nde yaptığı konuşmayı, okumuşum; o heyecanla, bu etkileyici cümlesini, Hüsnü Faik bey' in ağzından aktarıyorum: ''...ve bir gün bir gecede Bastille hâk ile yeksân oldu!''. Bunlar, 1957 yazında yaşanıyor, sonra, terhis, İzmir, İstanbul, Paris derken; belgeyi kaybediyorum; artık içimde bir ukde, acaba aslı yoktu da, hayalimde böyle bir sahne mi icat ettim? Haklıyım da, bu şüphede; zira, ne kadar belge taradıysam, Gâzi' nin o konuşmasına, rastlayamıyorum; lâfını bile eden yok! Taa, Sadi Borak' ın derlemesi çıkıncaya kadar! ''Atatürk'ün Resmî Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri. Kaynak Yayınları, 1997''. 146. sayfayı açınız, bir başlık: 'Fransız İhtilâli Üzerine Söylev', altında tarihi ''(14.7.1922). Daha altında bir not 'albay Mougin'in verdiği ziyafette söylenmiştir.''

O zaman, insanın kafasını kurcalayan, soru şu mu? Bu söylev Gâzi'nin, -hiç değilse Fransız İhtilâl-i Kebiri'ne, ne kadar vâkıf olduğunu göstermesi bakımından,- 3. ciltlik 'resmî' Söylev ve Demeçler' kitabına, acaba neden, alınmamıştır? Yalnız o mu?, En az bunun kadar önemli olduğu halde, ünlü İzmir Konuşması' ndaki Montesquieu eleştirisi de, alınmamıştır: Daha doğrusu, o bölümleri atlanmıştır. İkisi de alınmalıydı, çünkü: ancak bunları okuduğumuz zaman; Gâzi'nin 'TBMM Meclis'i Hükümeti'ni, neden 'Paris Komünü' ne benzettiğini, daha iyi anlayabiliriz.

'...İhtilâl'in üç sebebi vardır!'

''...efendiler, ihtilâlin başlıca üç sebebi vardır: halk, evvelemirde, hürriyetlerini kazanmak mecburiyetiyle karşılaşıyordu. Bu, ihtilâlin 'siyasi' sebebi idi. Halk tabakaları arasındaki farkları, imtiyazları ortadan kaldırmak lâzımdı, bu da ihtilâlin içtimâi sebebi idi. İş gücünün mükâfatını bizzat toplamak lâzımdı, bu da ihtilâlin iktisâdi sebebiydi...''

''...halbuki bu esaslar bütün dünyaya şâmil umumi esaslardır. Onun için ihtilâl fikri, Avrupa'ya ve Dünya'ya yayıldı. Mamafih ihtilâl birçok engellere ve müşküllere katlanmak zorunda kaldı, çünkü Avrupa'nın hükümdarları, imtiyaz sahipleri, ihtilâlin bu kurtarıcı tecellisine engel olmak istediler. İttifâk-ı Mukkades'ler, askeri ve siyasi tedbirler, bu cereyanı durduramadı. Bir ihtiyaçtan ve ruhtan doğan ihtilâl harekâtına karşı koyulamazdı...''

Dikkat isterim: Gâzi, ihtilâl'in nedenlerini sıralarken, öyle bir üçüncü neden saymıştır ki, bunu ancak 'ulusal demokratik devrimi', sosyalizm' e çok yakın bir yerinden benimsemiş, bir aydın zikredebilir. Ne diyor, 'İş gücünün mükâfatını bizzat toplamak lâzımdı, bu da ihtilâlin iktisâdi sebebiydi'; ancak onun böyle düşündüğünü bildiğiniz zamandır ki, İzmir İktisat Kongresi' nde, Anadolu halkına kalkınmak için bir 'Sa'y (Emek) Misâk-ı Millîsi' önermesini 'yerine oturtabilirsiniz'; ancak o zaman, Meclis' deki 'Halk Zümresi', hatta '(Ankara) Komünist Fırkası' bir anlam kazanır; 'Bütün idareyi Halkın eline vereceğiz' sözü, asıl derinliğine kavuşur.

Ne var ki Paşa, Miralay Mougin'in ziyafetinde, Fransız İhtilâl-i Kebiri'nden, 'bilgi satmak' amacıyla söz etmiyor; devrimin cereyanını hayli renkli cümlelerle anlattıktan sonra sözü asıl getirmek istediği yere, yâni Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı'na getirecek; iki 'devrim' arasında, çarpıcı bir mukayese yapacaktır.

''...efendiler, bizim Mütâreke esnasında toplantı halinde bulunan bir Meclis-i Meb'usânımız vardı. Bu dağıtıldı. Millet, yeniden bir Meclis toplanmasını temin etti. Meb'uslarını intihap ederek payıtahta gönderdi. Bu Meclis de tecâvüze uğradı. Milletin dâhili ve hârici düşmanları, onun şerefine, istiklâline, içtimâi ve iktisadî hayatına, hukuk-u tabiiyesine tecâvüzde, artık ittifak etmişti...''

''...yüz otuz sene evvel Fransız milletinin pek haklı ayaklanmasını ve galeyânını mûcip olan zulüm ve şiddet; hak ve adâlet asrı olduğu iddia edilen, 20. Asırda, Türkiye halkına revâ görüldü! Türkiye halkı, tanınmayan ve çiğnenen hukukunu müdafaa için kıyâm etti; bu kıyâm, onun için hak ve vazife oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti böyle bir kıyâmın neticesidir...''

''...hürriyet ve istiklâl aşkı ile galeyân ve feverân eden bir kavmin ne harikalar yaratabileceğini, Fransız İhtilâl-i Kebiri, bundan yüz otuz sene evvel, pek güzel isbât etmiştir (...) Efendiler, bizim cidâl ve ayaklanmamızın sebebi dahi Fransız milletini o kahramanca harekete sevkeden âmillerden, daha az kuvvetli ve daha az mantıklı değildir...'' (Vakit, 19 Temmuz 1922).

Böyle bir hasletleri kaldıysa...

Eski bir Mecidiyeköy ilkbaharında, Sarı Mustafa ('Börklüce'), önemsizmiş gibi dudağını bükerek; bana, 'tavariş' Zinovyef' in, Kemalistler'e arka çıktığı, Bakû Kurultayı söylevinde; Mustafa Kemal'i aynı zamanda eleştirdiğini, açıklamıştı: İngiliz 'kuklası' halife'ye karşı çıkmadığı için eleştirmiş ama, buna rağmen, Ankara'yı destekliyorlar. 'Sarı' Mustafa, pipo dumanlarının arkasına saklanarak, müstehzi, eklemişti: ''-...inkılâbın seyri ve inkişâfı, ne Halife bırakacaktı, ne Padişah; biz bunu görmekteydik, onlar göremiyordu; bilahare, utandılar!'' Yirmi yıl kadar sonra, Grigoriy Yevseyeviç Zinovyef'in söylevini buldum ve okudum; 'Sarı' Mustafa doğru söylemişti.

Benzer bir eleştiri, Edouard Herriot'da sezilmiyor mu? 'Teşkilât Kanunu' nu anlatırken, 'kaypak' sıfatını kullanmış; kullandığı Fransızca kelime 'opportuniste', ben böyle çevirdim, o da 'İhtilâl'in Padişah' a rağmen, başlangıçta Padişah'la yürütülüyor olmasına takılmış; ona da, pek 'radikal görünmüyor' gibi gelmiş! Eminim İzmir'deki o ünlü ve uzun sohbetinde (2 Şubat 1923), Gazi'nin aynı sebebten Montesquieu'yü nasıl eleştirmiş olduğunu bilse, böyle demezdi; gerçekte, bilmese de dememesi lâzım, İsmet Paşa ona 'Paris Komünü' nden ilham aldıklarını söylüyor, bu kadarı yetmez mi?

Montesquieu eleştirilerine de geleceğim: Kemalistler'in, -hele 'solcu Kemalistler'in,- göğüslerini iftiharla kabartacak; Gâzi'yi zâlim ve câhil göstermeye bayılan, 'inançsız' Atatürkçü'lerle (!), 2. Cumhuriyetçi 'takımını' utandıracaktır.

Tabii, öyle bir hasletleri kaldıysa!.. (16/4/1999)

Diyalektiğin Cilveleri!..

Muhakkak çoğunuz şaşıracaktır! I. Doğu Halkları Kurultayı 'nın açış söylevinde, 'tavariş' Zinovyef, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden ve lideri Mustafa Kemal Paşa'dan söz ederken, aynen şöyle diyordu:

''...yoldaşlar, sizin de bildiğiniz gibi, Sovyet hükümeti, Kemal Paşa'dan desteğini esirgemiyor. Onun yönettiği hareketin, bir komünist hareketi olmadığını unutmuyoruz, onu biliyoruz. Önümde Ankara'daki Halk Hükümeti'nin ilk meclis oturumunun stenoyla yazılmış özetleri var; orada Kemal Paşa, kendisi, 'Sultan'ın ve Halife'nin kişiliğinin 'kutsal' ve 'saldırılamaz' olduğunu söylüyor...''

''...Kemal Paşa'nın yönettiği hareket, Halife'nin 'kutsal kişiliğini' düşmanların elinden kurtarmayı amaçlıyor; bu, komünist'çe bir görüş mü, hayır! Ama biz, yığınların dini duygularına da saygı duyuyoruz ve onlara başka bir anlayış verilebileceğini biliyoruz. Tabii, bu uzun yıllar ister...''

''...ama şu Kurultay'da, Kemal Paşa Hükümeti'nin Türkiye'de, padişahın iktidarını yaşatmaya çalıştığını söylemek zorundayız; dini inanışları ve yargıları ne olursa olsun, aslında böyle yapmamalıydı...'' (Bakû, 1920 / 'Birinci Doğu Halkları Kurultayı', s. 49/50, Koral Yayınları, 1975.)

Ne buyrulur?

Zinovyef'in gözden kaçırdığı...

Bunları söylerken, Komintern Genel Başkanı Zinovyef 'in sergilediği 'mantık' ; Marksist 'diyalektiğin' nasıl uygulanacağına, çarpıcı bir örnek oluşturmuyor mu?

1/ O tarihte (1920) III. Enternasyonal 'a göre, Müdafaa-i Hukuk Hareketi , anti/ emperyalist, fakat Padişah/Halife'nin 'kutsal kişiliğini' korumak ve kurtarmak isteyen bir hareket; görüntü, bu! Zinovyef, bunu kabul etmiyor, hatta buna karşı, eleştirmiş de! Ama, temel çelişki, 'Sistem'le yâni Emperyalizm'le 'mazlum milletler' arasındaki olunca; her şeye rağmen, Mustafa Kemal'in yönetimindeki 'halk hükümeti'ni desteklemekte tereddüt etmiyor. Bunu sinek pislemedik bir yere yazınız.

2/ Aslında 'tavariş' Zinovyef, Mustafa Kemal 'i eleştirirken, onun tavrının da diyalektik bir 'esneklik' taşıdığını kavrayamamış; oysa, 'dini duygulara saygı duyuyoruz, bunlar zamanla değişebilir ama, uzun zaman ister' diyor; Mustafa Kemal 'in davranışındaki 'ihtiyatı' , en iyi bu 'uzun yıllar' deyimi açıklayabilir. İlhamını Paris Komünü'nden aldığını söyleyen bir Hareket'in, 'geçmişi geriye getirmek' istemeyeceği, su götürür mü; ama nasıl Komintern, temel çelişki söz konusu olunca, tâli (ikincil) çelişkilere göz yumuyorsa, Mustafa Kemal de öyle yapıyor: Emperyalizm'e karşı giriştiği, halk kurtuluş savaşını kazanabilmek için; 'Sistem' Anadolu'ya 'Hıristiyan vasıflarıyla girdiği için, orada Gâvur'a karşı olan herkesi, Müdafaa-i Hukuk'un şemsiyesi altında toplamak zorundadır; bu da Halife'ye hemen karşı çıkmakla olmaz; onun yaptığı da bu!..

Aynı şey Edouard Herriot 'nun 'tespiti'' için de geçerlidir.

O takdim/tehir süreci ki...

O da, TBMM Hükümeti'nin hem Paris Komünü'nden esinlenmiş olmasını, hem Sovyetler'le işbirliği yapmasını (bunu yapan tek ülkeydik); hem de 20'li yılların ilk yarısında Padişah/ Halife'yi korumak ve kurtarmaktan söz etmesini anlayamamış, hatta 'kaypaklık' tan (opportunisme) söz etmiştir. Ne diyordu, hatırlayalım:

''... Ocak 1920 tarihli teşkilât kanunu, bazı hususlarda biraz kaypak, biraz ihtiyatlı gözüküyordu; ama sonradan İsmet Paşa'nın bana açıkladığına göre, Meclis ülkeyi, hem ecnebi işgaline, hem de sultan'a karşı korumak zorunda olduğu için, Paris Komünü'nden esinlenmişti...'' (Edouard Herriot, 'L'Orient', s. 78, 1930, Paris.)

Paris Komünü'nden 'ilham almış' ne demek; elbette -bolşevik, hatta sosyalist değil ama;- Demokratik Devrim'in, Sosyalizm'e en yakın sol ucunda yer almış demek; başarılı olduğu takdirde, 'hâkimiyeti' Sultan/ Halife'de bırakabilmesi mümkün mü? Mümkün olmadığı, İsmet Paşa'nın ifadesinden de anlaşılıyor. Hakikat şu ki, Müdafaa-i Hukuk Hükümeti'nin, stratejik (maksimum) hedefleriyle; taktik (minimum) hedefleri, bir takdim/tehir süreci içinde, sürekli yer değiştirirler.

Yanılmıyorsam, bunun iki önemli sebebi vardır.

1/ Gâzi Mustafa Kemal Paşa , Emperyalizm'e 'direnişin' kendiliğinden (spontané) başladığını elbette görmüştü: yöresel Kuva-yı Milliye'ler, İşgal Kuvvetleri'ne silahlı ve sivil direniş, sayısı küçümsenemeyecek yöresel kongreler vs... Dikkat isterim: bu anti/emperyalist 'direniş' gerçekti ama, 'ulusal' olmaktan çok, 'yöresel'di; bazıları cumhuriyet ilânını bile tasarladığı halde; 'yöreselliği' aşamıyor; bir türlü 'ulusallık' katına yükselemediği için, birleştirici unsur olarak dini, dolayısıyla Halife/Padişah'ı öne sürüyordu.

Bu faktör göz önüne alınırsa, 'Ulusal Demokratik Devrim' in, olanca radikalliğiyle, mutlaka Kurtuluş sonrasına ertelenmesi gerekecekti. Öyle de oldu.

2/ Gâzi Mustafa Kemal Paşa'nın, kalkıştığı ihtilâl hareketi içindeki 'yalnızlığı' biliniyor: Hareket'in 'itici gücü' ne ulusal burjuvazi (çünkü mevcut burjuvazi, 'komprador' , yâni 'işbirlikçi' ), ne de örgütlü bir parti; dokusu gevşek bir 'sivil toplum' kuruluşu, bir 'cemiyet' ; hal böyle olunca, uygulamada, askeri ve mülki bürokrasi, ister istemez, ön plana çıkıyor; önce ihtilâl, sonra da inkılâp 'dışardan' değil, 'içerden' yürütülüyor.

Önceki 'itici güç', sonra 'fren'

Bunun da, başka bir diyalektik esneklik gerektireceği, kesin! İhtilâl ve İnkılâp, Amasya Tamimi 'nden itibaren belli ve belirgin olan amacına, önünde sonunda varacaktır ama, bu hayli çetrefil ve müşkilatı bol bir gelişme süreci içinde olabilecektir.

Nitekim, işin başında İhtilâl ve İnkılâb'ın yürüyüşünü kolaylaştırıp hızlandıran, bu 'içerden' itici güç, sonraki yıllarda, İnkılab'ın 'yarıda kalmasına', -daha da kötüsü- 'merkeziyetçi bir bürokrasi diktasına' yozlaşmasına neden olabilecektir. Benzer bir süreç, Sovyetler'de de yaşanmış; orada da, netice aynı olmuştur; fakat bunu sonra konuşacağız.

Gâzi Mustafa Kemal, Anadolu halkını, anti/emperyalist halk kurtuluş savaşıyla birlikte, radikal (jacobin) bir Cumhuriyet'e götürürken; olaya fevkalâde geniş bir tarih ve toplum perspektifi içinden bakıyor; aynı 20'li yıllarda, Zinovyef 'e ve Herriot 'ya cevap verircesine, Montesquieu'yü eleştiriyordu. Bu bir yerde, onun, ideolojik yapısının ne kadar sağlam ve kapsamlı olduğunun; bir yerde ise, yalnız asker olarak değil, inkılâpçı olarak da, ne yaman ve çetin bir 'kurmay' olduğunun kanıtıdır.

Şimdi gelelim, Montesquieu meselesine! (19/4/1999)

Gâzi'nin Savunduğu:

'Dolaysız Demokrasi!'

Sadi Borak, İzmir'de, Gâzi'nin halkla yaptığı söyleşinin 'tamamını' yayımlarken, bir açıklamaya gerek görmüş; önce ona bir göz atar mıyız?

''...Atatürk'ün 2 Şubat 1923 gününde, İzmir'de halkla yapmış olduğu, altı saat süren konuşmaya, Türk İnkılâp tarihi Enstitüsü'nce yayımlanan 'Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II' derlemesinin 1952 basımının 83. sayfasında 7.5 sayfa olarak yer verilmiştir: konuşmanın yapıldığı gün de 31 Ocak 1923 olarak gösterilmiştir; oysa söyleşinin yapıldığı tarih 2 Şubat 1923'tür; konuşma metni, 7.5 sahife değil, esas kaynağında 83 sahifedir. Konuşmanın tam metni, Siirt milletvekili Mahmut (Soydan) bey tarafından çıkarılmış olan Milliyet gazetesinde süreli olarak yayımlanmıştır...'' (Atatürk'ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri, s. 125. Kaynak Yayınları, 1997)

Söyleşi, kurtuluşu müteakip, Gâzi 'nin 'TBMM Reisi veya Başkumandan olarak değil, sadece bir meb'us olarak' düşüncelerini açıklaması bakımından, son derece önemli görünüyor; daha çok 'halkçılık ve inkılâpçılık' konusundaki 'radikal jakoben' tavrını ortaya koyuyor! Okudukça, insan kendi kendisine, sormadan edemez: İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1952 'de söyleşiyi 'Söylev ve Demeçler II 'ye alırken, yoksa kuşa çevirip bu yüzden mi 7.5 sahifeye indirmişti?

Çünkü konuşurken Gâzi , 'halkın doğrudan doğruya idareyi ele aldığı' TBMM Hükümeti'ni, açıkça övüyor; o TBMM Hükümeti ki, hatırlayacaksınız, İsmet Paşa, Edouard Herriot'ya ondan söz ederken, 'Paris Komünü 'nden ilham alındığını söylemişti; Gâzi'nin sözlerinde bu ilham çok açık; aslında Montesquieu'yü eleştirmesi de, bununla alakâdar.

Sıra galiba ona geldi.

Kolayca anlaşılmıyor mu?

Mustafa Kemal demiş ki, 'TBMM Hükümeti mevcut hükümet şekillerinden hiçbirisine benzemez; çünkü onların dayandığı esas, kuvvetlerin ayrılması, kuvvetlerin denkleştirilmesi nazariyesidir; halbuki bizim hükümetimiz, kuvvetlerin birleştirilmesi esası üzerine kurulmuş bir hükümettir. Bu şekil ve mahiyette hükümet, denilebilir ki, bugün mevcut değildir, ancak mevcut olmayan bir şeyi hiç vücuda gelmemiş bir şeyi de yapmış değiliz. İnsanlık tarihi tetkik edilecek olursa, görülür ki aynı mahiyette kurulmuş ve faaliyet icra etmiş hükümet var idi...'' (Aynı eser, s. 181/182)

Kolayca anlaşılmıyor mu? Gâzi Mustafa Kemal Paşa, konuşmasında, -adını anmıyor ama-, Paris Komünü'nü hatırlatıyor; zaten, ardı sıra, bu tarz bir hükümetle 'kuvvetlerin denkleştirilmesi esasına göre kurulmuş hükümetlerin' mukayesesine girmiş ki, bu da neyi anlatmak istediğine bir kanıt:

''... bu nazariye esasen Montesquieu tarafından kurulmuş bir nazariyedir. Montesquieu bu nazariyesini yaparken, dünyada mevcut modellerden birini aramıştır ve onu İngiltere'de bulmuştur. İngiltere'de ve her yerde krallar vardır: krallar cümlece bilindiği üzere, Allah tarafından dahi kuvvetlendirilmiş sanılırdı...'' (Aynı eser, s. 182)

Gâzi, kralların elinden 'icra kuvvetinin' alınabilmesi, adeta imkânsız telâkki edildiği için, Montesquieu'nün 'çözümü' bu 'gerçeği' esas alarak aradığının üstüne basıyor:

''... Montesquieu değişmeyen, sâbit bir kararı kabul etmişti; bu noktadan hareket ederek, şimdi bu kralın kendi istibdadı ve hükmü altında idare ettiği milleti hakiki saadete götürebilmek için ne yapmak imkânı vardı? Montesquieu bunu düşünürken dahi biliyordu ki, bu ancak ve ancak milletin hâkimiyetini millete vermekte mümkün olurdu; fakat buna imkân tasavvur edemediği için bu millet egemenliğini -ki kralın elindedir- bunun hiç olmazsa bir parçasını millete verelim, parçalara bölelim; kral istediği gibi keyfine göre hareket edemesin, az çok milletin arz, emek ve egemenliği de kralın hareketleri üzerinde etkili olsun ve bu suretle zarar yarı yarıya insin; işte 'kuvvetlerin denkleştirilmesi' nazariyesinin esasını koyan Montesquieu'nün zihniyeti bu idi...'' (Aynı eser, s. 182).

Yeterince açık değil mi?

Montesquieu, Rousseau, bir tesadüf mü?

... fakat, Gâzi'nin 'temel tesbiti' şudur: ''... insanlık daima ve daima birtakım zor kullananların karşısında kalmıştır: İnsanlık bütün varlığını, daima bu zor kullananların elinden kurtarmak için sarfetmiştir. Bu zor kullananlar, bir milletin egemenliğini elinden zorla almış olanlardır, insanlık bazen bu zorbalıkları yıkmış, parçalamış, asmış ve kesmiştir; fakat matteessüf, kurtulunmuş farzedildiği noktada tekrar aldatılmıştır; ve böylece, zavallı insanlık, daima birtakım zorbaların esiri olmaktan kurtulamamıştır...''

Öyledir de, acaba insanlar elini kolunu bağlamış, gelecekten ümidini kesmiş oturuyor mu? Elbette, hayır! 'çalışmalar durmaz, durmayacaktır; Montesquieu'nün önerisi bunlardan birisidir, ortaya konulduğu gün insanlığın en sevinçli günüdür'; hepsi, o kadar da değil; Gâzi ayrıca bir başka 'aydınlanma' cının da adını anmış, bir de 'uygulama' dan söz etmiş:

''... Jean-Jacques Rousseau'nun yazdığı kitaplar da bilhassa bu nazariye üzerine kurulmuştur; fakat bu nazariyenin vaadettiği saadet, insanlığın arzu ettiği saadet değildir; mücadele devam ediyor...''

''... bu kadar parlak olan bu nazariyenin, Amerika'nın hayat ve esas ihtiyaçlarına yeter karşılıkta olmadığını anlamak isterseniz, daha dün cumhurreisi olan Wilson'ın en son kitaplarını okuyunuz; bu zat diyor ki: -Bu yeterli değildir; denkleştirilmiş kuvvetler olamaz ve yoktur; kuvvetlerin ayrımı esasen yanlıştır...'' (Aynı eser, s. 183)

Eleştirilerin 'anlamı'

Bu eleştirilerden çıkan ne? Gâzi Mustafa Kemal Paşa, açıkça, 'dolaysız demokrasi' yi savunuyor; onu Padişah/Halife'yi 'korumak ve kurtarmak' niyetiyle suçlamış olanlara karşı, onların ulaştıkları 'dolaylı demokrasi' yi yetersiz bulduğunu; hâkimiyetin halka intikâlinin, mutlaka 'kayıtsız şartsız' olması gerektiğini vurguluyor. Onun demeçlerinde sık sık 'halk hükümeti' deyimini niye kullandığı; niye sırası geldikçe 'bütün idareyi halkın eline vereceğiz' dediği ancak bu sözleri, İnkılâb'ın koşulları içerisinde diyalektik olarak ele alınıp, değerlendirilince daha iyi anlaşılır.

Yine de kafamızda, rahatsız edici bir soru işareti, kıvrılmıyor mu? Bu diri ve canlı, 'dolaysız demokrasi' fikrinden yola çıkılsa bile; nasıl olmuş da, -ve neden,- 'totaliter' sayılamasa bile, 'otoriter' olduğu kesin, 'tek partili' cumhuriyete geçilmiştir?

Bunu kim açıklayacak? (21/4/1999)

Onlar 'Dışardan', Biz 'İçerden' mi?..

Nasıl da önemsiz, adeta kayda değmez bir şeymiş gibi, hiç ehemmiyet atfetmeksizin söylemişti; oysa inkılâplar tarihinin, temel gerçeklerinden birisini dile getiriyordu:

Soğuk su tozlarının uçuştuğu, ağır ve loş bir sonbahar akşamı; Seine kıyısında yürüyoruz; 'tombul' Magda , kalın hantallığı ve dudaklarından eksilmeyen sigarasıyla Concorde'dan beri ahkâm kesmektedir; boş bulundum, Anadolu'daki anti/emperyalist İhtilâl'i 'boğmak için', 'Sistem' in, hem bir ajan/devlet olan Yunanistan' ı, hem de Kürtler gibi etnik, Nasturiler gibi 'dinî' azınlıkları 'kullandığını' söyledim; artık, susturabilirsen, sustur.

''...'Sistem' itirazdan hazzetmez; bunu, her yerde yapmıştır; Fransız İhtilâli'ni 'boğmak için', uluslararası bir 'Kutsal İttifak' oluşturulduğu; Fransa'ya askeri 'müdahale' yapıldığı, yalan mı? Hadi o uzak, onu unuttuk diyelim; sizin İhtilâl'le 'akran' Sovyet İhtilâli'nde, aynı şey olmadı mı? Kolçak'ın, Vrangel'in, Denikin'in 'Beyaz' Ordularını, kimler örgütleyip desteklemişti? Ankara İhtilâli'ne müdahalesinin, Yunanlılar, Kürtler ve Nasturiler'den ibaret kalması; belki de bolşevikler'e karşı, 'yeni' Türkiye'yi, bir sed olarak kullanabilme hesaplarında, saklıdır; aksi halde İngiltere 'Sistem'i olanca gücünde üstünüze sürüklerdi...''

Haksız diyebilir misiniz? Ben diyememiştim. Sonraları İnkılâb' ın 'katılaşması' nı, 'sertleşmesi' ni -hele yarım kalmış olmasını- ne zaman düşünsem; 'dış baskı faktörü', 'tombul' Magda'nın mülehham ve yuvarlak görüntüsüyle birlikte hafızama yansımıştır.

Olaylar hesaba katılırsa...

Öyle ya, neresinden bakılsa, İnkılâb'ın 'otoriterliği' Takrir-i Sükûn Kanunu'ndan sonra, gündeme alınmıştır; işine öylesi gelenler, bu kanunu; Gâzi ve arkadaşlarının, 'tek başına hükmetmek' eğiliminin göstergesi diye almayı seviyor; merak ederim, acaba neden hiçbiri, o kanuna tekaddüm eden, yasalaşmasına neden 'olayları' hesaba katmıyorlar? Oluşma ve gelişme rayları üzerinde, mantıkî sonuçlarına göre ilerleyen bir inkılâp, ikisi de 'dış mahrekli' iki isyan (Nasturi ve Şeyh Sait ); ikisi de 'dış mahrekli', iki suikast (İzmir ve 'Çerkes' Ethem) ; dışardan, bir ültimatom (İngiliz) ; hiç kuşkusuz, bu 'strateji' kapsamında harekete geçirilmiş, bir 'siyasi muhalefet' ( Terakkiperver' ler); bir askeri müdahale hazırlığı (Gâzi' nin Nutku' nda bkz: 'Büyük Komplo') ile karşı karşıya kalırsa; kendini koruma içgüdüsü, onu 'sertleştirmez' de ne yapar?

'Paris Komünü' nden ilham alan Kemalistler, elbette o İhtilâl'in tarihinde, aynı tehditler belirince, 'Terör' diye adlandırılan bir 'giyotin devri' yaşandığını bilmekteydiler; Kemalizm' in 'İstiklâl Mahkemeleri', Jakobenler'in 'Halk Mahkemeleri' yanında, 'devede kulak' mesâbesindedir: Cumhuriyet'teki ilk söyleşilerimden birinde, yazmıştım sanırım: kırk şu kadar bin giyotine karşı, üç bini bile bulmayan sehpa! Hiç kimse, halkçı ve inkılâpçı Kemalist hürriyetçiliğin, hele o ilk yıllardaki 'sertleşmesinde', İnkılâb' a yönelik ' dış tehdit' faktörünün ve gizli fırıldakların, etkili olmadığını söyleyemez.

Peki, hepsi bu mu? Bu kadar mı?

İki 'amansız' tehdit!...

Esat Âdil bey, 'tombul' Magda' nın aksine, 'tespitini' alçak sesle, fakat 'dramatik' gözlerle yapmıştır; sanırım 1950 sonları, çünkü Vakit Yurdu' nda (eski Bâbıâli) Türkiye Sosyalist Partisi'nin 'nâşir-i efkârı', Gerçek gazetesini çıkarıyoruz; Sirkeci'de bahçeli bir lokantada, gecikmiş bir öğle yemeği; ben Hasan (Tanrıkut) ve O! Gündemde 'Ulusal Demokratik Devrim' in, 'otoriterliğe' yozlaşması! Esat Âdil bey, sır söyler gibi, yumuşak bir sesle diyor ki:

''... halk, kurtuluşa hazır ve istekliydi; halbuki, cumhuriyet'e değil! Gâzi, karizmasıyla, yine de aklın almayacağını başarmıştır; ama, 'ümmet üst/yapısı'nın önkabulleri ve fikr-i sabitleri, etrafını kuşatınca, ne yapsın, müdafaaya çekilmek zorunda kaldı...''

Kulağına yakın tuttuğu sigarasının, adeta ateşini dinleyerek, o korkunç mukayesesini yapıp, bir anda Hasan'ı da, beni de serseme çeviriyor:

''... şu bizim hâlimize baksanıza! Sosyalist bir parti kurmuşuz, tarihin ve toplumun diyalektiği, işçilerin hemen bu partiye koşmasını gerektirmez mi? Hani, nerdeler? En az üyemiz, işçi üye; çoğu öğrenci ve aydın, niye? Partinin tarih ve toplum açısından 'hitap ettiği' sınıf, henüz ne kendisinin bilincinde, ne de çıkarlarının!..''

''... işte Mustafa Kemal de, o yıllarda, aşağı yukarı benzer bir durumdadır: Ulusal demokratik devrim'i, 'yukardan' adeta paraşütle indiriyor; oysa o devrimin sınıfsal çıkarlarını koruyacağı ulusal burjuvazi ortada yok; olanıysa, zaten 'ecnebi'nin ya uşağı, ya maşası, ya köpeği, onu çoktan boğmaya hazır!..''

Geceleri, yağmur yağdı mı, kevgir gibi suyu aşağıya geçiren pansiyonumda, sorunu kendi kendime tartışmayı sürdürmüş; sonradan (Moskova) komünisti dostlarımı çileden çıkaran, bir sonuca varmıştım: İhtilâl ve İnkılâp, yükselen toplumsal sınıfın 'itici gücüyle' oluşmuyorsa; iki büyük ve amansız tehditle karşı karşıya kalır:

a/ eski çıkar düzenini korumak isteyen, kapitalist/emperyalist 'Sistem'in dış müdahalesi;

b/ İnkılâba sahip çıkıp onu destekleyecek sosyal sınıfın yokluğu ya da bilinçsizliği yüzünden, iç direnişin büyümesi!

Bu iki faktör, hele yoksulluk ve çaresizlikle birleşirse; İnkılâp, gelecek projeksiyonunu uygulayacak yerde, nefsini müdafaa kısırdöngüsüne düşüp, 'katılaşır'; hele kılavuzu bürokrasi ve aydınlar olursa, kısa sürede 'merkeziyetçi' bir 'bürokrasi diktasına' dönüşmesi kaçınılmazdır!

İki 'çarpıcı' örnek...

Yüzyılımız, bu sürecin iki 'çarpıcı' örneğini yaşadı: 'Ulusal Demokratik Devrim' olarak, Türkiye ; 'Sosyalist Devrim' olarak, Rusya ; Türkiye'de burjuvazi, Rusya'da proletarya, devrimlerine sahip çıkacak sayıda ve güçte (bilinçte) değillerdi; her ikisinde de, inkılâp yarıda kaldı, önce 'totaliter' bir diktatörlüğe yozlaştı; İlkinde Marksizm, yeni despotluk modeli olarak Bolşevizm; ikincisinde Kemalizm, yeni bir despotluk modeli olarak 'Atatürkçülük' adını aldı. Aslında, Gâzi'yle de, onun inkılâpçılığıyla da, alâkası yoktu; bunu biliyorsunuz.

O gece içimde ıslak ve karanlık bir çöküntü yaratan, vardığım bu sonucu, sonraki yıllarda François Mitterrand başta olmak üzere -Sosyalist Sol'dan birçok aklı başında aydının da tespit ettiğini, hatta savunduğunu görmek, zayıf da olsa- bir teselliydi; halkların katılımı olmadı mı, inkılâplar, ister demokratik olsun, ister sosyalist; önünde sonunda, tarihten aldıkları 'meşrûiyete' dayanarak, şiddete yönelirler; onun arkasından da, ya Fransa'da olduğu gibi, eskiye dönüş (Restorasyon); ya Türkiye ve Rusya'da olduğu gibi, uluslararası Emperyalist 'Sistem' in 'gizli kumandası' altında, 'küreselleşmiş' sözde demokrasiler gelir.

Meğer ki Fransa'daki gibi '1789 ruhu', 1791 ya da 1848 'devrimlerini' yaratmasın! (23/4/1999)

Önce 'Otoriter', Sonra 'Totaliter'...

Gâzi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden, Halk Fırkası'na intikal ettiği sırada; Galiyef'çi 'Mazlum Milletler' teorisine uygun olarak, 'içerde' bir 'sınıf mücadelesi' ni değil; 'dışarda' ki 'büyük çelişki' yi hesaba katmaktadır; çünkü ona göre, 'mazlum' bir millete, çıkarları yekdiğerine karşıt sosyal sınıflar henüz oluşmamıştır, herkes 'fakir' dir; o yüzden, 'mazlum millet' in bütününü 'halk' kavramı içinde toplamaya çalışıyor; nasıl 'siyasi' bir Misâk-ı Millî gerçekleştirdi; 'kurtuluşu' bununla başardı ise; öyle bir 'Sa'y (Emek) Misâk-ı Millî' si gerçekleştirip, 'kuruluşu' onunla başaracak!

Bu çabanın, 'dışa bağımlı' (İstanbul/İzmir) 'Liman Burjuvazisi' ni, nasıl telâşlandırdığını bilir misiniz? O çevrelere yakın, -yakın da lâf mı, onların 'has adamı'- Ahmet Emin bey; bu telâşı açıkça, şöyle dile getirmiştir:

''...Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, istikbâli hazırlayabilecek en büyük kuvvettir. Bu kuvvet millî mesainin başına geçecek yerde, bir 'halk fırkası' kurarak sınıf mücadeleleri ihdas etmek istidadını gösteriyor. Bu çığır, mahdut millî kuvvetlerimizi, millî bir hedefte birleştirecek yerde, bu kuvvetlerin birbirini muattal bırakmasına sebep olmayacak mı?'' (Vakit, 18 Ocak 1923).

Gâzi, 'mazlum millet' i bir 'halk fırkası' nda birleştirerek, elbette 'emperyalizm' le mücadeleye hazırlıyordu; Ahmet Emin bey'in, satırları arasından sızan endişeyse, Osmanlı'dan müdevver 'Liman Burjuvazisi' nin, bu mücadelenin kendi aleyhine olacağı endişesidir. Haklı bir endişe: çoğunluğu 'gayr-ı müslim' bu 'burjuvazi', Devlet-i Aliyye'yi 'batıran' 'ecnebi' sermaye'nin, yurt içindeki 'kollarıdır', ki aynı Ahmet Emin bey, 'Mütareke' yıllarında onları, ülkeyi bir 'Amerikan mandası' altına vererek 'himâye altına almayı' önermişti:

''...yararlı ve pratik bir siyaset yolu aramayarak, sadece beklemeyi ve bu sırada 'bağımsızlık isteriz' diye bağırmayı meslek edinenlerle; memleketin sayısız dertlerine pratik çare arayanlar arasındaki fark, bir tarafın teoriler üzerine uzanıp yatmasından ve diğer tarafın büyük maddî ve manevî mes'uliyetten korkmayarak ve kaçmayarak pratik bir yol bulmasından ibarettir. Birçokları bizimle insanlık amacıyla ilgilenecek, sonra kendi kendine çekilecek bir devlet bulunamaz diyorlar. Biz iddia ediyoruz ki, böyle bir devlet vardır ve Amerika'dır...'' (Vakit, Eylül 1919)

Nasıl, 'çarpıcı' değil mi?

Batı'lı ama, 'taklit' değil!. .

Gâzi, elbette Ahmet Emin bey' in 'pratik çaresi' ni, daha 1919'da 'şayân-ı kabul' addetmemiş; 1923'de ise, 'millî mesai' addettiği 'Komprador Liman Burjuvazi' sinin başına geçmeyi düşünmemişti: ama bu davranışı, 'erken' cumhuriyet dönemi 'devletçiliğinin', bir halk devletçiliği manasına geldiğini göstermez; her Ulusal Demokratik Devrim gibi, bizimkisi de sonuç olarak, liberal demokratik bir düzen peşindeydi; başka bir deyişle, 'olmayan' sosyal sınıfını (ulusal burjuvazisini) yaratmak istiyordu.

''...örnek alınan model, endüstri devrimi sonrası ortaya çıkan, Batı tipi toplum yapısıydı. Fakat Mustafa Kemal, her türlü salt öykünmeciliğe (taklitçiliğe) karşıydı. Bu nedenle Batı'daki kurumları Türkiye'ye aktarmak yerine, Batı uygarlığının temelinde yatan ilkeleri uygulamak istiyordu. Bunlar ulusçuluk, ulusal ekonomi ve yaşam görüşü olarak, bilime dayalı (pozitivist) bir yaklaşımdı...''

''...gerçekten de, 'bilimsel yöntemler'e karşı büyük bir bağlılığı vardı (Timur, 1968: 152) Atatürk'e göre bilim evrensel olduğuna göre ve Batı uygarlığı da bilime dayalı bulunduğu için, bilimsel yöntemlere özel bir dikkat göstererek Batı uygarlığının temel ilkelerinin alınması, devrimlerin evrenselliğini sağlayacaktı (Mango, 1968: 61) bu anlamda devrimler, salt öykünmeciliğin ötesinde bir amaç taşıyordu...'' (Emre Kongar, '21. yy'da Türkiye', s. 110. Remzi Kitabevi, 1998)

İyi de, şimdi lütfen, 'I. Beş Yıllık Sanayi Planı' nın 'Sunuş' undan, şu satırları okur musunuz?

''...bu programa, hususi teşebbüs erbabı tarafından tesisine imkân görülmeyen sanayi şubeleri ithal edilerek, devlet veya millî müesseselerin teşebbüsleri olarak kurulmaları düşünülmüştür. Ancak bu ana sanayi, hususi teşebbüs ve sanayi erbabına daha çok geniş ve faideli 'industrie' imkânları bahşedecektir...''

''...devlet teşebbüsü ile kurulacak olan ana demir sanayii, hususi müteşebbislerin yeniden tesis edecekleri makine, tel, çivi, döküm, boru, cıvata, vida vesaire fabrikalarına ve sanayie ucuz ve kolay tedarik edilir yarı mamul emtia verecektir...'' (Korkut Boratav '100 Soruda Devletçilik', s/160, Gerçek Yayınevi, 1976)

Aynen öyle olmadı mı? Öyle oldu ama, 'içerde' daha uzun süre, bu 'ulusal sera Burjuvazisi' iktidara ağırlığını koyamadı; 'ağırlığını' gittikçe artıran 'Bürokrasi' ise, -özellikle, 'Fırka'ya egemen olan İnönü/Peker 'takımı' - 'dışarda' ki bazı rüzgârların burgacına takılmış görünüyordu...

'Eşraf'ın 'demirperdesi' kırılamayınca

Önce bunun sebebine bir göz atalım mı?

''...asıl mesele, milliyetçi/devrimcilerin -yâni 'Kemalistler'in- zorlamalarına rağmen, Eşraf demirperdesini yıkarak, Hareket'i kütle mihverine oturtamayışları noktasında toplanmaktadır. Bu yapılamayınca, Eşraf ve Bürokrasi düzeyinde kalan, halk kütlelerine ulaşamayan bu hareketin üstelik dünya şartları da elverişsiz giderken, toplumun çeşitli katlarında hoşnutsuzluk yaratması doğaldır...'' (Doğan Avcıoğlu, 'Türkiye'nin Düzeni' , 1. Basım. s. 243. Bilgi Yayınevi. 1968)

Hal böyle olunca, ''...Kemalist devlet, otoriter olmuştur. Bu kaçınılmaz bir durumdu, tutucu Eşraf desteği ile bir kurtuluş savaşı'nı gerçekleştirdikten sonra, toplum katlarında başka bir desteği olmayan bir 'milliyetçi' kadronun 'Toplumsal Devrim' isteği, otoriter bir devleti zorunlu kılardı. Karabekir Paşa ve Fethi Okyar'ın siyasî liberalizmi, 'devrimciliğe' paydos deyip, eski düzene dönmekten başka sonuç vermezdi. Ne var ki bu şartlar altında yürütülen 'devrimler', üst yapı devrimleri olarak kalmış; ortaçağdan kalma 'Eşraf' demirperdesi kırılarak, köylü kitlesine ulaşılamamıştır. Bunun da başlıca nedeni, bugün gittikçe ağırlıklarını hissettirmeye başlayan işçi ve köylü kütlelerinin, o günlerde -tarihsel şartlar yüzünden- hareketsiz ve tepkisiz oluşudur. Tutucu 'Eşraf' desteği ile 'devrimcilik', olumsuz sonuçlar yaratmıştır...'' (Aynı eser, s. 242).

Bu 'olumsuz sonuçlardan' biri de, 'otoriterliğe' yatkın çevrelerin, 'dışardaki' girdapa kapılmasıydı ki, bu fırtınanın bir çeşit 'totaliterlik fırtınası' olduğunu, yaşayanlar bilir; yaşamayanların da, mutlaka öğrenmesi gerekiyor; zira, Paris Komünü'nden ilham alarak başlamış Anadolu İhtilâli'nin, önce 'otoriter', gittikçe 'totaliter' bir aşamaya geçmesini, başka türlü anlamak ve açıklamak kolay olmayacaktır. (26/4/1999)

'Dışardan', 'Hisse Kapmak'!..

Ancak babam yattıktan sonra, salondaki 'akü' lü radyoya yanaşabiliyordum; çünkü, olur olmaz şeyleri dinleyerek, çok kıymetli 'elektriği' harcayışıma kızıyor; oysa ben, o 1943 yılında, Gavurdağları'nın dolambacı içinde kaybolmuş, metruk ve tenha Bahçe kasabasında, ancak radyo sayesinde Avrupa'da sürüp giden savaşı izleyebiliyorum; bu da, Türkçe yayın yapan 'ecnebi' istasyonları, dinleyerek oluyor: BBC, Moskova, Berlin, Kudüs vd. Gece yarısı, süt mavisi mehtap, camlardan salona akıyor; evde, herkes uyumuş; kasabadan, ara sıra, görmüş geçirmiş köpeklerin, meyyûs havlaması; ya da, tünelden ansızın çıkan bir marşandiz katarının, istasyona doğru, düdük çalarak akıp gitmesi!

Tüylerimi her seferinde diken diken eden, o olayı anlatmasam, öteki anlatacaklarım önemini yitirebilir; en azından, 'beşeri' etkisini! Saat sabahın 1'ne doğru, radyonun uzay yeşili kadranında, ibreyi hangi Avrupa başkenti üzerine getirsem, garip bir şekilde aynı marşı dinlerdim: ''Deutschland Über Alles!''; yâni Nazi Almanya'sının, birkaç yıllık savaş içerisinde, bütün Avrupa'ya yaydığı, marş; aynı zamanda, Prag, Bükreş, Budapeşte, Zagreb, Sofya ve Varşova'dan işitilmesi, aynı vahim tarihi gerçeği vurguluyor: 'totaliterlik' dünyayı sarmıştır!

Gözü kanlı 'totaliter' Avrupa 'beyleri'...

Siz bakmayın, şu ara kimsenin, yere göğe koyamadığına!

İki savaş arasında 'demokrasi', Avrupa'da -elbette, Türkiye'de de- basbayağı 'küçümsenen', dahası 'hor görülen' bir rejim, bir yaşama düzeniydi. Hele 'yıldırım harbi' sayesinde, Wehrmacht ve Luftwaffe, Polonya'yı, Fransa'yı, Yugoslavya'yı birkaç hafta içersinde, dize getirince, Almanya, gözlerde büsbütün büyümüş! Panzerdivision'lar, Meriç'in öteki kıyısında göründükleri gün, nasıl bir gerilim yaşandığını, bugün kim hatırlıyor?

'Seferberlik' yıllarından kalma bir nostaljiyle mi, nedir; tozlu ve tenha Anadolu şehirlerinin, duman duman çarşı kahvelerinde, kırçıl bıyıklı, gözleri yorgun, kalın cigaralar içen bazı çok bilmiş ihtiyarların, endişeli bir tavırla başlarını sallayarak: ''-... İngilizler 'kalleş', Fransızlar 'sefih', halbuki Alamanlar 'mütefennin' (fen'de ilerlemiş) bir millet! Ne varsa onlarda var, bize onlardan hayır gelir'' diye ahkâm kestiklerini duyardık. Buna inanıyorlardı da! Hâlâ inanan çoktur.

I. Dünya Savaşı'nın kıt'ada yarattığı hercümerç öylesine kapsamlı ve etkileyici olmuştu ki, sağda ve solda, 'totaliter' dikta rejimlerini 'doğurmuş', giderek demokrasiyle yönetilen, 'yozlaşmış' ve 'sefih' sadece birkaç ülke kalmıştı: Fransa, İngiltere, İsveç, İsviçre!

Sağ'daki 'totaliterliğin' başlangıcı, elbette İtalya'dır: Mussolini ve onun ünlü Fasci di Azione Rivoluzionaria (1915) ve Fasci Italiani di Combattimento (Kara Gömlekliler/1919)! 30'lu yılların akış sürecinde Adolph Hitler'in Nasyonal/Sosyalist İşçi Partisi, işin içine 'çıplak' ve 'acımasız' bir 'ırkçılığı' da katarak, sahneye çıkıyor; İtalya ve Almanya, o kadar etkileyici bir görüntü sergiliyor ki, 40'lı yıllara geldiğinde, Norveç'de Quisling, Macaristan'da Horthy, Romanya'da Antonesco, Fransa'da Petain, Portekiz'de Salazar, İspanya'da Franco, Türkiye' de... (neyse onu geçelim) ve diğerleri; 'Kara Gömlekli' Avrupa'nın, 'gözü kanlı beyleri' oluyorlar. İsveç, zaman zaman, onlara doğru yalpalıyor; İngiltere'nin kaderi ise, basbayağı 'karanlık'!

Sol'daki 'totaliterlik', elbette Ovsif Visaryanoviç Stalin'in eseridir: 'Sovyet' (Şûrâ) kavramı bile, ilk yıllarda 'Komün' çağrışımları yapan, bir sosyalizm habercisi gibiydi; apparatçik'in, -yâni düz parti bürokratının yönetime egemen olması; hele o sıra, 'tek ülkede sosyalizm' uygulamasına geçilmesi, sonraki 'totaliterliğin' anası oldu. Her ne kadar Sovyet Devrimi, başından itibaren, 'bolşevikliği', -dolayısıyla Rusluğu- ağır basan, 'müstebit' bir 'diktatörlük' havası veriyorduysa da; gerçek 'parti istibdadı', önce Galiyef' in, sonra Trotsky' nin, sonra Moskova Davaları sonucu, öteki (Zinovyef, Kamenef, Karl Radek, Bukharin vs.) 'oppozitsiya' ların tasfiyesiyle pekişmişti. II. Dünya Savaşı ertesinde, bu 'totaliterlik' salgın hale gelecek; eski 'faşist totaliterliğin' boşalttığı, çoğu Doğu Avrupa ülkesine bulaşacaktır.

Ayıptır söylemesi, ama...

' Totaliter' olmak, siyasi düzende, tek bir siyasi partinin, ülkenin kaderine egemen olması; tek bir ideolojinin geçerliliği, her ikisini de tek bir şefin yönetmesiydi ki, sloganı malûm ve meşhûr, o slogandır 'Tek Millet, Tek Parti, Tek Şef'!.

30'lar Türkiye'sinde, -hele Mustafa Kemal Paşa'nın rahatsızlığı ilerledikçe- her iki tarafa gidip gelen CHP yöneticilerinin, bu yeni ve câzip cereyana yöneldiklerini görmek, şaşırtıcı olmayacaktı. Acaba hatırlatsam mı? Başka bir münasebetle, tarihçi Şerafettin Turan'dan naklederek, bu 'yönelişin' ne şekilde tezahür ettiğini belirtmiştim:

''... Parti genel sekreteri (Recep Peker) çağrılı olarak gittiği İtalya ve Almanya'dan dönüşünde, CHP için yeni bir tüzük ve program taslağı hazırlamıştı. Faşizmden ve nasyonal sosyalizm'den esinlenerek düzenlenen bu taslağı, Başbakan İnönü'ye imzalatıp Cumhurbaşkanı'na sunmuştu. Bunda sayılan sınırlı üyelerden oluşan bir üst kurul öngörülüyor, bütün yetkiler onda toplanıyor ve TBMM bir şekilden ibaret kalıyordu. Atatürk, bir tür parti diktatöryasını getiren taslağı okuyunca, 'Bu zorbalar kimlerdir? Onları kim seçecek?' diye tepki göstermişti. Arkasından İnönü ile Peker'i çağırtmış, İnönü'nün taslağı okumadan imzaladığı anlaşılmış ve öneriden vazgeçilmişti...'' (Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, 2. Bölüm, s. 21, Bilgi Yayınevi, 1996)

Siz bakmayın, 'tarihçi' nin 'öneriden vazgeçilmişti' demesine; Türkiye' de 'totaliter faşizm' in yaşanıp yaşanmadığını anlayabilmek için, en iyi çare, kavramın ansiklopedideki 'tarifi' ni okumaktır:

''... 'Faşizm' terimi, sosyalizmin ve demokratik eşitlikçiliğin, aynı anda ve kesin reddiyle diğerlerinden ayrılan bir siyasal sistem için kullanılır. Bu sistemde, siyasal, iktisadi ve toplumsal yaşamın tüm kesimleri, merkezi ve hiyerarşik biçimde örgütlenmiş, devlet otoritesi altında katı kurallara bağlanmıştır...''

''... devlet iletişim araçları tekeline sahiptir ve milliyetçi duyguları coşturmak için, düzenli biçimde yığınsal törenler (geçit törenleri, vb.) düzenler. Kişi özgürlüğü de topluluk adına sıkıca denetlenir; bu amaçla, özellikle emekçiler mesleki kategorilere ayrılırlar, sendikalar ortadan kaldırılır, ataerkil bir aile modeli yüceltilir, mesleki ve özel yaşamın her düzeyinde, polis denetimi uygulanır...'' (Büyük Larousse, 8. Cilt, s. 3989)

Ayıptır söylemesi, Paris Komünü'nden esinlenmiş, Gâzi'nin Cumhuriyeti; 'içerden' ve 'dışardan' kaptığı, işte bu 'hisseler' le, 'mazlum Türk milletine', aynen bu hayatı yaşatmış; adına da 'Atatürkçülük' demiştir.

İtiraza kalkanın, alnını karışlarım. (28/4/1999)

'İhânete Uğramış Devrim!..'

(Önce, paşa paşa, büyük itirafımı yapayım; asıl söyleyeceklerime, sonra geçelim: bu söyleşinin başlığı bana ait değil, ben bu başlığı başkasından çaldım; kimden mi, onu da sonra söylerim.)

'Cumhuriyet' bir red keyfiyetidir

Müdafaa-i Hukuk Doktrini, iki 'başat' özellik gösteriyor: Fransız İhtilâl-i Kebri'nin (Paris Komünü'nün), 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' üçgen temeli, birincisi; Sovyet Devrimi'nin, 'Mazlum Milletler' den yana, anti/emperyalist tavrı (Galiyef), ikincisi! Gâzi, metod olarak Rasyonalizm'i ('Hayatta en hakiki mürşit ilimdir'); hedef olarak, (makro hedef), diyalektik, yâni değişken ve değişebilir bir kavramı seçmiştir: 'Çağdaş Uygarlık Düzeyi!' Bu düzey, dün 'cumhuriyet'ti, yarın 'sosyalizm' olabileceği gibi; dün Batı Avrupa'ydı, yarın Doğu Asya; dün 'sanayi toplumu'ydu, yarın 'bilgi toplumu' olabilir: esnekliği, onun gücüdür.

Cumhuriyet, Batı Türkleri'nin (Oğuzlar) tarihinde, bir red keyfiyetidir: beyaz, Hıristiyan ve Batı'lı emperyalizmi, red; onun 'kuklası' monarşiyi ve meşrutiyeti, red; Halife'nin (Dinin), 'Ümmet Toplumu' nun ve değer düzeninin, üstünlüğünü, red; 'imtiyazlı ve sınıflı' toplu düzenini, red!.. Ütopya belli ki, xx.yy'ın ilk çeyreği standartlarına uygun, tam bağımsız, çağdaş, bir 'ulus devleti', bir 'cumhuriyet'tir: sanayileşmiş, ordusunu donanmasını hava gücünü, 'ulusal' sanayii ile 'bizzat' donatabilen; Balkanlar, Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Ortaasya'da sesine kulak verilen, önemli bir güç odağı: çekim alanı, geniş ve derin; ideolojisi, 'kendisinin'!

Peki, bu hayal gerçekleşti mi?

'Ecnebi'nin davuluna oynamak!

Cumhuriyet, 'tam bağımsızlığı' nı çok pahalıya elde ettiği için, 'dışardan', her türlü 'dayatmaya' hassastı; tabii, 'ideolojik' dayatmaya da! Bu 'hassasiyet', -onca yakınlığa, dostluğa ve yardımlaşmaya rağmen- Sovyetler'e başından beri 'işlemiş'; belirli bir tarihten başlayarak (30'lu yıllar mı?), Batı'ya karşı 'işlememiştir': Tanzimat 'alafrangalığı' na dönüşümüzün, en köklü nedeni bu; hiç değilse, o nedenlerden bir tanesi, belki de en önemlisi!

Batı'dan ilk 'ideolojik dayatma', sanıldığının aksine, 'demokrasi ve insan hakları' değil, 'faşizm' dir; Türkiye Cumhuriyeti, en az çeyrek yüzyıl, 'totaliter' bir 'devlet kapitalizmi' yaşamıştır ki, sonraki demokrasi denemesinin 'göstermelik' oluşunda, o dönemden edindiği 'kötü huyların ve alışkanlıkların' etkisi büyüktür: yatay değil, dikey örgütlenme merakı, meselâ; 'yukardan' kumandalı, gizli yönetim; 'siyasi toplum' un -yâni iktidar'ın- 'sivil toplum' a -yâni sendikalara, meslek kuruluşlarına, basına vb.- kesinlikle hükmedişi, vs. Aslına bakarsanız, Batı'nın 'ideolojik dayatması' -yâni 'ikincisi'-, bir çoğumuzun 'sahici cumhuriyet' zannettiği 'faşizan kemikleşme'ye karşı, onun 'dağıtılmasını' öngörüyor: Batı, 'sistem' -tabii, başta ABD- Türkiye'yi 'Hür Dünya'ya kabul ederken, ona, onu reddederken bulunduğu yeri, uygun görmüştü: 'sistem'in denetiminde, kalabalık bir 'açık Pazar', 'ucuz' asker deposu; 'demokrasi' kamuflajı altında, 'gizli' bir 'yeni sömürge'!

Türkiye'nin bu dayatmaya 'direnişi', Cumhuriyet'e ve onun kuruluş ilkelerine sadakatinden, Kemalizm'e sahip çıkışından doğmadı; zamanında 'faşizan' dayatmanın doğurduğu, seçkinci oligarşinin (burjuvazi + bürokrasi) çıkar düzeninin, böyle bir durumda allak bullak olması ihtimalinden doğdu: yoksa, yüzyılın ortasında 'sistem' in (Dünya Bankası, Para Fonu vs) önerdiği reçeteler; ancak yüzyılın sonunda mı, bütün parti liderlerinin ağzından, seçim 'yatırımı' olarak işitilirdi? Herhalde dikkat ettiniz: herkes 'küreselleşmiş' ekonomiye, teslim: hepsi, çokuluslu 'ecnebi' sermayeden medet umuyor; yatırım diye gördükleri ve 'kalkınma' sebebi saydıkları otoyollar, havaalanları, oteller, besin ve orman sanayii; yâni 50'li yıllarda, Amerika'lı Baker, Randall, Tornbourgh 'raporlarının' tavsiye ettikleri! İktidara taliplerin bir teki bile, 'çağdaşlığın' olmazsa olmaz unsuru nükleer, sibernetik, genetik ve biyonik yatırımlardan; 'ulusal' savunmanın uzay teknolojisi, düzeyinde, 'bağımsız' ve 'ulusal' donatılmasından söz etmiyor.

Cumhuriyet, neresinden bakılsa, ihanete uğramıştır; zira ülkeyi 'ecnebi' ye göre yönetmek, her konuda 'ecnebi' nin davuluna oynamak; Cumhuriyet' in değil, Tanzimat' ın marifetidir.

'Atatürkçülüğü' kimselere vermezler...

Tanzimat-ı Hayriye'nin önde gelen Sadrazamı, Keçecizade Fuat Paşa'yı hatırlayınız: ünlü vasiyetnamesinde, Padişah/Halife'ye neyi önermişti?

Varan/1. ''...ne olursa olsun, dünyanın en sabırlı ve metin milleti olan İngilizler, bizim en önde gelen ve en son vazgeçeceğimiz müttefiklerimiz olacaktır. Bendenizce Bâb-ıâli'yi (hükümeti diyor) İngiltere'nin dostluğundan mahrum görmektense, birkaç vilâyetimizi elden çıkmış görmek daha iyidir...'' (The Levant Herald, s. 3.1869/Tevfik Çavdar, Türkiye'de Liberalizmin Doğuşu, s. 50)

Düşününüz, ABD ile 'dostluğu' bozmaktansa, Güneydoğu'da bir federasyon fırıldağıyla, 'birkaç vilâyetimizi elden çıkarmayı' tartışabilen, Cumhuriyet yönetiminin başbakanı -sonra da cumhurbaşkanı- Turgut Özal değil midir?

Varan/2. Devlet-i Aliyye'nin ünlü sadrazamlarından bir başkası, Âli Paşa ise, Padişah/Halife' ye vasiyet ederken, şunları yazabilmiştir:

''...zât-ı şahânelerine, hem kendi özel çıkarları hem de genel çıkarlar adına, devletin maaşlı memurlarınca yönetilen fabrikalardan vazgeçmelerini öğütlemekteyiz. Devlet fabrikaları çok masraflı olup, gelişmeye yatkın olan sanayii boğmaktadır. Elimizdeki önemli birinci sınıf malzeme, yapı ve makinalar, hisse senedine çevrilip, devlet fabrikalarının sevk ve yönetimi, özel şirketlere teslim edilmelidir (s. 30)...''

''...bizim gibi bir devlet için savaş donanması oluşturmak ve bunun bakımı, son derece büyük masraflara yol açar. Sultanımıza zaman geçirmeden bu donanmayı dağıtmalarını öğütleyeceğiz (s. 41)...'' (La Revue de Paris, 1910 / Tevfik Çavdar'ın aynı eseri, s.)

İyi mi? Şimdi bir de, yarım yüzyıldır kafamızı 'özelleştirme' mavalıyla şişiren o gönüllü 'işbirlikçileri'; ve hele hele, iktidar olduğu yıllarda, 'Akdeniz'de Amerikan 6. Filosu varken, bizim donanmaya ne ihtiyacımız var' diyebilen, eski başbakan -sonradan cumhurbaşkanı- Celâl Bayar'ı düşününüz. İşin acıklı yanı, her iki zat, 'Atatürkçülüğü' kimselere vermemişlerdir.

(Şimdi sıra geldi, söyleşinin başlığını yürüttüğüm kitabın açıklanmasına! Trotsky, Stalin'ci bolşevikliği yerden yere vurduğu ünlü kitabına, 'İhanete Uğramış Devrim'/'La Revolution Trahie' adını uygun görmüştü. Eskiler ne demiş, 'teşbihte hatâ olmaz!')

Meraklısı İçin Not: 'La Revolution Trahie', Lev. Davidoviç Trotsky' nin, 1923/1936'da kaleme aldığı, ibretle okunması gereken bu çalışmasını; 'Le Monde en 10/18' Koleksiyonu, bellibaşlı öteki eserleriyle birlikte yayımlamıştı; Türkçeye çevrildi mi, bilmiyorum; çevrilmediyse, çevrilmeli; çevrildiyse, okunmalı. (30/4/1999)

'Seçim' Değil 'Referandum'!

Seçim, -o yıllarda 'intihâp' derdik- 'otoriter' Cumhuriyet'te; doğrusu ya, 'faşist' İtalya'dan, 'nazi' Almanya'dan, bolşevik Rusya'dan, farksız yapılırdı: bizim nesil, -müntehîb-i sâni'li- yâni 'iki dereceli' seçimlerden geliyor: halk önce meb'us seçecekleri seçer; onlar, parti üst yönetiminin 'tayin ettiği' kişileri, Meclis' e gönderirler. Yazmıştım sanırım: 'Millî Şef' İsmet Paşa, İstanbul' da Akşam gazetesini ziyaret lütfûnda bulununca; babam, 'başmuharrir' Necmeddin Sâdık (Sadak) bey' in 'meb'usluğunu' o dakika tahmin etmişti: Sadak, meb'us olmakla kalmadı, Dışişleri Bakanlığı da yaptı.

Osmanlı'dan bu yana, Türkiye'de siyasi partiler, tersine işler: yukardan aşağıya! Eskiler hatırlayacak: İnönü Cumhuriyeti'nde, TBMM'de o küçük 'Müstakil Grub' a, bıyık altından güler; İngiliz 'demokrasisini' imâ ederek, 'Majestelerinin muhalefeti' derdik. Henüz lisedeydik ama, II. Dünya Savaşı gözümüzü fena açmıştı: 1946'daki o meşhur (çok partili) seçimde, oylarımızı 'Millî Kalkınma Partisi' ne attık: düpedüz sağcı, liberal bir 'zengin' partisi; bizse, 'solcu' geçiniyoruz: 'tek parti yönetimi' nden o mertebe bıkmışız!

Seçim 'tarihimiz', neresinden bakılsa, demokrasi 'tarihimize' benzer: 75 yıl cumhuriyet'ten, 50 yıl demokrasi'den sonra; 'lider sultası'ndaki partilerin, sade suya tirit programlarına, oy vermek zorunda kalıyor muyuz, kalmıyor muyuz: siz buna bakın! Belki de o sebebten, memleketimizde seçimler, 'Amerikan alaturkası' bir gösteriye (show) dönüşür; halk, ancak vahim olduğuna hükmettiği hallerde (tek parti sonrası, 12 Eylül sonrası, vb) oyunu kimsenin beklemediği bir istikamete 'yığar': bu, bir 'seçim'den çok, bir 'referandum'dur; bir 'tercih'ten çok, bir 'mesaj' sayılmalıdır: 'tarihi' bir 'mesaj!'

Bu 'halk', o 'halk' değil mi?

Son seçim de, bana sorarsanız, aynı 'ehemmiyeti' taşıyor; 'referandum' ehemmiyetini! Bunun tadına varabilmek için, sonuçlara, ele 'mağlupları' alarak yaklaşmak lâzım; hem de, 'ma'kabline şâmil' olarak, yâni 'değerlendirmeyi' geriye doğru yaparak! Sanırım o zaman, 'referandum'un verdiği 'mesaj' bütün heybeti ve ihtişamıyla meydana çıkıyor.

Kimdir 'mağluplar'? En başta, şu platformuyla hiç sıkılmadan kendine 'Gâzi'nin partisi' diyebilen, CHP! Yanı sıra, 'kimliği' de, 'varlığı' da ABD'de olan Çiller'in hükmettiği, DYP; bir de tabii, 12 Mart'ın 'bergüzârı' ANAP! Türk seçmeninin, 'resmen ve alenen' çökerttiği bu üç parti, nasıl ele alırsanız alınız, Türkiye'de son yarım yüzyıllık siyasi maceramızın, hem sorumlusudur, hem de özeti! DYP'yi Demirel'siz, ANAP'ı Özal'sız, CHP'yi Baykal'sız (İnönü Jr.sız) düşünebilir misiniz? Bu isimlerin, hafızanızdaki zincirleme çağrışımlarını çok merak ediyorum; nasıl oluşuyor acaba? ABD'ne, 'teslimiyet'e varan bir 'uyduluk' şeklinde mi? Avrupa Birliği'nin, yıllardır suratımıza tükürmesine, handiyse 'yağmur bereketi' diyebilen, bir 'dalkavukluk' olarak mı? Her türlü 'ulusallığı' ve 'ulusal çıkarları', gözü kör bir anti/komünist terör, 'milliyetçi muhafazakâr' değerlendirme 'ayaklarıyla' çiğneyip geçen, düpedüz 'kozmopolit' bir liberallik mi? Yoksa, Yeni Dünya Düzeni tragedyasının, gönüllü uygulayıcısı, bir Dünya Bankası ve IMF 'köpekliği'; 'özelleştirme' ve 'küreselleşme' gayretkeşliği mi?

Hiç kimse 'kıvırtamaz': Türk halkının, 'aleyhine' oy yığdığı, 'siyasi cephe' budur: yarım yüzyıl 'iktidar olmuş' merkez sağ ve merkez sol'un duası okunuyor. Bazı şaşkınların yaptığı gibi, sorunu basit bir 'siyasi ahlâk' sorununa indirgemek, öyle izaha çalışmak; maksatlı değilse, cahilcedir: bunlar oldum olası dürüstmüş de, öbürleri boğazına kadar boka batmış; halk da buna içerliyormuş, falan festekiz! Tuhaftır, sanki bunları lağıma yuvarlayan, onca benimseyip özdeşleştikleri; daha kötüsü, devleti de içine sürükledikleri, o siyasi platform, o iktisadi ilişkiler ağı değil! Neden seçmeni, yâni halkımızı, burnunun ucundan ötesini göremez; aydınlarımızın çoğu gibi, zekâsı 'küçük çıkar hesapları'yla sınırlı, sanmak istiyoruz? 'Mevcudiyetini, muhafaza ve müdafaa mecburiyeti' doğduğu zaman; aynı halk, aynı toplumsal bilinç ve sağduyuyla, nasıl ayağa kalkmış; ne büyük bir isabetle, doğru tarafı tercih etmiştir: kimse hatırlamıyor mu?

'Ahval ve şerait', ilk bakışta o kadar 'nâ-müsait' olduğu halde; başta İngiltere olmak üzere, 'yedi düvel'e ve 'Halife-yi Rû-yi Zemin' Padişah'a karşı, isyan bayrağını açıp; sağcısıyla solcusuyla, Türkçüsüyle Komünistiyle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nde ve Kuva-yı Milliye'de toplaşan halk, yoksa başka bir halk mıydı, sorarım.

Geç gelir ama, 'mutlaka' gelir...

Amerikan 'alaturkası', malûm ve mâhût Media; aynı hastalıkla malûl 'aydınlar' Anadolu toprağını 'vatan' değil 'pazar' gibi gören, 'Liman Burjuvazisi'; hâkimiyet'e bileğinin zoruyla, -kayıtsız şartsız- sahip milleti, sömürge 'yerlisi' ymiş gibi itip kakan, burnu büyük bürokrasi; istediği kadar 'Batı Kuyrukçusu' partilerin 'çöküşünü', Güneydoğu Sorunu'na, Şehitlere vefa'ya, ya da ansızın beliren siyasi tavır sükûnetine bağlasın; lâftır ve züğürt tesellisidir; seçmen, 'Hâkimiyet-i Milliye'ye sahip çıkmış; ona tanıdığımız tek ve meşrû siyaset imkânını pek mükemmel kullanarak, 'Hâkimiyet-i Milliye'yi, 'İstiklâl-i Tam'ı, 'üniter milli devleti'; -tek kelimeyle- Gâzi'nin cumhuriyeti'ni yaşamak istediğini açıkça göstermiştir.

Bu adı konmamış 'referandum' dan alnının akıyla çıkmış siyasi hareketler; halkımızın hiç değilse potansiyel olarak o 'tam bağımsız' -yâni anti/emperyalist, yâni anti/Batı, yâni ulusal, çağdaş ve lâik- tavra sahip çıkacağını 'umduğu' ve 'sandığı' hareketlerdir: onlara bu 'ulusal kredi' açılıyor; nasıl kullanacaklarının sorumluluğu, şimdiden hepimizi düşündürmelidir. Ama asıl 'kesin sonuç', 'mağluplar' ın uğradığı 'hezimet'! Köylüsü işçisi, aydını cahili, sivili askeri, öğrencisi öğretmeni; hâsılı, topyekûn Türk halkı 'Soğuk Savaş' döküntüsü siyasi kadrolara açtığı krediyi geri almıştır.

Evet biliyorum. 'Türk'ün aklı geç gelir' ama, 'mutlaka gelir': hiç gelmeyecek mi sanıyorlardı? (3/5/1999)

CHP'den Bol Ne Var?

Bilmem sizin de aklınızdan geçti mi? Seçim kampanyasında, elbette gördünüz, şöyle bir ilân: ''CHP; Atatürk'ün Partisi!'' . Elimde olmaksızın, kendi kendime, şu soruyu sormuştum: seçime katılan bu delik deşik partiyle, Kemalizm - yâni Müdafaa-i Hukuk Doktrini- arasında, 'ortaklaşa' ne kaldı? Kim hangi tarafa çekerse, o tarafa uzayan 'Atatürkçülük' diye müphem bir tutum ki, ne Müdaafa-i Hukuk 'çular'ın anti/emperyalist, laik ve demokratik platformuyla alâkası kalmıştır; ne de hatta, Halk Fırkası 'nın 'Üç Misâk-ı Millî' (Siyasi, iktisadi ve harsî) üzerine oturtulmuş, 'mazlum millet' ideolojisiyle! Tek başına, bu seçime giren örgütle, başlangıçtaki metod ve ideoloji arasında 'uçurum'; bence halkın, CHP'sine indirdiği 'tokatı' yeterince açıklıyor.

Seçmen (Türk halkı), üç çeyrek yüzyılda, o kadar çok CHP yaşamıştır ki, 'hakikisini' arayıp bulamamaktan yorgun düştü: 'Dokuz Umde' nin 'İzmit Konuşması' nın daha çok 'Solcu Kemalist'; bir bakıma- Kadro'cu, yâni Galiyef'çi - 'Halk Fırkası'; Peker/İnönü hizbinin, 35 Kurultayı 'ndan itibaren 'devreye soktuğu', ilham perisi 'faşizan', CHP'sinin aynı mıdır? 'Totaliter mevzuatı' aynen koruyarak, 'demokrasi' ye geçen 'Milli Şef' in partisiyle; aynı 'mevzuatı' değiştirebilmek için, Menderes/Bayar oligarşisiyle çatışan CHP, aynı mı? 27 Mayıs ertesinde, neredeyse 'özyönetim' ci, 'insanca ve hakça düzen' türküleri çağıran 'Demokratik Sol' CHP'si ile -ki İsmet Paşa'yı tahtından indirmişti; sonraki yılların 'eyyamcı', hangi duaya amin diyeceğini kestiremeyen CHP'sini bir tutabilir misiniz?

Bana öyle geliyor ki CHP'nin 'tarihindeki' bunca dalgalanma arasında, 'tipik' ve 'değişmez' nitelik; CHP'nin (Mason) Lâikliği, (Taklit) Batıcılığı; 'Halkevleri' ve 'Köy Enstitüleri' nostaljisi; bir de, aşırı 'dilde özleştirmecilik' merakıdır; bu kadar yeter mi diyeceksiniz, yetmediğini tek başına son seçim -gerçekte 1950'den bu tarafa, hemen bütün seçimler- kanıtlamıştır.

'Onu da biz yaparız' kafası mı?

Nedeni, belli: Gâzi'nin 'partisi' olup, 'Müdafaa-i Hukuk' u es geçen, odur; 'ulusallığı' savunup, sırasında Bolşevik, sırasında Faşist ya da Nazi, sırasında Sosyal Demokrat -ama, ne yazık ki 'hepsi ecnebi'- partilere özenip; mevcut ve sağlam ideolojisini ve yöntemini inkâr ederek, partinin 'fikriyâtı' nı 'aşûreye' çeviren de, o'dur!

İdeolojisinde ve eyleminde tutarlı, hangi aklı başında ve kendini bilen bir siyasal örgüt; 20'li yıllarda, ilham perisi 'Paris Komün' ü olan radikal bir halkçılık ve inkılâpçılık; 30'lu yıllarda, ilham perisi İtalya'daki 'Yüksek Faşist Konseyi' olan, kapitalist bir totaliterlik; 60'lı yıllarda, ilham perisi 'Mazlum Milletler' olan bir 'Demokratik Sol'; sonraki yıllarda, ilham perisi Brüksel Enternasyonalı olan, 'uyduruk' bir 'sosyal demokratlık', önerebilir? Hele, uzun iktidar yılları boyunca, hareket noktasına ve siyasi platformuna uygun, her 'icraatını'; 'bizzat' yozlaştırıp, sonradan kendisi 'red ve inkâr' eylediyse? Ne yani, yalan mı? Anti/emperyalist ve anti/kapitalist tavrı, benimseyen de odur, reddeden de! Halkevleri'ni, öncü kültür kuruluşları olarak, düşünüp kuran da odur; yozlaştırıp reddeden de, o! Köy Enstitüleri, Eğitim ve Öğretim seferberliği vb. 'atılımları' o başlatmış; sonra tükürdüğünü yalayıp, 'alayını' kızıl komünistlikle, o suçlamıştır.

Ya 'eyyam' değiştikçe, 'takım' değiştirmesine ne demeli? Faşizm zamanıdır, İtalya'da, 'kara gömlekliler' zuhur eder, adı Recep Peker olur; Nazizm'dir, Avrupa 'yı kaplar, Meriç boyunda görünür, bakarsın Saracoğlu olmuş; savaş sonudur, Wellcome Missouri'yi yaşarsınız, Beyoğlu 'nda ABD bayrakları: adı Kasım Gülek; Üçüncü Dünya bastırıyor, 'Bağlantısızlık' almış yürümüş, adı Bülent Ecevit; nihayet, 'küreselleşme' ve 'özelleştirme' çağıdır, adına 'Üçüncü yol' diyorlar, o da Baykal.

Bukalemun'un değişme hızı, yanında yaya kalır.

Peki, 'o' hangi halktı?

O zaman soru şu: kendi kendini, bu kadar çok, bu kadar hızlı 'reddeden' bir Parti'yi; halk sürekli kabul edip bağrına basar mı? Bunu ondan, nasıl bekleyebilirsiniz? Etmedi, etmiyor, böyle giderse, etmeyecektir de!

Gâzi Mustafa Kemal'in Halkçı, Devletçi, İnkılâpçı, Cumhuriyetçi, Lâik ve Milliyetçi platformundan; CHP'de kala kala, çünkü ne kalmıştır, bakar mısınız? Geçmişine, yâni tarihine burun kıvıran, bir 'entel' züppeliği; yüzeysel, yâni 'taklit' bir 'alafrangalık'; kendini özenle kalabalıktan farklı tutan, bir 'seçkincilik'! Ayrıca, lâikliği, Selçuklu/Osmanlı medeniyetini ve kültür sentezini 'külliyen' red sanıp; 'çağdaşlığı', geçmişten gelişip yenileşmek yerine, yoğun bir 'ecnebi' yle özdeşleşmek hevesi! Selçuklu'dan, Osmanlı'dan, kısacası bu halktan (musıki, şiir, giyim kuşam, şarkı, türkü vs.) ne gelirse, ne olursa hepsi kötü; 'ecnebi' den (İngiliz, Fransız, Alman, Amerikan fark etmez) hepsi iyi! Şu ya da bu devlet adamının, şu ya da bu parti liderinin, filan ya da falan tarihte, bu davranışa karşı çıkmış olması, bir şeyi değiştirmez; Anadolu sathında, 'ortalama' CHP yandaşının 'profili' maalesef budur; zaten, seçmenin cezalandırdığı da, o!

Bu kadarla kalsa, yine iyi: Gâzi Mustafa Kemal Paşa, kim bilmiyor, yoksul bir yetimdi, bir halk çocuğu; develerini ıhtırıp, tozlu yol üstünde, devecilerle cıgara sohbeti yapan, odur; Orman Çiftliği düzenlenirken, güneş altındaki masaları gölgede birleştirip, üstüne paltoyu çekip, oracıkta uyuyan da odur; uyandığında, çevresini köylülerle çevrilmiş görünce, onlarla hasbıhale dalan da o! Neden? 'halkçı'dan çok, 'halktır' da ondan! Çankaya yıllarını düşünsenize!.. Lâtife Hanım'ın, onu, eşinden çok, gece nöbetçisi neferlerle ilgilendiğinden kınadığını unutabilir miyiz? Yönetimin, bu niteliğini kaybettiğini hissettikçe, kendini yollara vurup, 'unsur-u asli' nin peşine düştüğünü; aradaki kopukluğun ciddiyetini gördükçe, mahzun olduğunu...

'Ayağa kalkın efendiler!'

Gâzi'nin etrafında, çoğu beş parasız, idealist 'Cumhuriyet' aydınları vardı; ne yurtdışı 'kariyerlerini' gözlerini kırpmadan reddedip, Anadolu kıracında, çalışmaya gitmişlerdir; gel gör ki, onun ölümünden sonra, CHP, üyesi Ankara'lı bir bakkaldan, yüzyılın en zengin yüz kişisi arasına girebilen, bir holding sahibi yaratabilmiştir; yâni böylece, ülkenin kaderine hükmedecek oligarşi'nin (bürokrasi/burjuvazi) mayasını çalmış bir çıkar ortaklığına dönüşmüştür ki, meteliksiz çok yandaşı, zamanla bal tutmuş; bal tutmakla kalmamış, bir güzel parmağını da yalamıştır.

Daha da vahimi ne olabilir? 'Külli' ayıbından sonra, halk ona oy vermezse; kabahatı kendinde arayacağına, bir de dönüp, halkı suçlaması mı: ''Kardeşim bu halk adam olmaz, ruhu gerici, ne yapsan anlamıyor!''. Öyle mi? Peki, o 'ahval ve şerait içinde dahi', Müdafaa-i Hukuk 'u Müdafaa-i Hukuk; Kuva-yı Milliye'yi Kuva-yı Milliye; Cumhuriyet'i Cumhuriyet yapan, hangi halktı?

'Ayağa kalkın efendiler!' (5/5/1999)

CHP, Nerede Olmalıydı?

Çoğu CHP sözcüsü, 'Atatürkçülük bir doktrin değildir' demeye bayılır; CHP karşıtları da, öyle: 'doktrin'. Ya da 'ideoloji' bir 'kalıp' mış; oysa hayat, kalıplara uymazmış! Kafamın kızdığı bir gün demiştim ki: ''-... bu oportünistliğin ta kendisidir: Gâzi, metodu da, ideolojisi de belli bir inkılâpçı; o, 'hayatta en hakiki mürşit ilimdir' dediği zaman, metodunu (rasyonalizm); 'bu memleketin sahibi ve efendisi (buraya dikkat) 'hakiki müstahsil olan köylüdür' dediği zaman, 'ideolojisini' belirlemiştir: 'aydınlanma' ve 'Emek/Üretim!' İşine gelmeyen, her türden 'liberal' oportünistliği, üçkâğıtçı bir pragmatistliğe dönüştürüp, bu arada 'malı götürüyor.'...''

Hadi, gerçek bu değildi deyiniz! Gerçek bu olmasaydı, acaba CHP nerede olurdu, hiç düşündünüz mü? Biz -Sosyalist Sol- bunu yıllardır söylüyoruz:

a/ dış politika ağırlığını, 'Mazlum Milletler' kefesine koyan; bloklar arasında, dengeli ve tutarlı 'tarafsız';

b/ 'kamu öncülüğünde hızlı sanayileşme' ile 'kalkınma'dan yana;

c/ lâik ve demokratik;

d/ öğretim ve eğitimde, 'seciye-i millet'e uygun bir 'model'i geliştirmiş;

e/ halkevleri ve köy enstitüleriyle, halkı, 'halkçı' bir yönetime yetiştirmiş;

f/ 'cumhuriyet'çi, yâni halkın egemenliğinden asla ödün vermez;

g/ inkılâpçı, yâni kendini diyalektik gelişmeye göre yenileyebilen;

h/ milliyetçi, yâni kesinlikle anti/emperyalist bir kitle örgütü; bir bakıma, Müdafaa-i Hukuk Doktrini'nin, çağdaş yorumu ve uygulaması!

'İlericiliği' kimselere vermeyen, 'seçkinci' tanzimat 'alafrangası' nın, dudak büküşünü görür gibiyim: 'Halk bundan anlamaz ki!' Acaba? Ya son seçimde, oyların en az yüzde ellisini, benzer bir siyasi platformun arkasına yığmışsa? Yüzyılın son seçiminde, Anadolu ahalisi, sağda ve solda iki 'milliyetçi' partinin arkasına dizilmişse; gerçekte, Kemalist/Galiyevist (potansiyel) bir politikaya, önceden destek vermiş olmuyor mu?

Hele biraz düşününüz!

'Kemalist' olması gereken parti...

Kemalizm'in iki temel sloganı nedir? 'Hürriyet' ve 'İstiklal'! yıllardır, bu iki kilit kavramı, hangi CHP sözcüsünün ağzından duyabildik? Kemalizm'in ana hedefi, 'çağdaş uygarlık düzeyi' dir; hangi CHP lideri, bu amacın 'gelişmiş sanayi ve gelişmiş sanayi sonrası toplumu' olduğunu vurguladı; 'temcit pilavı' nın adı şapka ve kıyafet inkılâbı, alfabe inkılâbı, pek pek laiklik, fakat asıl 'alafrangalık' tır: 'komprador' şıklığı ve taklitçiliği! İsmet Paşa, 'Gâzi taklidi ve kopyayı sevmezdi' dermiş; sonradan acaba, CHP, neden o kadar çok sevdi?

Bir tarihte, Afrika'lı solcu/ milliyetçilerin otelinde söyleşiyorduk; gündem, 'siyasi ipotek' ; biz, birkaç marksist, anti/emperyalist mücadelenin, 'küçüğü', 'büyüğün' ipoteğine sokmayacağını savunmaktayız; aslında bu, dolaylı bir Sovyet Rusya eleştirisi; çünkü anti/emperyalist 'halk demokrasileri'ne, Moskova, 'Sovyet Modeli'ni dayatıyor: bu bir 'ipotek'! Bu 'dayatmayı' zaruret sayan çoktu, gerekçe belli: madem ki aynı cephedeyiz... Bu mantığın, üçüncü ülkeler için, emperyalizm'in ('Sistem'in) 'ipoteğine' kapı açtığını söylemiştim: zaten ABD'nin yaptığı da buydu; 'Hür Dünya' etiketi altında, 'karşılıklı bağımlılığı' piyasaya sürüyor; ufak ufak, bağımsız ülkelerde uygulamaya koyuyordu. Türkiye'de de!

'Karşılıklı bağımlılık', eski yutturmaca! Moskova bunu anti/emperyalist dostu ve komşusu Ankara'ya, 1920'li yıllarda önermiş, kabul ettirememiştir: Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet 'uydusu' olmadı; olanların akıbetine de uğramadı; ama aynı cumhuriyeti, Washington'la 'karşılıklı bağımlılık' çarkına sokan iktidar, savaş sonrası CHP iktidarı değil midir? Benimsenen siyasetin adı 'karşılıklı bağımlılık' -yeni adı biliyorsunuz, 'küreselleşme' - olunca, Kemalizm'in iki temel sloganına, CHP'de yer kalır mıydı? Asıl 'Kemalist' olması gereken parti, 'uyduluk' kapısını açınca; 'muhaliflerinin', işi 'gizli sömürgecilik' düzeyine taşıması, şaşılacak şey midir?

Afrika'lı, o gözleri ve dişleri beyaz, yürekleri kırmızı çocuklar; 'isterse anti/emperyalist mücadele olsun, uluslararası ilişkinin 'modeli' Kemalizm/Sovyetizm modeli olmalıdır' fikrini benimsemişlerdi; bireyler arasında olduğu kadar, uluslar arasında da eşitlik ve özgürlük! Hatırlar mısınız, bunu söyleyen iki büyük liderden birinin adı Kemal'dir, öbürünün Mirseyit!

CHP yalnız tarihini değil, coğrafyasını da unutmuştur.

İşçi'yi ve köylü'yü unutmak!

Gâzi 'nin 'fırka' sı, ne halkı unuturdu, ne halkın olduğunu! Ankara meb'usu Satı Kadın 'ı bilir misiniz? Ankara köylüğünden, yoksul bir muhtardı. Namzetler'in tespitinde, şöyle bir şart koşulmuştur: '... mumaileyh, hiçbir suretle mütegallibeden mâdût olmayacaktır' ; yâni, 'toprak ağası', 'âyan', 'derebeyi artığı' istenmiyor. İlk gençlik yıllarımın Anadolu 'sunda, yaşadığım her ilçede, CHP ilçe Başkanı -Kaymakam değilse- yörenin 'eşrafı' ndan biriydi. Adında 'Halk' olan bir partinin, halkın 'gayr-ı kaabil-i tecezzi' -birbirinden ayrılamaz- iki unsuru olan 'amele' ve 'köylü' den, bu kadar 'kopabilmesi' nasıl mümkün olmuştur? Sorulmamalı mı? Üstelik, Gâzi 'nin vasf ettiği gibi, her ikisi de, 'hakiki müstahsil!'.

İnönü Cumhuriyet'inde uç veren 'kopma süreci', nihayetinde CHP'yi; 'kifâyetsiz muhteris' küçük burjuvazi ile, kendini bir halt zanneden bürokrasinin ve lâf değirmeni 'aydınlar'ın, 'seçkinci' ve 'alafranga' partisine dönüştürmedi mi? Özal'cı 'köşe dönücülük', bunların yarısını 'ABD Doları' 'muhipliği'ne, yarısını Mafia suçortaklığına alıp götürünce; sel gitti kum kalmış oldu; o kalan kum da 'barajı' tıkadı, geçemedi. Bir Gâzi'yi, etrafındaki 'Solcu Kemalist' hâlesini; o Yakup Kadri'leri, Falih Rıfkı'ları, Hakkı Behiç'leri, Şevket Süreyya'ları, Yunus Nadi'leri, Necati'leri, Mahmut Esat'ları düşününüz; bir de bugün, uğradığı hezimete rağmen, 'yengeç sepeti'nden farksız CHP takımını!

Eyvah ki, eyvah!

Meraklısı için not: İçinizden bazı meraklılar, 'Kemalist' zaten 'solcu' ise, 'Solcu Kemalist' ne demek oluyor diye sordu. Çok basit, Kemalist, anti/emperyalist, laik ve demokrat (bir burjuva) olmakla yetinebilir; yine de Kemalist 'tir; 'Solcu Kemalist', anti/emperyalist, laik ve demokratik bir cumhuriyette; kendisine, mevcut ya da oluşan Burjuvazi'den yana değil; daha Halk'tan (emekten) yana bir yer ayıran, Kemalist 'tir ki, Gâzi nin 'Dokuz Umde' ile oluşturmaya uğraştığı, ilk Halk Fırkası projeksiyonu, buna daha yakındır: 'İmtiyazsız sınıfsız', 'burjuvazi/proletarya' çelişkisinden ziyade; 'sömürgeci/ sömürülen' çelişkisini yaşayan, toplumun 'parti' si (7/5/1999)

'Sağcı' mıdır, Yoksa 'Solcu' mu?

Önce, bir soru: 'Küreselleşme' yle ilgili şöyle bir 'tesbit' e; 'solcu' sıfatıyla, imzanızı atar mısınız, atmaz mısınız?

''...'Küreselleşme' sürecinin en belirgin özelliklerinden birini, iletişim teknolojisindeki olağanüstü gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkan, çok yoğun ve hızlı bir değer ve bilgi dolaşımı oluşturmaktadır. Milli kültürlerin önündeki en önemli problem, bilgi ve değer akışının niteliği ile, vericilerle alıcılar arasındaki dengesizliktir. (Buraya dikkat!) Bu ilişkinin, hem sürekli alıcısı durumunda olan, hem de kültürel çözülme ve kargaşa ortamında bocalayan tarafını, dünyanın Batı Avrupa ile Kuzey Amerika ( 'Sistem' i kastediyor) dışında kalan bütün ülkeler oluşturmaktadır...''

''...ikinci problem noktasını ise (Buraya dikkat!) denetlenmesi gittikçe güçleşen milletlerarası sermayenin ve örgütlerin (yâni 'Sistem' in), etkinlik alanını olabildiğince genişletmek çabaları oluşturacaktır. 'Küreseleşme'nin, bugüne kadar ortaya koyduğu tablo, hiç de iç açıcı değildir. (Buraya dikkat!) 'Küreselleşme'nin bilançosunda; eşitsizlik, yoksulluk, etnik çatışma, kutuplaşma ve silahlanma; mutluluk, refah ve yardımlaşmadan çok daha ağır basmaktadır. Bunun yanında adalet, refah ve işbirliği vaadettiği de söylenemez...''

''... 'Küreselleşme' sürecinin, günümüzdeki gibi bir seyir takip etmesi durumunda, (Buraya dikkat!) özellikle kalkınmakta olan ülkelerin milli kültürlerinin, daha çok kuşatılacağı, hayatiyetini korumasının zorlaşacağı açıktır. Gerçekten de, kendi milli kültür endüstrisini, küresel şartlarla rekabet edebilir bir şekilde inşa edip geliştiremeyen ülkeleri zorlu bir gelecek beklemektedir...''

Kendi hesabıma, Marksist bir 'ulusal solcu' olarak ben, imzayı basarım; çünkü, Mustafa Kemal' in ve Mirseyit Sultan Galiyef' in de, hatta J.M.Albertini' nin de basacağını düşünürüm. 'Tabanı' ne söyler bilmem, ama merak ettiğim 'Demokratik sol'cu Bülent Ecevit'in de imzalayıp imzalamayacağıdır.

Bilgi sahibi olmadan...

Henüz tanışmışız, Uğur (Mumcu) beni, mavi gözlü tombul ironie' si, özüyle dalga geçebilmek yeteneğiyle, etkiliyor; 'Sakıncalı Piyade' nin, nasıl tutuklandığını bir anlatışı var ki, gülmemek imkânsız: yedeksubay üniformasıyla, onu hangi koridordan geçirseler, durumun farkında olmayan onbaşılar, çavuşlar, selama çakılıyormuş: kara mizah! Bir keresinde, sanırım bir akşamüstü, gözlük camlarımızda gurubun kızıl yansıması, benim 'Hangi Sol?' üzerinde söyleşiyoruz; Batı' daki, Sovyetler'deki ve bizdeki dogmatique Solculuk üzerine yazdıklarıma, önüne gelen çullanmıyor mu; sanırım Uğur (Mumcu) o ünlü sözünü bu vesileyle de söylüyor; onun ağzından, onun sesiyle ilk defa işitmiş oluyorum.

''-... çoğumuz okuma özürlüyüz, ağbiy; bunların çoğu, okumamış, yani bilgi sahibi değil; bilmeden fikir beyan ediyor; daha da kötüsü, eleştiriyorum diye, karalıyor...''

Sonradan bu yaman 'tesbitini', şöyle bir formüle bağlamamış mıdır: 'bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak!'. TRT/2' deki söyleşilerimde olsun, bu köşedekilerde olsun; açıklamaya çabaladığım bazı 'bilgilerin', kimilerinin 'zihinsel konforu' nu nasıl allak bullak ettiğini, kimilerini nasıl 'intibaha getirdiğini', kimilerini ne türlü özeleştirilere yönelttiğini; sağdan soldan, telefondan fakstan öğreniyorum. Yunus Nâdi Bey' in, 'Yeni Gün' deki 'komünist' tavrı, ne çok Cumhuriyet okurunu şaşırtmış; Kont Trubetskoy' un, Çarlık Rusya' sı aydını olduğu halde, Türkler lehinde söyledikleri, ne çok 'Ülkücü' yü, en azından İsmail Bey Gasprinskiy' in Ruslarla ilgili 'hayırhâh' düşüncelerini hatırlamaya sevketmiştir.

Az önce bir göz attığınız, az sonra bir daha göz atacağınız 'tesbitler' de, sanırım, 'bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olan' pek çok 'kulaktan dolma' aydının 'zihinsel konforu' nu bozacak, ama 'korkunun ecele faydası yoktur'; ve Vladimir İlyiç' in dediği gibi, 'gerçeğin kendisi, teoriden çok daha ihtilalcidir'. Şimdi isterseniz parantezi kapatalım, aynı kalemden çıkan 'Milliyetçilik' üzerine bazı 'tesbitler' i şöyle bir izleyelim.

Çık çıkabilirsen, işin içinden!

Başlarken söylediğimi tekrarlamam gerekir mi? Kendi hesabıma, şu çerçeveye alınmış 'Milliyetçilik' beni yadırgatmadığı gibi; 'Sistem' in 'Küreselleşme' saldırısını uygulamaya geçirdiği bir sırada, basbayağı makûl ve haklı görünüyor.

''... 'Milliyetçiliğin' referansları ne ırk, ne etnik topluluk, ne de emperyalizmdir. 'Milliyetçi' düşünce sistematiğinin temelini oluşturan anahtar kavramlar; diğer bir ifadeyle, ''Milliyetçiliğin' referans noktaları, öncelikle millet, milliyet ve milli kültürdür. Bunların hemen arkasından da milli devlet, demokrasi, dayanışma, bağımsızlık ve onurla yaşama gelir. Bu kavramlara ve dolayısıyla temsil ettikleri değerlere teori ve pratikte atfedilen rol ve önem de, milliyetçi düşüncenin ('milliyetçiliğin') çerçevesini belirler...''

''... aynı değerlendirme, ırkçılık ve emperyalizm kavramlarına yüklenilen anlamlar açısından da geçerlidir. Bu iki kavram, 'milliyetçilik'ten tamamen farklı politikaları ya da gerçeklikleri ifade eden kavramlardır. Meselâ ırkçılık, milletler arasında hiyerarşik eşitsizliği esas alırken; milliyetçilik, milletlerin eşitliğini ve egemenlik haklarını esas alır. (Hadi, elindeyse Gâzi'yi ve Galiyef'i hatırlama!) Irkçılık ve emperyalizm ile milliyetçiliğin benzer şeyler olduğunu söylemek; sosyal demokrasi, Marksizm ve Stalinizm'in aynı şey olduğunu söylemekten, çok daha vahim bir hatadır...''

Evet, çıkın çıkabilirseniz, işin içinden! 'Soğuk Savaş' ın o 'kulaktan dolma' Türk aydınına dayattığı propaganda kriterlerini, darmadağın eden bu 'tesbitler' i; açık ve seçik, tartışılmayacak kadar net bir şekilde, ortaya atabilen 'aydın' kimdir ve nedir?

'Sağcı' mı, yoksa 'solcu' mu? (10/5/1999)

'Milliyetçi' Ama, Kim?

O terslik, daha ilk bakışta dikkati çekiyor: İngilizce, -üstelik Amerikan İngilizcesi- 'patırdayan', iki hatun; oysa 'görüntü', o 'ses 'e uymuyor: Kısa boy, kalın kalça, ağır meme; oturur oturmaz, sigara tellendirmek; nikotinden çatallaşmış sesler; boyalı saç, bol fakat kötü makyaj; yok yok, bunlar Made in USA değil, standart farklı! Garson başlarına dikilince, sır çözüldü: Açık bir 'sosyete' Türkçesiyle, 'Fransız kahvesi' ısmarladılar; o zaman, uyandım: Evet, 'Amerikalı' Türklerdi: Hiç kuşkusuz, tuzu kuru, hiç kuşkusuz, 'liberal'; kesinlikle, ''küreselleşmiş!''.

İnsan tuhaf olmaz mı? Sosyalizm, oldum olası 'Enternasyonal' olmak iddiasındadır; 'Sistem' in egemenliğindeki dünyada, istese de istemese de 'nasyonalist' -yâni 'Milliyetçi'- kalmıştır: II. Dünya Savaşı 'nın SSCB 'deki adı, 'Vatan Müdafaa Harbi' idi. Oysa 'milliyet' dozunu taşıran Emperyalizm, kaşla göz arasında 'ulusal' (yerli) liberali 'kozmopolitleştirir': Amerika 'da, o uyruğa geçmiş Türkler; Sovyetler 'e sığınmış 'komünist' Türklerin yanında, düpedüz birer 'işbirlikçi', biraz acımasızca da olsa, 'vatansız' sayılabilirler; oysa -Ermeni kökenliler dahil- Sovyetler 'deki 'komünist' Türkler, 'vatan' hasretiyle ölmüşlerdir.

Milliyetçilik Anadolu 'da -II. Dünya Savaşı 'na kadar- 'Kemalist' yurt milliyetçiliğidir; Naziler 'in 'ırkçı' milliyetçiliği değil! Daha öncesi mi? Ne İsmail Bey Gaspirinskiy 'ırk' milliyetçisidir, ne 'tavariş' Sultan Galiyef, ne Yusuf Akçura, ne Ziya Gökalp! Anadolu 'milliyetçiliği' ne 'ırkçılık' bulaştırıldığı an, 'dış faktör' arayacaksınız: 40 'lı yılların ırkçı/turancılığı 'nın arkasında, III. Reich, Gestapo, Nazi Irkçılığı 'nı; 60 'lı yılların 'ırkçı/ülkücülük 'ünde, ihtimal, Komünizmle Mücadele Cemiyetleri 'ni, yâni CIA 'yı bulacaksınız. Nasıl ki Anadolu 'komünistleri', ister Ermeni, Rum, Musevi olsun, ancak işin içine dış faktör karışırsa 'yurt milliyetçiliği' nden sapmışlardır; ötekiler, İştirakiyun da, Solcu Kemalistler de, Kadrocular da, TSP de, TİP de 'yurt milliyetçisi' dir. Oysa 'dış faktör', ister sağdan gelsin, ister soldan, bin yıllık Anadolu ahalisini, 'etnik' bölünmeye özendirebiliyor; ya da o iki 'karikatür' sosyete Amerikalısı gibi, öz yurdunda İngilizce 'patırdayıp', 'ecnebicilik oynamaya'!

Selânik burjuvası 'ittihatçı' Emanuel Karasu Efendi'nin Mütareke yıllarında, İtalyan uyruklu Emmanuele Carosso oluverdiğini kim hatırlıyor? Halbuki aziz dostum Vartan İhmalyan, Moskova 'da öldü ama, tıpkı İstanbul 'daki gibi Vartan İhmalyan olarak öldü. Toprağı bol olsun!

Temel 'parametreler' sayılırken

Bu 'girizgâh', sağcı mı yoksa solcu mu olduğunu sual eylediğim o ilginç aydının, şu ' tespitleri' ni aktarabilmek için:

''... 'Milliyetçilik' bir toplumun milli devlet haline gelme ve bekâsını sağlama sürecinde; bizatihi tarihi tecrübe ve kültürel birikimden süzülüp gelen değerlere dayalı, sosyal/siyasi yaklaşımları inşâ etme ve bunları geleceğe taşıma iddiasındadır. Burada 'milliyetçilik' kavramının, milli devlet ve beka ideali ile birlikte, bir üst/kimlik olarak kültüre ve tarihe referansta bulunduğunu da dikkate alırsak; 'milliyetçilik' fikrinin tarihi süreklilik içinde, milli ve kültürel varlığı esas alan bir gelişme modeli öngördüğünü söyleyebiliriz...''

''... (buraya dikkat) milli devletlerin zayıflatılması, 'millet' denilen sosyal 'entite'den vazgeçilmesi; tarihe rağmen ve tarih dışı bir anlayışın ifadesi olduğu gibi; millet öncesi yapılara, millet öncesi formlara geri dönme iddiasını da beraberinde taşıyan, 'geri' bir anlayıştır. Bu anlayışlar barış yerine savaş ve istikrarsızlığı davet eden, 'etnik cemaat' veya başka tür millet öncesi yapılara özlem duyan arkaik zihniyetler ve kabileci hayallerin eseridir...''

''... böyle ele alınca, milli devlet ve 'milliyetçilik', yaşadığımız dünyada istikrarı, bütünleşme ve barışı temsil eden, önemli fonksiyonlara sahiptir. Bununla beraber 'milliyetçiliğin', ekonomik ve siyasi bir program olarak katı ve değişmez 'dogmaların' sınırladığı, 'statükocu' bir anlayışa saplanıp kalamayacağını ifade etmek gerekir. XIX. yy'ın 'milliyetçilik' anlayışında, yaşadığımız yüzyılın zihni, kültürel ve toplumsal gelişmeleri nasıl ciddi gelişmelere yol açtıysa, XXI. yy'ın 'milliyetçiliği' de yeni yöntem ve yaklaşımlarla zenginleşme ihtiyacını duyacaktır. Ancak en sade anlatımıyla, milletin menfaatı neyi gerektiriyorsa, onun, her zaman öncelik taşıyacağına şüphe yoktur...''

''... yâni, 'milliyetçiliği' var eden felsefi temelin, en küçük şekilde zedelenmesi, mümkün görülemez; dolayısıyla, 'milliyetçiliğin' temel parametrelerini teşkil eden millet, milli devlet, milli kültür ve milli hâkimiyet kavramları, kalıcı niteliklerini koruyacaklardır...''

Dikkat isterim, 'temel parametreler' sayılırken, klâsik sosyal gelişme şemasına uygun olarak, 'din' zikredilmiyor; çünkü, 'milliyetçi' olabilmek için, önce 'millet' olabilmek zorunludur; bir kavmin 'millet' olması demek, 'ümmet' merhalesinden geçmiş olması demektir; zaten o yüzdendir ki Türk/İslam Sentezi iddiası, ancak Selçuklu/Osmanlı 'ümmet' sentezi için geçerli olabilirdi; 'Cumhuriyet' Türkiye 'sinde sadece o sentezden üretilecek, çağdaş ve demokratik bir 'milli' kültür sentezi düşünülebilir ki, bunun 'laik olması zorunluluğu' su götürmez.

Osmanlı'nın adı 'Osmanlı' mı olurdu?

O nlara bir Gümüldür (İzmir) yeşilliği ve maviliği ortasında rastlamıştım; bir avuç Fransız turist, kafalarındaki Türk/Kürt 'çelişkisini', biraz da küstahça ortaya döküyorlar; denize yağan güneş aydınlığından, gözlerimiz kamaşmış, elimiz ayağımız, tuz; tartışıyoruz.

Neler mi diyorum, en önce Türklükte 'ırk' kavramının geçerli olmadığını; hele Batı Türkleri'nde, hiç! Eğer olsaydı, Selçuklu 'nun adı Selçuklu, Osmanlı 'nın adı Osmanlı mı olurdu? Bunlar Oğuz (Ghouzz), üstelik Kayi boyundan; neden Anadolu Oğuz İmparatorluğu, ya da Önasya Kayi Devleti demesin de, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye desin? Saray Osmanlısı, göçebeye Türk deyip küçümser; Osmanlı'ya Türk deyip, ondan hem dehşete düşen, hem nefret edense, Batı 'dır: eski Venedik ya da İspanyol haritalarında, Anadolu 'nun ve Balkanlar 'ın üzerinde Turchia yazmaz mıydı? Nurullah Ataç 'ın, devletin adına sık sık takıldığını, bilir miydiniz? Hasta özleştirmecidir ya, ona göre 'Türkiye', Latinlerin Turchia 'sından bozma bir addır, en azından 'Türkeli' dememiz uygun düşermiş!

Oğuz ya da Kıpçak dememişiz, Türklük tarihin -bu arada Batı'lının- bize yakıştırdığı üst/kimlik; eğer Rum'u, Ermeni'yi ya da Kürd'ü rahatsız edecek bir 'ırkçılık' olsaydı, Oğuz'u da etmesi gerekirdi; bakar mısınız, Asya'daki soydaşlarımız ne yaptılar? Kırgız, Türkmen, Kazak, Özbek, Azeri kimliklerini öne çıkardılar; Batı Türkleri'nin bunu yapmamış olması, kusur değil, meziyet: kendini Anadolu ve Rumeli halkıyla bir tutuyor, Türk üst/kimliği de ona yetiyor.

Lâfın gidişatı gösterdi sanırım, 'tespitler' in sahibi, besbelli bir 'milliyetçi' aydın, sizce kim ola ki? (12/5/1999)

Meğer, O Kim İmiş?

Gâzi' ye suikast davasının, başlıca sanığı Ziya Hurşit Bey, Meclis'te Lâzistan meb'usudur; evet, yanlış okumadınız, 'Lâzistan'! Osmanlı haritalarında, Doğu Karadeniz Bölgesi üzerine Lâzistan' yazılırdı; Güneydoğu Bölgesi' ne ise, 'Kürdistan!'. Peki, şaşırtıcı olan nedir? O Arz'ullah-ı vâsıa Osmanlı coğrafyasında, Türk'ten Türkiye'den bahis bile edilmemesi! Osmanlı'nın kaç Vezir-i âzamı, kaç Reis'ül Küttabı Boşnak, Çerkes, Arnavut, Kürt ya da Lâzdır, bilir misiniz? Son Meclis-i Meb'usanlardaki sosyalist meb'uslardan Vlahof efendi , Bulgar'dı. Geçenlerde İlhan (Selçuk) belirtmedi mi? Anadolu ve Rumeli ahalisini, Türklüğüne 'uyandıran'; Çar emperyalizminin ezdiği -başta İsmail Bey Gasprinskiy olmak üzere- Rusya Türkleri'dir. Sonra densiz bir Amerika' lı orta vâdeli tahmin uzmanı kalkıyor; Türkiye' deki etnik kalabalığından söz edip, onlara 'kimlik' istiyor. Burası Amerika mı? Bin yıldır herkes 'kimliğiyle' yaşamış: Vezir-i âzam İbrahim Paşa' nın, Rum; 'Sokollu' Mehmet Paşa' nın, Boşnak olduğunu, bilmeyen mi var? Gerek 'Ümmet', gerek 'Millet' kültür sentezinde, alt ve üst 'kimliklerin' yerini, hepimizin doğru tespit etmesi; herkesin, ama en çok da bu toprağın çocuklarının, yararınadır.

Onun için 'tespitlerini' aktardığım 'milliyetçi' nin, soruna getirdiği açıklığı, sizinle paylaşmak istiyorum: Anadolu' nun ve Rumeli' nin 'etnik zenginliği', 'bölücülüğe' payanda yapılamaz; buna heves eden 'ecnebi', en iyi Türkçe sözlüğü (Kamus-u Türkî) hazırlamış Şemsettin Sâmi Bey' in, Arnavut; 'Türkçülüğün Esasları' nı yazan, Ziya Gökalp Bey' in, Kürt; en yaman Türkçeci Agop Dilaçar' ın, Ermeni; Kemalizm' in en çetin savunucusu Moiz Tekinalp' in Yahudi, birer Türk olduğunu, elbette bilmiyor; oysa bu bizim, medar-ı iftiharımızdır.

'Kamusal alan', 'millî kültür' ve 'hedefleri'

Önce şu vahim ve gerçekçi uyarı: ''... etnik toplulukların, etnik kültürlerin, 'yurttaşlık' kavramı yerine geçirilmeye çalışılması, demokratik hukuk devletinin sonunu hazırlayacaktır. Bu sadece 'üniter' devletler açısından geçerli olan bir kural değildir. Demokrasilerin, temel kurumları ve araçları olan partilerin, seçimlerin ve derneklerin, çeşitli alt/kültürler, mezhepler ve etnik topluluklar esasında bir örgütlenmeye sahne olduğunu; ve siyasetin buna göre yapıldığını varsaydığımızda, ortada demokrasiden eser kalmayacağı açıktır...''

''... demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri yanında, güvenliğin, düzenliliğin ve adaletin tesis edildiği, bir 'kamusal alanın' varlığına ihtiyaç gösterir. Bu demokrasinin 'olmazsa olmaz' şartlarından biridir. 'Kamusal alanın' yaslanacağı kültürel ve sosyal zemin de, toplumun müşterek değerleri ve idealleridir, yâni 'millî' kültür ve hedefleridir. Bu durum, Türkiye gibi jeo/politik açıdan çok hassas ve sorunlu olan coğrafyalarda yer alan ülkeler açısından daha çok önem taşır. Türkiye'de, diğer bütün millî devletlerde olduğu gibi, çeşitli alt/ grupların ve kültürlerin varlığı bir gerçektir; ancak bu gerçekliğin, 'millî' kültürün ve birliğin yokluğunun bir delili olarak tanımlanıp yorumlanmaması gerekmektedir...''

''... problem daha çok 'kamusal alan' ile 'özel alan'ın iyi tefrik edilememesinde düğümlenmektedir. Belirli bir alt/kültür ya da etnik topluluk mensubunu, siyasi sistemin yapısı ve işleyişi bazında, öncelikle 'yurttaş'; daha sonra da üst/ kimliğin (yâni) 'millî kültürün' bir mensubu olarak algılamak önem taşımaktadır. Yâni, (buraya dikkat!) alt/kültürleri ve etnik toplulukları, siyasi sistemin temel bir aktörü kabul edip; millî kültürün varlığını ya da önemini yok saymanın, ne devlet olgusuyla, ne de demokrasiyle bir ilişkisi vardır. Devlet de, alt/kültürlerin varlığına saygı duyan; mensuplarının, mahalli kültürlerini yaşama arzusuna engel olmayan bir pozisyona sahip olmak zorundadır; bu anlamda demokrasiyle ve insan haklarıyla bağlantısı vardır...''

'Söylem' ve 'eylem'...

Öyle mi yapıyorlar? Tartıştıkları bu mudur? Hayır! O bahiste i'lerin noktalarını yerli yerine koymadan önce, hem ilim -yâni tarih, iktisat ve sosyoloji- hem de mantık ve coğrafya gerçeği bakımından makûl ve kabul edilebilir olan bu 'tespitler' i, hangi Türk aydınının yapmış olduğunu açıklamayalım mı? 'Tespitler' in sahibi, 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olup' da asıp kesen birçoğumuzun, adını işitince ağzının bir karış açık kalacağı, bir MHP' lidir: Devlet Bahçeli, evet!

'Türkiye Günlüğü' dergisi, geçen yıl bir 'özel sayı' yayımlamıştı: ''Milliyetçilik: telâffuzu kolay, grameri zor bir dil'' (Mart/Nisan 1998, sayı: 50) O sayıdaki pek çok yazı, söyleşi, röportaj arasında Devlet Bahçeli' nin mülâkatı, ağırbaşlılığı, sorumluluk duygusunun yüksekliği ve her türlü demagojiden uzaklığıyla dikkatimi çekmişti. Devlet Bahçeli bugün, son seçimin iki büyük galibinden birisi; Türkiye' de seçmenin ülkeyi yönetmeye ittiği, iki büyük partiden birisinin lideridir: oluşan yeni koşullar, bir yıl önce söylenmiş bu sözlere, hem tarih ve siyaset perspektifinde, handiyse 'dramatik' bir anlam yüklüyor; hem de, Bahçeli' nin partisini, siyasi tavır ve tartışmalarını; İsmail Bey Gaspirinskiy' le başlayıp, Galiyef, Vahidof, Akçura, Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal 'muhtevasında' bir 'Türkçülüğe' bağlıyor; aksi halde, Mr.Graham Fuller' in, 'İnsan hakları' nın ve 'demokrasi' nin temel unsurudur diye aldığı 'etnik kimlik' sorununa yaklaşımı, şöyle olur muydu:

''... meseleye Türkiye'deki bazı çevrelerin 'kimlikler tanınmalıdır' 'kimlikler kurumlaşmalıdır' şeklinde yaptığı öneriler çerçevesinde yaklaştığımızda, ortaya bambaşka bir tablo çıkmaktadır. Bu eğilimde olanlar, 'millî kültür', 'üniter devlet yapısı' 'bölücü terör' gibi konuları, bilinçli ya da bilinçsiz olarak hafife alan, önemsemeyen bir anlayışa sahiptirler. Bunun yanında 'milliyetçilik' kavramına yönelttikleri eleştirileri, kimlik tartışmalarıyla ilgili kendi tezlerini ortaya koyarken unutmuş görünmektedirler. Düzenli ve ısrarlı bir şekilde, 'etnikçilik' duygularını kamçılamakla; tarih, dil ve soy anlayışını pekiştirerek, alfabeler icad ederek, bir etnik topluluktan adeta 'millet' yaratmaya çalışmaktadırlar...''

Farkında mısınız, düpedüz 'ırkçı' ve 'tahrikçidirler' diyor. Yanılmıyorsam, Devlet Bahçeli, 'Türkçü', dolayısıyla Müdafaa-i Hukuk anlayışında, bir 'yurt milliyetçiliği' öneriyor; bunun 'Soğuk Savaş' ürünü 68 Kuşağı 'ülkücülüğü' nün, 'bizatihi' ırkçı ve şiddete mütemayil, anti/komünist histerisiyle bir ve aynı şey olduğunu söyleyebilmek, neresinden bakılsa, hayli zor: fakat, eylem'in (action), söylem'e (discour) uygun gelişip gelişemeyeceğini, elbette zaman gösterecek!..

Bizden, beklemesi. (14/5/1999)

'Demokratik Sol', Hangi 'Sol'dur...

'Demokratik Sol' u tartıştığımız günler!

60' lı yılların, ikinci yarısı, İzmir! Hafızamda nedense hep yaz, hep ışımalarla yağan, çelik mavisi bir sıcak, gizlice yumuşamış asfaltlar; sözüne daima sâdık, daima martılarla gelen, İmbat! Venedik' ten dosdoğru 'Demokrat İzmir' e inmiş; orada, Kemal Bilbaşar'ı bulmuşum: 40 kuşağının, 'toplumcu gerçekçi' hikâyeci ve romancısı; 60' lı yılların, İzmir TİP il başkanı!

'Demokratik Sol', TİP gibi 'Türkiye sosyalisti' bir parti dururken, Bilbaşar'a 'ters' geliyor; yalnız o mu, 68' de üniversitelerde başlayan 'devrimcilik' cereyanı da! Ayrıca, o terli ve tuzlu, öğle sonu söyleşilerimizde, üzerinde tartışmasız mutabık olduğumuz bir 'tespit' var ki, onu doğruluyor: 'Demokratik Sol'un, eski CHP'ne 'aşıladığı' yeni slogan; 'Bu düzen değişmeli!'; gösterdiği hedef, 'İnsanca Hakça Düzen!' Bunların ikisi de, 'Sosyalist Sol'un sloganı; zira 'Demokratik Sol', bir yerde, 'Sosyalist Olmayan Sol'; 'düzen'i değiştirmez, olsa olsa, düzeltir; düzeni 'bozuk' sayıp 'değiştirmeye' soyunan, oldum olası 'sosyalistler', yâni İşçi Sınıfı, yâni TİP!

Peki gençler, -hem de önemli bir kesimi- neden 'Demokratik Sol' u destekliyor? Başta dönemin hızlı militanı Süleyman Genç, ara sıra gelirlerdi, nasıl da tartışırdık; sonradan çıkardığım iki özellikleri vardı ki, bu onları klâsik CHP' liden kesinlikle ayırırdı:

1 / Bu çocuklar, 27 Mayıs sonrasına egemen bir 'Atatürkçülüğe' gönül vermişlerdi; bazıları, başarısız askeri müdahalelere katılmış, tasfiye edilmiş askeri öğrenciler, 'yarım kalmış bir devrim'i tamamlamak isteyenler!

2 / YÖN dahil, 27 Mayıs Atatürkçülüğü, neticede, Üçüncü Dünya'da yükselen Nasır Sosyalizmi'nin etkisindeydi; anti/emperyalist, laik ve demokratiktiler; ama olayı Marksistlerden farklı algılıyor, zira 'zinde güçlere' (cihet-i askeriye'ye) fazlaca bel bağlıyorlardı.

Yine de TİP'e gitmeleri gerekmez miydi? Belki! Fakat partinin yönetim kademelerinde öyle isimler vardı ki, taşıdıkları 'Moskova İpoteği', daha çok 'Üçüncü Dünya'cı bu gençleri irkiltiyordu. Haksız mıydılar? Sanmıyorum: o 'ipotekli' politikacılar, daha sonra TİP'in dağılmasına neden olacaklardır.

Bir '68 kuşağı' hareketidir

' Demokratik Sol' un aslında bir '68 Kuşağı' hareketi olduğunu farkettiğimde, Ankara'daydım. 'Hareket' CHP içinde muzaffer olmuş, Feyzioğlu'yu ve İnönü'yü etkisiz kılmış; seçimlerden, 'İnsanca Hakça Düzen' sloganıyla, başarılı çıkmıştı: Ecevit, hükümeti kurmaya hazırlanıyor. '68 kuşağı' ne demek? Heyecanı yoğun, gözü kara, feda-yı nefs yeteneği fevkalâde yüksek, gençler demek! 'Demokratik Solcu' lar da öyleydi, 'fersûde' CHP' ne inanılmaz bir dirilik, yeni bir coşku, bir atılım gücü getirmişlerdi; bunu halka bulaştırmasını becerdiler, başarıyı yakaladılar. Millet, CHP' ne fakat asıl, Ecevit' e büyük bir kredi açtı; kendi hesabıma, bu 'kredinin', hem CHP, hem Ecevit tarafından, çarçur edildiğini düşünürüm; Kıbrıs Barış Harekâtı zorunlu hale gelmeseydi, onun da önceki iktidarlardan farksız, kös kös muhalefete döneceği, rahatça söylenebilir.

Neydi eksik olan? Camların güneşte eridiği o temmuz öğle sonlarında, Kemal Bilbaşar'la mutabık kaldığımız, o 'terslik': 'Demokratik Sol', aslında 'Sosyalist Sol'un slogan ve hedefini kullanarak 'yükselmiş'; halk ona, 'bozuk düzeni değiştirip, insanca ve hakça bir düzen kuracağı' için, arka çıkmıştı; oysa 'Demokratik Sol', bir kere, CHP'nin mutlak atâleti ve bürokratlığı içindeydi; ikincisi Ecevit, daha Parti'nin genel başkanı olmadan, 'oligarşi'nin 'çizgisine' girmişti: 'bozuk düzeni' değiştirmesi, söz konusu bile olmadı; 'insanca ve hakça bir düzen' için, kimse parmağını oynatmadı; bu da hem hareketin itibarını yitirmesine yol açtı; hem de aynı slogana sahip çıkan radikal -daha doğrusu marginal- öğrenci Solu'nun, gençler arasında itibarını artırdı, 'terörist eylemciliğin' yayılmasına neden oldu.

Gerçi hamle, ülkemizdeki 'Solcu Kemalist/Sosyalist' potansiyelin, 'inkılâbı tamamlaması' için, fevkalâde elverişli bir zamanda ve ortamda yapılmıştı: Müdafaa-i Hukuk Doktrini canlandırılabilir, Gâzi'nin 'Halk Fırkası'na, 'Mazlum Milletler' dayanışmasına dönülebilirdi; yürekli davranılabilse, -'sınıfsal' değilse bile- 'ulusal' bir halkçılık düzeninin ilk adımları atılmış olacak; bu da CHP için bir 'yeniden diriliş' anlamına gelecekti. Olmadı. Oysa 68 Kuşağı' nın -halka intikali açısından- en etkili ve etkileyici eylemi, elbette ki 'Demokratik Sol' hareketidir; seçim yoluyla iktidar imkânını da yaratmıştır, ama sanırım Ecevit' in 'bozuk düzen' in mahiyeti ve 'bağımlılığı' hakkında, önceden en ufak bir fikri yoktu; davanın 'mahiyetini' ve 'güçlüklerini', ancak iktidar olduktan sonra anladı. Asla sosyalist olmadığı, belki de hiç olamayacağı için, onun şahsında bir Mendes-France, bir Salvatore Allende görmek isteyenleri, ağır hayal kırıklığına uğratarak; - IMF'nin ve Dünya Bankası'nın 'tavsiyeleri doğrultusu' nda-, 'baraj göllerine balık ekerek' ülkeyi kalkındırabileceğini ileri süren, 'idare-i maslahatçı' bir başbakan olarak kaldı.

Ne yazık!

Halkın özlemi o 'radikallik'!

Bu laflar niye? Son seçim, dedim ya, seçim değil, adeta referandum: seçmen yurtta 'düzeni' daha da bozup, yoksulu varsıla kul; yurtdışında ülkeyi ele güne rezil eden, partileri ve siyasetçileri fena halde çökertti: klasik merkez sağ/merkez sol, baraj çizgisi çevresinde sürünüyor. Halkın 'radikal', -70'li yıllarda olduğu gibi-, anti/emperyalist, ulusal halkçı ve lâik bir yönetim özlemi içinde olduğu açık; özlemin 'radikalliği' ve 'geri dönülmezliği', DSP'nin yanına MHP'yi eklemesinden belli!

Oysa ben, bu defa; eski 'Demokratik Sol' Hareketi'nin, devamı olmak iddiasındaki DSP' nin, sözcülerinin konuşmalarında olsun, seçim bildirgesinde olsun, o eski ve şanlı 'Bu Düzen Değişmeli' sloganını duyamadım, 'İnsanca ve Hakça Düzen' amacını göremedim. Vardıysa ve ben görmediysem, bilinmelidir ki, işleri bu defa çok daha zor olacaktır; halkın Ecevit' e açtığı bu ikinci -belki de son- krediyi son derece akıllıca ve hesaplı kullanmaları gerekir; yok eğer, sütten ağızları yandığı için, yoğurdu üfleyerek yiyorlarsa, yâni o 'radikalliği' es geçtilerse, 'sükût-u hayal', ufukta zaten hazır: halkın, siyasetten ve siyasetçilerden beklediği, o cumhuriyetçi 'radikalliğin' tam da kendisi. (17/5/1999)

'Demokratik Sol'u, Başka Türlü Anlamak!

Akşamları beni, 19.10 vapurunda bulabilirdiniz. 'Manşeti' tesbit edip, 'birinci sayfayı' bağladıktan sonra, çıkıyordum; gazete, 'nöbetçi' gece müdürüne teslim! Güneş, Körfez' i adeta kana bulayarak, Çatalkaya' nın ardına devrilmiştir; deli bir rüzgâr, vapurun açık pencerelerindeki perdeleri tokatlıyor; sıcaktan 'börtmüş' Karşıyaka yolcuları, ya gazetelerine eğilmişler; ya yorgun bir dalgınlığın, lâbirentinde kayıp! Bense, gün boyunca içimi dışımı, tıkabasa doldurmuş olan 'gündelik' ten arındırıp, bazen bir romana ( Pavese mi, Semprun mü?) dalarım; bazen de, o gün yaşanmış bir tartışmanın, muhtemel sonuçlarını hesaplarım: ''- ... acaba 'Demokratik Sol' u yerine koyalım derken; ... Kemal (Bilbaşar) ağbiyle, biraz ileri gitmedik mi?''

İkimizin havsalası da, Sol' un S' i yüzünden nice parti kapatmış, gazete dergi dağıtmış; kitap toplatmış, nice şairi yazarı, mapusane mapusane süründürmüş CHP' nin, sihirli değnek dokunmuş gibi, bir gecede 'solcu' olabileceğini almıyordu. CHP herhalde bildiğimiz CHP idi de, besbelli, TİP'in 'zuhuru', daha da önemlisi, ülkenin koşullarına uygun ve 'dış ipoteksiz' bir solcu platform getirmesi, CHP yönetimini ürkütmüştü: İsmet Paşa, partisinin 30'lu yılların ortasında yitirdiği 'solcu' kimliğini, -son derece ihtiyatlı- bir 'Ortanın Solu' etiketiyle öne çıkararak; galiba, TİP'i usulca 'aşırı sola' yâni 'yasadışı'na itmeyi deniyordu.

27 Mayıs 'devrimcileri' nin çabası, 'Ortanın Solu' nu, zaman içinde 'Demokratik Sol' la; İsmet Paşa'yı, Bülent Ecevit'le değiştirmiştir; fakat CHP'de, 'imaj' hariç, aslında çok şey değişmez, ama bu da yeterlidir: TİP -biraz bunun, biraz Moskova 'virüsünün' etkisiyle- küçülür; CHP, -aynı sebeplerden- büyür; halk -oyunu ziyan etmesin diye- onu kalabalık ve daha tanınmış olana vermiştir, oysa Burjuvazi'nin asıl 'babası'nı ve 'ilk ortağını', yeniden iktidar yapıyordu.

Anlaşılmasına anlaşılmıştır ya, hayli geç!

Ne büyük hayal, ama 'hayal'!..

Fransa' dan döneli çok olmamıştı; ondan mı nedir, 'Demokratik Sol' kavramına, daha farklı bakmak eyilimini taşıyordum.

Çünkü Paris'te alttan alta uğuldayan 1968 Hareketi, çok başka bir perspektivi tartışıyor: 'Demokratik Sol' Sovyetler'deki 'Totaliter Sol'un asıl alternatifidir; yâni nedir, özgürlükçü ve özyönetimci, 'hakiki' sosyalizm! Başka bir deyişle, Sovyet İhtilâli'nden beri, Rusya'da ve Rusya dışında tartışılıp geliştirilen; geliştirilmesi, SSCB'nin 'bürokratik merkeziyetçi' diktasının eleştirisine dayanan, 'ideal Sosyalizm!' Doğu'da Josip Broz Tito (Yugoslavya), İmre Nagy (Macaristan), Aleksandr Dubçek (Çekoslovakya); Batı'da Santiago Carillo (İspanya), Enrico Berlinguer (İtalya) gibi liderlerin 'çıkışları' ve 'eleştirileri'; komünistler arası bir 'Akdeniz Enternasyonalı' söylentisi; Marksist düşüncenin önüne, yeni ufuklar açmıştır. 'Demokratik Sol', ancak böyle Marksist düzeyde tasarlanmış bir 'aşama' nın adı olabilirdi; ya da olmalıydı: Sosyalist olmayan bir 'Demokratik Sol', önünde sonunda, Batı' daki Hıristiyan Demokrat kesimindeki, bazı partilere benzemez mi?

İlginçtir; bugün İtalya' da, Palmirio Togliatti' nin eski ve ünlü İtalyan Komünist Partisi, 'Demokratik Sol Parti' diye anılıyor.

Türkiye' deki Hareket'in de, bir ara, TİP' in ve DİSK' in -hatta Türk-İş' in- katılımıyla; yeni, atılgan ve adamakıllı doğurgan bir inkılapçılığa dönüşebileceğini düşünmüştüm. Hadisenin çapını ve önemini, bir an, göz önüne getirir misiniz: 'Sosyalist Sol' ile 'Demokratik Sol', el ele, omuz omuza! Ne büyük hayal!.. Evet, büyük ama, hayal: Konuşacağınız ilk TİP'li, DİSK'li, ya 'Demokratik Sol' militan; hayalin büyüklüğünü de, imkânsızlığını da, o dakika size kanıtlardı: İnanılmayacak kadar 'küçük' hesaplar içindeydiler; Türkiye'nin geleceğine ilişkin bir gelişme ve yükselme projeksiyonu, akıllarından bile geçmiyordu; o seçimi, o seçim çevresini, o belediyeyi, en iyi bir ihtimalle -o 'iktidar'ı kurtarsınlar, onlara yetiyor. Gelecek seçime, Allah kerim!

Muhayyelesi dar politikacıdan, büyük atılımlar beklemek nafiledir; Gâzi Mustafa Kemal, Samsun'a, mağlup Osmanlı'nın sıradan bir ordu müfettişi olarak mı inmişti acaba? Öyle olsa, daha Erzurum Kongresi öncesinde, Mazhar Müfit'e gizlice, sonunda 'Cumhuriyet'i ilân edeceğimizi, söyleyebilir miydi? 'Demokratik Sol', Türkiye Cumhuriyeti'ni baştan başa 'yenilemek' fırsatını, kimbilir, belki de 'muhayyelesizliğinden' kaybetmiştir.

'Sistem'in 'otomatiğine' bağlı

Son seçim kampanyasının, en calib-i dikkat unsuru, aynı hayal gücü noksanlığı olmadı mı? İktidara 'konacağından' emin, bir liderin, ekranda bütün dişlerini göstererek; en büyük aklın, Çokuluslu Şirketler' in bilmem kaç trilyonluk parasını, Türkiye' ye çekmek için pazarı açmak dediğini, kulaklarımla duydum. Öyleyse niye İstiklâl Savaşı yapmıştık? Savaşı bitirir bitirmez, 'Ulusal Ekonomi Savaşı' na girmiş; o Çokuluslu Şirketlerin ülkemizdeki köprübaşlarını, birer birer kamulaştırmıştık?

Koca Türkiye'nin geleceğini yönetmeye tâlip olanlar, yeni ve heyecan uyandırıcı, tek 'projeksiyon' üretemiyorlar: dön dolaş, hep aynı cılkı çıkmış, yâvelerdesin! Neden? Yaratıcı güçlerinin olmayışından mı; mevcut koşulları, 'olabileceğe' dönüştürme yeteneğinden yoksun oluşlarından mı? Muhakkak, her ikisinden de! Kuşkusuz, bunun payı büyük; çünkü öğretim sistemimiz, 'yaratıcı' kafa üretmiyor; hatta artık 'yurttaş' bile üretmiyor. O yüzden de, konuşan hangi parti lideri olursa olsun, 'koca' Türkiye'nin 'geleceğini', daha o dakika, 'Sistem'in 'reçeteleri'ne bağlıyor: sağcısı solcusu, ülkeyi -dolayısıyla onun gelecek projeksiyonunu-, yarım yüzyıldır Batı 'nın -yâni NATO 'nun, AB 'nin vs.- 'otomatiğine' bağlamış; görevi, önceden belli, sınırları çizilmiş programları uygulamak! Kim gelirse gelsin, bunlar değişmeyeceğine göre, köklü atılımlar içeren gelecek projeksiyonlarına ne gerek var: seçim bildirgesi yerine, o yüzden, bir sürü maval...

Dikkat isterim: o sade suya tirit kampanyada, en büyük, en sağlıklı projeksiyonları umduğumuz kişiler, 'dut yemiş bülbül' iken; 'Sistem'in Türkiye'deki 'işçi muhalefeti' yerine koyduğu, 'Etnik' ve 'Dini' muhafelet, 'projeksiyon' deneyen, 'yegâne' siyasi kadrolar olarak dikkati çekiyordu: İslâm Cumhuriyeti, Şeriat Devleti, Federasyon, vs! Ayıptır, ayıp! Bereket versin Türkiye halkı, inanılmaz sağduyusuyla, hem onları çökertti, hem de 'Sistem' in 'reçeteleri' ni yarım yüzyıldır -üstelik kötü sonuçlarla- 'memur gibi uygulayan' 'Merkez Sağ/Merkez Sol partilerini!

'Kredi', şu ya da bu şekilde 'milliyetçi tavır koymuş', iki uca açılmıştır; halk, hem istikameti gösteriyor, hem de onlardan 'tam bağımsız', 'lâik ve demokratik' Türkiye'nin, 'gelecek projeksiyonunu' bekliyor: 'kişiliksiz' ve 'kimliksiz' iktidarlardan, illallah dediğini, daha nasıl göstersin? (19/5/1999)

Benzetmek Gibi Olmasın, Ama!..

O bayram sabahı, beni, Boğaziçi Lisesi 'nden ( Çiftesaraylar ) alıp, şair Faruk Nâfiz Bey 'in, Arnavutköyü' ndeki evine götürüp, onun elini öptürtmüştü.

Amcam, Edebiyat Öğretmeni Hayrettin (İlhan) Bey, bizi hep şaşırtmıştır. Babam, Medrese'den çıkma, 'sarıklı' hoca olduğunu söylemişti; oysa ben, balolara giden, hatta dans eden bir 'cumhuriyet' öğretmeni olarak tanıdım. Yazları Suadiye Plajı 'nı hiç ihmal etmez; kaç 'banyo aldığını' gizli bir iftiharla söylerdi. 'Çamlıca' daki köşkte, geceleri, üst kattaki odasına çekilip Kur'an okuduğunu işitirdik. İstiklâl Savaşı 'nda o, Akşehir 'de 'muallim' imiş; Garp Cephesi Karargâhı da, bir ara oradadır; İsmet Paşa' yla 'muârefesi' oradan geliyor; o yüzden, ona asla lâf söyletmezdi, fakat dindarlığı, asrîliğine rağmen, 'müsellem' ...

İki 'temel' kural ki!..

Çamlıca 'nın bazı semtleri, o tarihte, henüz elektriksiz; köşkte, karpuzlu lâmbaların, solgun sarı aydınlığına sarınıyoruz. Bazı geceler, arada duraklayıp, bizim duymadığımız bir sesi dinleyerek, konuşurdu. Bir keresinde, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 'nde, nasıl olup da, mü'minle bolşeviğin, Türk'le Kürd'ün ve Çerkes'in, bir arada olabildiğini sormuştum; hiç tereddütsüz, İslâmın derinliklerinden gelen iki kuralı söylemişti; sonraları, üzerinde hayli kafa yorduğum, hatta İslâmiyet 'in 'diyalektiğini' ifade ettiğini düşündüğüm iki kural:

''...evvelâ 'zaruretler haram şeyleri mubâh kılar; sâniyen. Hayata ve maişete hâkim olan ahkâmın, zaman ile değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi zaruridir'; vatanın hürriyet ve istiklâli tehlikedeydi, onları kurtarmak bir 'zaruret'; Osmanlı, düşmanla teşrik-i mesai hâlindeydi, 'hayata ve maişete hâkim olan hükümlerin' değişmesi, bir başka 'zaruret'...''

Mütareke dönemindeki bazı 'ittifakları' , ancak bu sözlerin aydınlığında izah edebilirsiniz. Mustafa Kemal 'i ve arkadaşlarını, idama mahkûm eden fetvanın sahibi, Şeyhülislam Dürrizâde de, İngiliz ajanı Sait Molla da, Müslüman' dır; Ankara ve Denizli müftüleri, ayrıca 'Sütçü İmam' ve bir araya gelip, Dürrizâde' nin 'fetvasına' karşı bir 'fetvayla' cevap veren, onlarca Anadolu müftüsü de!

Müdafaa-i Hukuk aydınlarının ferâseti, inançları ve metodları ne olursa olsun; 'zaruretlerin idrâki içinde bulunmaları' dır: halk şaşmaz sağduyusuyla, 'zamana ve maişete hâkim olan hükümlerin değişmesi zaruretini' idrâk etmiş; İngiliz'le işbirliği halindeki Halife/Padişah'ın değil; ona isyan etmiş Müdafaa-i Hukuk'un ardından yürümüştür.

Benzer bir 'dalâlet'!..

Bundan herkese çıkan ders nedir? Büyük zaruretler, küçük idrâkleri aşar; eğer 'ecnebi' nin 'sistem' li olarak, 'milli varlığı' küçük düşürdüğünü; 'ecnebi' çıkarlarını, 'milli' çıkarların üstünde tuttuğunu görüyorsan; hele senin 'küçük idrâkini' kullanıp, 'milli birliği' dağıtmak gibi 'hesapları' varsa; üstelik bu gittikçe daha açık olarak fark ediliyorsa, artık tereddüt ihânetten farksızdır; ısrar, ihânetin ta kendisi! Dürrizâde 'nin fetvasını, İngiliz gizli servisleri bastırmış; Anadolu içlerine, Yunan 'tayyareleri' atmıştır: ihanete başka kanıt mı gerekir?

Benzetmek gibi olmasın, benzer bir 'dalâlet' , epeyce zamandır yaşanıyor; bazıları, bilerek bilmeyerek, - 'küçük idrâkleri' nin zebûnu olarak- 'ihanete' yöneliyorlar: iş o mertebeye gelmiştir ki, Anadolu ahalisi; ecnebiyle 'flörtlerini', vahim bir 'teşrik-i mesaiye' dönüştürmek istidadı gösteren; bazı siyasetçileri ve partilerini, son seçimlerde çökerterek; hangi 'zaruretin' karşısında bulunduğumuzun, 'tarihi işaretini' vermiştir. 'Soğuk Savaş' ta Rusya korkusuyla, kendisini Batı 'nın ('Sistem' in) kucağına atan Türkiye ; farkında olmaksızın, 'Hürriyet' ve 'istiklâli' ni tehlikeye düşürmüş; aynen Mütareke' de olduğu gibi, parçalanma ihtimaliyle karşı karşıya kalmıştır: açık açık, Cumhuriyet 'in temeli 'laikliğin' , terk edilmesi telkin ediliyor; tek geçerli 'düzen' olarak, 'özelleştirme' ve 'küreselleşme' dayatılıyor.

'Küçük idrâkler'den sıyrılmanın vaktidir

Böyle bir ortamda, halk, 'milliyetçi' vasıfları belirgin partileri öne çıkardıysa; o partilere düşen, kökenleri ve mahiyetleri ne olursa olsun, 'küçük idrâkler' in dar çerçevesi içinde kalmayıp; 'büyük zaruretler' in gereğini kavramalarıdır. En büyük 'zarûret', 'hayata ve maişete hâkim olan hükümlerin, zaman içinde değişmiş olması'dır; artık, 'Rusya'nın tahakkümü ve ideolojik 'dayatması' tarihe karışmıştır; tam tersine, orada beraber geliştirebileceğimiz, çok büyük Avrasya 'imkânları' mevcut; buna mukabil, asıl 'Soğuk Savaş' en ciddi şekliyle, Türkiye ile Müttefikleri (!) arasında cereyan ediyor. Halkımız, bu 'zarureti' şaşmaz sağduyusuyla 'idrâk etmiş'; seçimlerde, durumun henüz farkında olmayan ya da olmak işine gelmeyen siyasetçileri ve partileri, bir güzel cezalandırmıştır. Halkın iltifatına mazhar olan, sağdaki ve soldaki 'milliyetçi' partilere düşen görev, 'küçük idrâkleri' aşıp, 'büyük zaruret' karşısında, gereken 'diyalektiğe' geçebilmektir.

Zira, bir başka 'büyük zaruret' , Türkiye Cumhuriyeti'ni 'muhafaza ve müdafaa etmektir' ; çünkü, 'istikbalimizin ve mevcudiyetimizin yegâne temeli budur ve bu temel bizim en kıymetli hazinemizdir' ; içte, bizi 'o hazineden mahrum etmek isteyecek bedhahlar' ; boy boy, çeşit çeşit, zuhûr etmiş, etrafımızda dolaşıyor; kimisi 'Şeriatçı' kılığına girmiş, kimisi 'insan hakları' tellâlı; kimisi sözde demokrat, kimisi üçkâğıtçı liberal, kimisi 'pet şişe' ilericisi! Öyleyse, zevahire aldanmayıp 'küçük idrâkler' den sıyrılmanın tam vaktidir.

Bunun tarihteki adı, biliyorsunuz, Müdafaa-i Hukuk Cephesi idi. Bugün de öyledir; Müdafaa-i Hukuk Cephesi!.. (21/5/1999)

'Sosyalist Sol'un Hâl-i Pür/melâli!..

Seçimler, sakalımızı önümüze döktü; 'sosyalist' etiketli partilerin, seçmenlerin gözünde, hiçbir 'kıymet-i harbiyesi' yok: hakikat, ayna gibi karşımızda duruyor: ne bazı edebi şöhretlerle takviyeli, '3. Yolcular' , oy toplayabildi; ne 'Kemalistliği' , Müslüman düşmanlığı mertebesine taşıyanlar; ne de sosyalistliği 'Kürt ırkçılığı' sayanlar! Sıfıra sıfır, elde var sıfır! Gerisi ham hûm şaralop!

Züğürt tesellisi, malûm, ama geçersiz: sosyalist seçmen, oyunu, yabana gitmesin diye DSP'ye vermiş de; oranlar o yüzden düşük çıkmış, filan festekiz! Oy yüzdeleri oradaysa, 'sosyalist' iddialı basının satış yüzdeleri burada: Aydınlık'ın, Kurtuluş'un, Evrensel'in -daha adını hatırlayamadığım kaç yayın varsa hepsinin- toplam satışıyla, siz bir milletvekili; ondan geçtim, bir belediye başkanı çıkarabilir misiniz, ha? 'Sosyalist Sol' , önce şu acı, fakat çıplak gerçeği, dürüstçe saptamak; sonra da içine sindirmek zorundadır: Türkiye'nin seçim demografisinde, sosyalistler, 'marginal' bir azınlıktır.

Yalnız bugün mü böyle, yooo, oldum olası böyledir: Türkiye Komünist Fırkası 'nın, o 'efsâne' Akaretler Kongresi 'ndeki üye sayısının, düzineyi geçmediğini bilir misiniz? Öğrendiğimde, dehşete düşmüştüm. 'Gizlilik' çok tehlikeli, fakat hayal kurmakta çok yararlıdır: yasadışı 'örgütün' , kendini ve eylemini aşırı önemseyen militanı; partisinin vüs'atini, muhayyilesiyle tayin eder: ne ihtişamdır o, ne yaman bir güçtür! Oysa aynı militan için 'yasal' bir toplantıya, ya da yürüyüşe yüz kişi toplayabilmek, imkânsızı zorlamak gibidir.

Ömrü 'gizli' de geçmiş, 'Sarı' Mustafa (Börklüce) , 'yasal' Türkiye Sosyalist Partisi 'nin merkez komitası üyesiydi ( 1950 ); gerek partinin gelişmesinde, gerekse 'nâşir-i efkârı' 'Gerçek' gazetesinin satışında uğradığımız, korkunç sukut-u hayali tartışırken; bir gece, Süslüsaksı Sokağı 'ndaki Genel Merkez'de, demişti ki: ''- ...ne zannetmekteydiniz? Bu kadar senelik eziyet ve siyasi tazyiki müteâkip, ahali adını işitir işitmez, partiye koşacak mıydı? Elbette, ihtiyatlı olacaktır!'' Ne var ki o da, Esat Adil Bey de, gazetenin ilk tirajını yirmi bin olarak belirlemişti; gerçek satış üç bin dolayında dolaştığına göre sanırım onlar da potansiyel alâkanın sınırlarını, gerçeğin katı verileriyle değil, hayal güçleriyle saptamışlardı.

Osmanlı 'dan bu yana, aşağı yukarı yüz yıllık sosyalizm 'pratiği' ; fikrin ve hareketin, siyasi 'ehemmiyetinin' çok düşük bir yüzdede kaldığını kesinleştirmiş sayılabilir. Varın o zaman, 'Türkiye' deki komünizm tehlikesini onca abartan 'iktidarlar' ın, dürüstlük derecesini hesap edin!

'Sosyalizm', bir proletarya 'programı'dır

Marksizm'in 'babaları' o iki düşünürün, (Karl Marx ve Friedrich Engels) sosyalizm tarihindeki özel önemi, nereden gelmiştir, hatırlar mısınız?

Ütopya olarak sosyalizm -daha doğrusu komünizm, ilkçağdan beri insanlığın hayalinde yaşıyor; bozulmamış, ilk ve saf halleriyle, dinler bile buna tanıktır: mezhep, tarikat, camia olarak; Doğu 'da ve Batı 'daki çeşitli toplumlarda, zaman zaman uygulanması denenmiş; ( Bedreddin-i Simavi meselâ); deneme, hemen her defasında, ağır kayıplar, ciddi bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sebebi basit: 'itici gücü' ekonomik bir dinamiğin gerçeğine dayanmıyor; çoğunda fikir, hatta iman düzeyinde kalıyor. İlk defa o iki önemli düşünür, Hegel'in 'diyalektiğini, ayakları üzerine oturtmuş'; yükselen proletaryanın, istikbal projeksiyonu ile sosyalizm'i, hem sosyal, hem siyasal, hem ekonomik bir 'sentez'de birleştirmiştir. Marksizm'den itibaren, sosyalizm, 'bilimsel' bir proletarya programıdır; o kadar öyledir ki, XX. yüzyıldaki ilk 'devrimleri', -tamamıyla kırsal, bir bakıma yarı/feodal ülkelerde gerçekleştiği halde-, 'işçi sınıfı adına' yapılmış; işçi enternasyonali adını almıştır: uğradıkları başarısızlığın, itiraf edilemeyen gizli 'gerekçesi' de, aslında hiçbir zaman gerçek bir 'işçi iktidarı' olamayışlarıdır.

Bu kısa hatırlatma, 'Sosyalist Sol' un ülkemizdeki başarısızlığının 'temel nedenini' bulmakta, acaba bir 'ipucu' olur mu, olmaz mı?

İyi kötü, yarısı KİT yarısı holding bir 'sanayileşme'; işçi yoğunluğunu, son elli yılda, misilleriyle çoğaltmıştır; güçleri, küçümsenemez, üç -hadi Hak/İş'ten vazgeçelim- iki büyük işçi konfederasyonumuz, yüzlerce sendikamız var! Bunlar, holding kesimindeki işçi yığılmasına bakıp uzaktan 'yalanacaklarına'; o ameleyi de örgütleyip, sosyalizm'in Türkiye'deki itici gücüne dönüştürecek yerde; holdinglere el ovuşturup, KİT yönetimlerinden, halkın parasını tırtıklamaya uğraşmıyorlar mı? Gelip geçen seçimler kervanına, kırsaldakinin gelip geçen tren katarlarına baktığı gibi, öyle uzaktan, o kadar bel bel bakıyorlar. Tek başarıları, arada bir, 'merkez sol' -aslında bal gibi sağ- partilere, 'milletvekili' olabilmek! Hal böyleyken, 'Sosyalist Sol' un seçim başarısızlıklarına sebep aramanın manası kalır mı Allah aşkına? Sebep belli, halkın 'üretim gücü' -işçi sınıfı-; 'Sosyalist Sol'un arkasında değildir; 'Sosyalist Sol', asıl 'itici gücü'ne, asla ulaşamıyor; onun üzerinde etkisiz; münhasıran, aydın kesimi arasındadır, üstelik 'alafranga' ve 'yabancılaşmış' olarak!

'Numaralar' YDD'nin olunca...

Buradan baktınız mı, seçimde ÖDP'nin -holding media 'sının tahmin edilebilir- desteğine rağmen; uğradığı kesin ve tartışma götürmez 'başarısızlık' , bunun en açık göstergesi! ÖDP seçim kampanyasını, 'Kemalist/Sosyalist' tezler üzerine değil, onları düpedüz reddederek, Yeni Dünya Düzeni'nin geliştirdiği ve her türlü 'ulusal direnişi' kırmak için kullandığı, 'demokrasi', 'insan hakları', 'çevrecilik', 'eşcinsel özgürlüğü' gibi 'numaralar' üstüne kurmuştu; sanıyor ki halkın klasik sosyalizmi reddetmesi, onun 'radikal tavrını' benimsemediğinden, ondan ürktüğündendir; sonuçlar, bunun tam karşıtını ortaya dökmedi mi? Seçmen, onların heveslendiği uyduruk 'demokrasiye' bozuk atıyor: onların savunduğu türden 'hippy' alafrangalığına karşı, 'cumhuriyetçi' bir 'Anadolu' radikalliğini destekliyor. Başka türlü mü söyleyeyim? İşçiler kadar, yâni öteki halk kesimleri de, sosyalizm onların karşısına 'ecnebi' yâni 'alafranga' bir kılık ve ifadeyle çıkarsa; kılını bile kıpırdatmayacağını, masanın üstüne, açık açık koymuştur.

Peki, ya öteki?

Ne diyeceğinizi biliyorum; peki İşçi Partisi (İP) onca Kemalist -hatta milliyetçi- kesinlemesine (affirmation) rağmen, sonuç tablosundaki kötü yerinden, acaba niye milim kımıldayamadı? Bunun açıklaması nedir? Sosyalist bir parti ki, önceki adı düpedüz Sosyalist Parti idi, Marksizm'le Kemalizm'in bileşkesini, siyasi propagandasına eksen yapmış; o da laf mı, 'işbirlikçi' 'merkez' iktidarların olanca pisliğini, paldır küldür ortalığa dökmüş; dahası, devletin kaytardığını kalkışarak, Mustafa Kemal 'in eserlerini yayımlamaya başlamıştır; nasıl oluyor da, seçmen ona bu kadar duyarsız kalabiliyor? Oyunu, Doğu Perinçek gibi, nice sosyalizm kahrı çekmiş bir liderden ve partisinden esirgiyor?

Onu da bir dahaki sefere tartışalım, olur mu? (24/5/1999)

'Gâzi Paşa'nın Lâikliği...

Lâiklik, 'cumhuriyet' e mahsustur; tüccar (piyasa) 'demokrasisi' onu umursamaz; bu, bir! 'Cumhuriyet' , -demokratik de olsa, sosyalist de olsa- lâikliğe, özgürlükçü olarak bakacaktır; bu, iki!

Çünkü, lâik toplum, 'halk idaresini' şeriat'tan arındırmış; yurttaşa, inanmak ve inanmamak hakkını, eşit olarak tanımış bir toplumdur: Ahmet, 'mü'min', Ayşe, 'athee' olabilir; buna kimse karışamaz; ama her ikisi de, kendi düşüncesini ötekine -hele de 'zorla'- dayatamaz! Zorla 'iman' dayatırsan, 'şeriat toplumu'; zorla 'imansızlık' dayatırsan, 'totaliter' toplum olursun; denge, yurttaşın, inanıp inanmamakta hür; devletin -yâni halk idaresinin- ise, dinin dışında olmasıyla kuruluyor.

Küçümsenemez bir olaydır: Büyük Fransız Devrimi (lâikliğin anası) ilk yıllarında, kiliseye amansız bir terör uygulamaktaydı: bilinmez kaç papaz giyotinden geçmiştir: yâni, devrim'in meşruluğunu tarihten elde ettiği, şiddetten! Ama siz, sonuca bakar mısınız: Devrim'den iki yüz yıl sonra, Fransa' da inanmak hürriyeti de vardır, inanmamak hürriyeti de; devlet, lâiktir; iki tarafın da, kendi düşüncesini ötekine, -hele de zorla- 'dayatmasını' engeller!

Türkiye Cumhuriyeti'nde, şeriat 'dayatması'nın adı, 'irtica'dır; 'mürteci' inanmakla yetinmez, herkesin ona uymasını ister, şeriat'ı 'dayatır', lâik devlet buna karşı çıkacaktır, çünkü lâiklik felsefesinde mevcut; aynı sebepten, mü'minin 'dindarlığından' kesinlikle rahatsız olmayacaktır. Kemalizm, hiçbir zaman, 'mütedeyyin'e dokunmadı, karşı da olmadı; onun sorun edindiği 'irtica'dır, yâni 'örgütlü şeriatçılık', yâni 'inanmamak özgürlüğünün' tahrip edilmek teşebbüsü!

Başka, en az o kadar önemli, bir nokta daha var: 'Kemalist' cumhuriyet, lâikliğini ciddiye alıyorsa; 'inanmamak özgürlüğünü' nasıl güvencesi altında tutuyorsa; 'inanmak özgürlüğünü' de öyle, güvencesi altında tutmak zorundadır; çünkü lâikliğin düşmanı, 'mütedeyyin' yurttaş değildir; lâiklik onun 'inancının' teminatıdır; lâikliğe düşman olan, imanını 'şeriat zorbalığına' dönüştürendir.

Böylece, i'lerin noktalarını, yerli yerine koymuş olmadık mı?

Fâlih Rıfkı Bey'in 'tanıklığı'...

Gâzi' nin 'meseleyi' nasıl gördüğünü, merak mı ediyorsunuz? Alın size ciddi bir Solcu/Kemalist' in dokunaklı tanıklığı! Fâlih Rıfkı Bey' in sözleri, kaç türlü ibret içeriyor, hele bir bakın:

''... köylüler Atatürk'ün baş dostları idi. Onların içine katıldığı, onlar arasında dolaştığı vakit, muhafıza ihtiyacı yoktu. On dört cumhuriyet yılında Atatürk'ü öldürmek, hiçbir Türk köyünde düşünülmemiştir. Suikastlâr hep şehir politikacılarının kafalarından doğdu. Atatürk, inkılâplarını en kolay köye sokmuştur. Yazı ile ilk derslerini ona verdi. Atatürk disiplini, '- Yeni yazı gâvur yazısıdır' diyen fesat mürteciyi köye sokmamıştı. Nerede bu 'mürteci'ye rastgeldiyse, adeta üstüne yürümüştür. Atatürk'ün gözünde 'mürteci', bir numaralı halk düşmanı idi. Kızdığı zaman -'Halka gider, yeniden başlarım' derdi. Buna ne derinden inandığını şaşarak görmüştüm. Halk ona göre, kendi kuvveti idi...''

''... Müslümanlığın ne kadar sâde bir din ve dinin nasıl mukaddes bir vicdan işi olduğunu bilen Atatürk, onu ne inkılâpları lehine, ne de aleyhine 'istismar ettirmiş'tir. Ne şapka için fetvâ almıştır, ne de şapka giyenin dinsiz olacağı fesadının halkın içine sokulmasına meydan vermiştir. Halkı vicdanı ile rahat bırakmıştır. Bu rahatı bozan 'irtica'dır. Mesele halkı kendisine inandırmakta idi. Halk, bozgunlarda, baştakilere lânet eder, gökten kitap indirmişe benzeseler inanmaz. Baştakiler aleyhine bütün kalkışmalar, o vakit köyde tutunur. Birinci Dünya Harbi'nde, hatta Atatürk'e karşı dahi, böyle idi...''

''... Atatürk zaferleri ile kurtarıcı bir destan kahramanı olunca, halkın gözü ile gönlü ile ona döndü. Fesatçılar onun aleyhine ne söyledilerse halkı inandıramadılar. Ölünceye kadar, -ne Mustafa Kemal, ne Atatürk- halkın Gâzi Paşa'sı olarak kaldı...'' (Fâlih Rıfkı Atay, 'M. Kemal'in Mütâreke Defteri ve 19 Mayıs' s. 108/109. Cumhuriyet Armağanı. 1999)

Dikkat nereye mi 'teksif edilecek' ? Gâzi' nin 'dinin ne mukaddes bir vicdan işi olduğunu bildiği için, onu ne inkılâp lehine, ne de aleyhine istismar ettirmediğine' , bir; 'mü'min'i değil, 'mürteci'yi 'bir numaralı halk düşmanı' saydığına, iki! Lâik, ister demokrat ister sosyalist olsun, 'totaliter' olmadıkça, buna dikkat edecektir: hedefi, din değildir, irtica'dır, mürteci'dir.

Müessese olarak dine saldırılırsa...

Önceki Marksistlerin aksine, '68 Kuşağı' nın 'devrimcileri' ; Gâzi' nin, 20'li yılların 'Che' Guevara'sı olduğunu anlamamıştır; üstelik, 'misyonunu' başarmış, bir Guevara !

ÖDP, o kuşağın bu gerçeği hâlâ anlayamamış kesimiyse; İP anlamış olan kesimidir: İşçi Partisi , aşağı yukarı on beş yıldır -eski Marksistler gibi- Gâzi' nin ve Anadolu İhtilal ve İnkılâbı' nın yanındadır; onu dürüstçe savunuyor; daha iyi tanınması, bilinmesi için, elinden ne gelirse yapıyor: bu, onun yüzünün akı!

O zaman soru şu mudur? Gâzi 'cumhuriyeti'nde lâiklik, 'müessese' olarak dine; yurttaş olarak, 'dindar'a saldırmayı öngörmez; önemli olan, 'din'in 'irticaa', mü'min'in 'mürteci'ye dönüşmesini önlemek; buna karşı çıkmaktır. İşçi Partisi acaba eleştiri yağmurunu, örgütlü irticaa yönelteceğine en çok da kuramsal düzeyde, dinin 'müessese' olarak kendisine' yönelterek, ortalama lâik 'seçmen'i ürkütmemiş midir? Dinin, müessese olarak kendisine saldırı, çünkü bazen eleştiri çerçevesini aşıyor, 'inanmamayı' esas alan 'totaliter' bir 'dayatmayı' hatırlatmıyor mu?

Şimdi diyeceksiniz ki, İşçi Partisi 'Marksist' bir partidir; Marksizm'in metodu da, 'diyalektik materyalizm', yâni 'diyalektik maddecilik'; o zaman, böyle davranırlarsa, ideolojileriyle mutabık, tutarlı bir davranış içinde olmazlar mı? Bu ayrı, ayrı olduğu kadar da önemli bir tartışma konusudur ki; tartışmaya galiba Mirseyit Sultan Galiyef de karışmak isteyecektir.

O bakalım ne diyecek? Merak etmez misiniz? (26/5/1999)

Sultan Galiyef'in 'Tanıklığı'!..

Örnek/1. (Kötü örnek). ''...beceriksiz bir militan köye gelir; iğrenç, karanlık, saçı sakalı birbirine karışmış; beli tabancalı, korkunç bir Tatar! 'Allah'a ve Peygamber'e küfür etmekle işe başlar; Kur'anı, ya da Müslümanlarca kutsal sayılan başka herhangi bir kitabı, yere atıp çiğneyerek, sözde o korkunç 'tanrıtanımazlığını' ortaya koyar: '-...görüyorsunuz ya, Kur'anı çiğniyorum, hiçbir şey olmuyor; demek ki Kur'an kutsal bir kitap değildir; öyleyse Allah yok, vb...' der...''

''...bu sözde eylemcinin çıkışları, halkın üstünde son derece kötü etkiler bırakır; Tatar köylerinden birinde, böyle bir konuşmacıyla ilgili olarak, köylüler bana demişlerdir ki; '-...onu yakalayarak, oracıkta öldürmeyi düşündük'; daha sonra, bir 'bolşevik öldürmüş' olacakları için, üstlerine asker gönderilmesinden korktuklarını, onun için bundan vazgeçtiklerini açıkladılar...''

Örnek/2. (İyi örnek). ''...buna mukabil, köylerinden geçmiş olan, neş'esi samimi, alaycılığı hilekârlıktan uzak, bir 'bolşeviğin'; 'papazlar ve mollalar' hakkında anlattığı, eğlenceli olaylardan söz açtılar. '-...güler yüzlü bir adamdı, yâni bizden biri; hepimizi güldürdü ve Rus papazlarının halkı nasıl uyuttuklarını anlattı'; biz de, 'mollaların da, buna benzer madrabazlıklar yaptığını düşündük' dediler...''

Sonuç, Galiyef 'in çıkardığı: ''...bu soruna dikkatle ve pratik olarak yaklaşılmalıdır. Bürokratik bütün davranışlar, bütün saldırganlıklar terk edilmelidir. (Buraya dikkat!) Sorun, dine karşı savaş değil, dine karşı propagandadır. (...) Yüksek sesle herkese ilân etmeliyiz ki, biz hiçbir dinle savaş halinde değiliz; bizim niyetimiz, sadece dinsizliği yaymak, bu da en doğal hakkımızdır!'' (Zizn 'Naciıonal nostej': 14 Aralık 1921 ve 23 Aralık 1921 / Nakleden: Beningsen)

'Yeni bir halk kültürü, kafadan icat edilmez!'

Yoksa yazmış mıydım? Marie-France, 'Katolik' bir ailenin kızıydı; Grands Boulevards 'da bir akşam/üstü, iri çekirdekli, sağanak yağmur; herkes kahvelere doluşmuş, camlar bir anda, bütün buğu! O bana, 'Katolik çevrelerdeki' önemli tartışmayı anlatıyor: 'Hazret-i İsa, Cenab-ı Allah'ın nezdine, ruhuyla mı (esprit) çıkmış, yoksa olduğu gibi, vücuduyla mı?'. Tartışmayı, 'vücuduyla' diyenler kazanmış, evet! Yıllardan, 1962 ; şehirlerden, Paris (Fransa).

Aynı Paris 'de, 'İhtilâl-i Kebir' den sonra, aynı Fransızların; Hıristiyanlıkla bağlantılı diye, takvimi tepeden tırnağa değiştirdiklerini, aylara ve günlere, yeni isimler taktıklarını hatırlıyorum: Jakoben (Jacobin) radikalliği, acımasızdı; papazları kesmekle yetinmedi; Devrim'in başlangıcını, 'milât' saydı. İnkılâpta, bu türden 'toptancılığın' geçersizliğini; çok daha önceleri, Sovyet İhtilâli 'ni tartışırken, 'Proletkult' dolayısıyla öğrenmemiş miydim? Proletkult (sanırım Proletarya Kultura 'dan bozmadır) ihtilâl ertesinde, Rusya'nın kültür ve sanat alanındaki olanca birikimini, toptan inkâr eden 'devrimci' bir hareketti: Rusya'nın, o da lâf mı, bütün insanlığın, tarihi ve kültürü, sıfırdan başlıyordu. Bunu diyenler, bir sürü ünlü! Vladimir İlyiç, zamanın Eğitim ve Kültür Halk Komiseri Lunaçarskiy'e yazdığı notlarda, buna şiddetle karşı çıkmıştır. Şöyle bir bakmak istemez miydiniz?

''...1/ Özel ideoloji yoktur, tek ideoloji Marksizm, 2/ Yeni bir halk kültürü öyle kafadan icat edilmez, geçmişe oturtulur; başarılı klasik örnekler, sanat mirası; şimdiki kültürün ulaştığı sonuçlar göz önünde tutularak, bilimsel yöntemle yeni bir bileşime varılır. 3/ Proletkult, Halk Eğitimi Komiserliği'nden bağımsız hareket edemez, buna bağlanmalıdır.'' (Bkz. Jean Perus, 'I'introduction a la Litterature Sovietque', Editions Sociales, 1949, Paris.)

Çünkü, diyalektik yasalarına göre, karşıtlar nasıl birbirini içerirse; devrimler de, kültürler de, öyle, birbirini içerir. Monarşi'den Cumhuriyet'e, yâni 'ümmet toplumu' ndan, 'millet toplumu' na geçtiğiniz 'an' , dönüşüm asla tam ve yekpare olmaz, olamaz; millet toplumu, yâni liberal burjuva toplum, nasıl geleceğin sınıfını (kültürünü) içeriyorsa; aynı şekilde, geçmişin sınıfını (üstyapısını) da içerir; başka türlü söylersek, yaşama tarzını, folklorunu, tabii bu arada inançlarını!

Laik 'Cumhuriyet' kurulduğu herhangi bir ülkede, bir anda, bütün yurttaşları 'laik' yapabilir mi? Sosyalist, dolayısıyla 'materyalist' bir 'cumhuriyet' , kurulduğu herhangi bir ülkede, 'yoldaşların' tamamını, bir anda 'athé' yapabilir mi? Böyle bir varsayımın, bırakın düz mantığa bile ters düşmesini; Fransa 'nın ve Rusya 'nın devrimden sonra yaşadıkları, 'imkânsızlığını' da ortaya koymaktadır.

Aradaki nüansa dikkat edilmezse...

İster demokratik olsun, ister sosyalist; o halde, devrim sonrası toplumlarda, laikliğin ya da inançsızlığın tavrı saldırganlaşırsa; bu ancak, yerleştirilmek istenilen yeni düzenin, aleyhine olur. Olmuştur da! Koyu sofu mujiklere (Rus köylülerine) uygulanan dine karşı baskı, Bolşevikliği Rusya 'nın bütün kırsalında 'sevimsiz' kılmış; arkasından erken gelen toprağın kolektifleştirilmesi (kolkhozlar ve şovkhozlar); Sovyet ekonomisinde, tarım sektörünün, daima topallayıp, geride kalmasına neden olmuştur.

Dikkati ne çekiyor: Bu bahiste, Mustafa Kemal Paşa da, en az Sultan Galiyef kadar, dikkatli ve gerçekçidir. Hele Protestanlık reformuna benzer, bir reform da geçirmediği düşünülürse; bu iki büyük inkılâpçı, Müslümanlığın, topyekûn saldırılacak bir 'müessese' olmadığında, fikir birliği içinde görünüyorlar: 'Yurttaş' ın da, 'Yoldaş' ın da, 'birey' olarak 'imanına' ve 'ibâdetine' , ne laik cumhuriyet karışır, ne sosyalizm! İkisinin de şiddetle karşı oldukları, dinin (şeriatın) toplumsallaştırılmasıdır. İşin kötüsü, eğer 'inançsızlık' benzer bir toplumsallaştırılmaya yönelirse; bu, ne yazık ki, irticaı, yâni şeriatın toplumsallaştırılmasını, tepki olarak kışkırtır. Gâzi de, bunun farkına varmıştır, Sultan Galiyef de!

Her iki devrimci üzerine dikkatle eğilen İşçi Partisi 'nin, yayın ve propagandada aradaki nüansı kaçırması, onca ulusallığına ve 'Kemalistliğine' rağmen, işçilerin ve köylülerin ona gereken itibarı göstermeyişinde, besbelli etkili olmuştur. (28/5/1999)

Dini, 'Batı' Kullanır, Biz Değil!

Fâlih (Rıfkı) Bey' in Gâzi' nin dine saygısını anlatırken, söylediği o söz; yalnız 'Kemalizm' in İslâm'a 'yaklaşımını' özetlemiyor; bir bakıma, Osmanlı' nın yaklaşımı da budur: ''Dini, İnkılâb'ın ne lehine kullandı, ne aleyhine!''

'Misyoner', Batı'dan, bir 'emperyalist' icâdıdır: 'Mazlum Halkları' tutsak etmek için 'dini kullanır'; Osmanlı'nın en yaygın fütuhât döneminde bile, 'misyoneri' yoktur: 'Alperen', imam/hatip değildir, cengâverdir. İran'la aramızdaki son savaş, yanılmıyorsam, Şah İsmâil'in Doğu Anadolu'da 'Şiî' misyoner kullanmasından çıkmıştı: Tahran, o savaşın sonuçlarından ders almamış mıdır?

Emperyalizm'in üzerine oturduğu sacayağının, bir ayağı para (kapitalizm), bir ayağı silâh (militarizm), bir ayağı Hıristiyan 'misyonu'dur, yâni din! Bilmem hâlâ yazıyor mu? 'Erken' Cumhuriyet döneminin ortaokul tarih kitaplarında, Batı'lıların bütün 'fesat' hareketlerini, kiliselerde örgütlediği anlatılırdı: Batı'nın Osmanlı'dan 'ürettiği', bütün ajan/devletler; Sırp, Rum, Bulgar vb. kiliselerden türetilmiştir. Sonunda Hıristiyanlıkla yetinmez, Müslümanlara karşı İslâmlığı da kullanır; Rus Çarlığı'nda, anti/emperyalist 'Cedit' Müslümanlarına karşı, 'sarıklı' kadimist/irtica kullanılmıştır. Uzağa gitmeye ne hâcet, Osmanlı'daki her 'teceddüt' hareketine, bir irtica isyanı karşı çıkar; hepsinin arkasında, bildik bir Hıristiyan 'gizli servisi' bulmuşuzdur.

En mükemmel örneği, elbette Sait Molla!

Dinler arası işbirliği mi, yoksa...

Hadi zaman içinde ufak bir yolculuğa çıkalım! Dersaadet'te, Refiî Cevad Bey, gazetesi Alemdar'da (21 Mayıs 1919) yazısına şöyle bir başlık atmıştı: 'İngiltere'yi İstiyoruz!'. Ondan bir gün önce, Dahiliye Nezâreti'ne bir cemiyet başvurusu yapılmıştır; adı 'İngiliz Muhipleri Cemiyeti'; cemiyetin 'baba' ları, ünlü sadrazam 'Damat' Ferid Paşa ile Şûra-yı Devlet Reis-i esbâkı (Eski Danıştay Başkanı) Sait Molla!. Bu cemiyet, artık çöken Devlet-i Aliyye'ye 'İngiliz himayesi' ister; Müdafaa-i Hukuk'a şiddetle karşıdır.

Tarihçi Şerafettin Turan diyor ki: ''... seçilmiş bir yönetim kurulu bulunmasına rağmen, derneğin gerçek yöneticisi Şûra-yı Devlet eski Başkanı Sait Molla idi, ama kendisine birisi Türk, öbürü İngiliz iki kişi yardım ediyordu: 'Wilson Prensipleri Derneği'nde görev almış olan Ali Kemal ile, İskoç Presbiteryen Kilisesi rahiplerinden Dr. Frew...'' (Devrim Tarihi, I. kitap, s. 139, Bilgi Yayınevi 1991.)

Geldik mi mevlidin firaklı yerine. Ali Kemal bey, Peyam-ı Sabah 'sermuharriri'; o da aynı yolun yolcusu - İzmit' te 'Artin' Kemal diye linç edilmiştir.- Dr. Frew'a gelince, o bir Intelligence Service ajanı, yâni İngiliz casusu; Gâzi, 'Büyük Nutuk' da bu adam ve Sait Molla ile ilişkileri üzerinde uzun uzun durmuştur: Mim Mim Teşkilâtı' nın ele geçirdiği mektuplarını da açıklar. (S. 292/300). Sait Molla ile Râhip Frew arasındaki ilişki, Hıristiyanlıkla Müslümanlığın işbirliği gibi gösteriliyor; oysa İngiltere Devlet-i Fehimesi, her zaman yaptığı üzere, dini emperyalizmin emrinde 'kullanıyor'; tabii, bu arada 'Müslümanlığı' da! Meraklısı, o ibretengiz mektuplaşmanın tamamını, 'Büyük Nutuk' tan arayıp bulabilir; ama irticaın nasıl vatana ihanete dönüştüğüne örnek diye; ilk mektuptan birkaç satırı aktarmak niyetindeyim. Sait Molla, 11 Ekim 1919'da Rahip Frew'a yazıyor:

''... aziz dostum, verilen iki bin lirayı, Adapazarı'nda Hikmet Bey'e gönderdim, oradaki işlerimiz pek yolunda gidiyor; birkaç sonra yararlı neticeler alacağız...''

''... dün sabah Âdil Bey'le birlikte 'Damat' Ferid Paşa Hazretlerini ziyaret ettim. Biraz daha sabır ve intizar buyurmalarını tarafınızdan kendilerine tebliğ ettim. Paşa Hazretleri, cevâben size teşekkür etmekle beraber, Kuva-yı Milliye'nin Anadolu'da tamamen kök saldığını ve mukâbil bir hareket neticesi olarak mel'un reisleri tepelendirilmedikçe, kendilerinin mevki-i iktidara gelemeyerek...''

Anlaşılan odur ki, 'Damat' Ferid Paşa 'Kuva-yı Milliye' nin melûn reislerini tepelemek için mevki-i iktidara gelmekte' acele ediyor; 'keyfiyeti' Sait Molla aracılığıyla, râhip Frew'a yâni İngiliz Intelligence Service'ine duyuruyor; özeti tek kelime, 'beni sadrazam yapın, Kuva-yı Milliye'yi tepeleyeyim!'; Sadrazam olmuş, ama tepeleyememiştir, o başka hikâye; burada ilginç olan, Emperyalizm'in Hıristiyanlığı da, Müslümanlığı da, iki din arasındaki işbirliğini de, nasıl kendi çıkarı için 'kullandığını' tespit edebilmek!

Gâzi'nin yapmaya hiçbir zaman tenezzül etmediği şeyi, Batı' lı Emperyalist 'Sistem', oldum olası geçer akça saymıştır; Gâzi, Nutuk'da diyor ki, ''bütün bu gizli tertibâtın kaynağı, râhip Frew'un beyninde oluşuyor ve oradan din kardeşimiz olacak hainlerin kafalarına zerk ediliyordu...''

Aynen yaşadığımız günlerde olduğu gibi!..

'O muazzam tertibât!..'

Ne demek mi? Siz Türkiye'nin, yüzyılın ikinci yarısında, hangi sürece 'itildiğini' zannediyorsunuz? İyi ya da kötü, bürokrat ya da totaliter olabilir; ama İnkılâp yaşarken de, 'doldurulduktan' sonra da, dini ne aleyhte 'kullanmıştır' ne de lehte! Süreç, Türkiye'nin Batı'ya 'entegrasyonu' ile başlıyor; başlangıcı, hep söylediğim gibi, Tevhid-i Tedrisât Kanunu'nun ('Öğretim Birliği Yasası') 'delinmesi' dir; Cumhuriyet maarifi, İmam/Hatip ve Anadolu 'liselerinden' itibaren, 'kemalist yurttaş' değil; 'tanzimat'çı 'komprador' aydın ve irticaa 'taban' yetiştiriyor. Olaya böyle cosmique bakabildiniz mi, Ticânileri de, Nakşîleri de, Fethullah Cemaatini de, Adnan Hoca'cıları da; hatta Millî Nizam, Millî Selâmet, Refah ve Fazilet 'zincirini' de, pek güzel, tarihteki asıl yerine oturtabilirsiniz: tabii Merve Kavakçı ya da Oya Akgönenç gibi, yabancı uyruklu Türk Müslümanlarını da!

Söyler misiniz, acaba Sait Molla'dan farkları nedir?

Gâzi, 'Nutuk' da demiş ki: ''... efendiler bu muazzam tertibâta mâni olmak ve yarattığı kötü vaziyetleri ortadan kaldırmak için, elimizden gelen her çâre ve tedbire başvurduk. (Buraya dikkat!) Mâlum isyanları, ihtilâlleri, düşman kuvvetleri tecâvüzlerini bertaraf etmek için, çok uğraştık''... Kimse adını koymaz, ama bilir misiniz ki o 'isyanlar, ihtilâller -yâni Anzavur, Hendek, Geyve, Bolu, Bozkır, Konya, Yozgat vb.- iki ağzı keskin bıçaktı, bir ağzı 'şeriat' öteki ağzı 'etnik'!

Aynen yaşadığımız günlerde olduğu gibi! (31/5/2001)

'Farenin Aklına Peyniri Düşürmek!..'

'Soğuk Savaş' ın ilginç yöntemlerinden birisi 'desinformation', yâni sahiciymiş izlenimini uyandıran sahte haber ve belge üretmek ise; bir başkası, belirli bir ülkeye ilişkin 'gelecek tahminleri' yaparak, o ülkeyi 'baskı altında' tutmaktır. Media bu ikincisine, 'siyasi senaryo tasarımı' adını takmış; ABD'de bu işe meraklı bir sürü kuruluş var, 'Rand Corporation', 'National Defense University' vs. Bilmem dikkatinizi çekti mi, bu 'felâket tellâlları' nın, son yıllarda, Türkiye üzerine 'ürettikleri' bütün siyasi 'senaryolar', daima aleyhimize: Yunanistan'la savaş, İran'la savaş; daha da şaşırtıcı olanı, yeni isyan ve ihtilâller, 'etnik' baş kaldırmalar, 'şeriat' ayaklanmaları, vs. Bu tahminler, sizce gerçekten 'tahmin' mi; yoksa Washington' ın, Yeni Dünya Düzeni 'uygulaması' yla ilgili, Türkiye 'temennileri' mi? Siz bunu düşünedurun, ben size bu 'senaryoların' sonuncusundan biraz söz edeyim.

Önce senaryo yazarı hakkında, özel bilgi: Judith S.Yaphe! Daha çok National Defense University'nin araştırmacısı sayılıyor. Türkiye'nin 'mimlediği' bir tahmin uzmanı, zira Mayıs 1998'de, ABD Ulusal Savunma Üniversitesi'ndeki bir toplantıda; 'Türkiye'de Alevî/Sunnî, Türk/Kürt çatışmaları' çıkacağına dair, bir senaryo geliştirmişti: Ayrıca, Temmuz 1998'de, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 'desteğiyle' Washington, D.C'deki 'Kürt Enstitüsü' nün düzenlediği bir toplantıya katılmış!..

'2. cumhuriyet' nereden geliyor?

' Türkiye'nin Tehlikeli Geçen Yılı' başlıklı 'rapor'; National Defense University, 'Stratejik Araştırmalar Enstitüsü' nün 155. numaralı bülteninde çıkmış, tarihi Ocak 1999. Judith S. Yaphe, âdeti üzerine 'felâket tellâllığı' na devam ediyor: Türkiye için, içerde ve dışarda, bir sürü çatışma öngörmüş; şöyle biraz tadına bakmak ister miydiniz?

''...1/ Yunanistan'la çatışma, 2/ Türban nedeniyle ordu ve öğrenciler arasında çıkacak çatışmalar, 3/ Dini ibadetlerini yerine getirmelerine izin verilmeyen genç subaylarla ordu yönetimi arasındaki rahatsızlığın büyümesi, 4/ Suriye ile gerginliğin alevlenmesi, 5/ İsrail'in ABD ile geliştirdiği askeri teknolojiyi Türkiye'ye transfer etmesi durumunda, ABD ile ortaya çıkacak sorunlar...'' (Aydınlık, 9 Mayıs 1999)

Felâketlerden felâket beğen! Judith S. Yaphe'e göre ''Türkler ordunun Refah/Yol hükümetiyle mücadeleye başladığı 1997'ye nazaran, daha fazla 'kutuplaşmış'tır. Ordu, kişisel ibadet özgürlüğüne 'sınırlamalar' getirerek, 1930'lar Türkiye'sine ('Kemalizm' demek ister) dönmek arzusundadır; herhangi bir siyasi amacı olmayan, sadece günlük ibadetini yapanlarla, siyasi amaçlı İslamcılar arasında hiçbir ayırım gözetmiyor. Üniversitelerde geleneksel giysilerin ('tesettür' demek ister) giyilmesini yasaklıyor'' ; zurnanın zırt dediği yer ise, bundan sonrası, ''...bu süreçte, ordu halk desteğini yitirecek; küçük ve orta sınıflarla (halk demek ister) genç subaylar, orduya baş kaldıracak' mış!.

Dikkati hemen çeken nokta, 'insan hakları' numarasıyla, Judith S. Yaphe'in, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri hiçbir gücün yapamadığını, yapmak istemesi; hem ordu içinde çatışmalar öngörüyor, hem de, halkla ordu arasında; bunu ordunun 'ılımlı İslâm' la, 'irticaı' ayırmamasına bağlamış! Böylece, Washington'ın ne mertebe 'ılımlı İslâm' dan yana olduğu, bir kere daha ortaya çıkıyor, ama; 'etnik çatışma' nın, bu defa 'senaryo' da olmayışı, şaşırtıcı; öncekilerinden hiç eksik olmazdı, acaba sebep o 'faktör' ün, Türk Silâhlı Kuvvetleri tarafından, devre/dışı bırakılması mı? Yoksa, Ankara/Washington, PKK' nin ocağına inciri beraberce mi diktiler?

Hatırlayacaksınız, bir başka 'orta vâdeli tahmin uzmanı', Mr. Graham Fuller, daha birkaç ay önce Türkiye'de bir gazeteyle ('Zaman') yaptığı uzun mülâkatta, bütün bu tür senaryoların oturduğu temeli, son derece veciz açıklamıştı da, burada konuşmuştuk:

''...Türkiye Kürt meselesi'ni ve siyasette 'İslâm sorununu' demokratik yollardan çözmeli! Şu anda her iki konuda olumsuz yönde gidiyor...''

''...Türkiye nüfusunun iç yapısı, geçmişte genel olarak açıkça kabul edilmeyen bir şekilde, çok etnik görünüyor. Türkiye çok 'etnik' unsurlu, çok dinli bir toplumun sorunlarını nasıl halledeceği sorusuyla uğraşıyor: Türkiye çok 'etnik' bir ülkedir, bunu kabul etmek zorundadır; bu gerçeğin kabulü daha gürbüz, çekici ve başarılı bir Türk devletinin başlangıcı olabilir...''

O tarihte, TRT/2' deki 'zaman içindeki yolculuk' ta, şunları söylemiştim, demek ister ki ''...cumhuriyet'in ortaya çıkardığı 'ulusal devlet' ve Türk üst/kimliği geçerli değildir; Türkiye bir 'ulus' değildir ve bunu kabul etmek zorundadır; mevcut Türk devleti başarılı sayılamaz, etnik bölünmeyi kabul yeni bir Türk Devleti'nin başlangıcı olacaktır.''

'2. Cumhuriyet' fikri nereden geliyor, şimdi anlaşıldı mı?

Bu senaryolar 'fesad'a akıl öğretiyor...

'Siyasi senaryo' , bir 'Soğuk Savaş' aracıdır demiştik, öyle mi? Bu nasıl işler derseniz, galiba şöyle: CIA' in yan kuruluşu Rand Corporation'dan Mr. Graham Fuller, Zaman'a verdiği mülâkatta aynen şöyle demiştir: ''...eğer Alevî kimliği tanınmazsa, Kürtlere ifade özgürlüğü verilmezse, çok ciddi bir kriz olabilir!'': hemen ardından da, Washington'daki bir 'beyin fırtınası' nda Mr. Graham Fuller ile Prof. Dr. Henry Barkey, bu 'krizin' senaryosunu açıklıyor: ''Kürt/Şeriatçı İttifakı, İç Savaş; nedeni, etnik ve dini gerçeğe aykırı hareket edilmiş olması!'' Gerçekte Judith S. Yaphe' in yaptığı da aynı şey: 'farenin aklına peyniri düşürmek!' Büyük dostumuz ve müttefikimiz (!) Birleşik Amerika, dolaylı -ve gayr-ı resmî- olarak diyor ki, Anadolu'daki etnik gruplar ve dini azınlıklar, eğer aklınız varsa, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı birleşiniz!'

Geçenlerde bir gün, gazetenin birinde bir başlık görmüştüm: ''Hizbullah PKK'nin Yolunu Tuttu: Dağa Çıkıyor!'' Senaryoya ne kadar uygun bir gelişme, değil mi? (2/6/1999)

Çiller'e 'Emsâl' Oluşturmaz mı?

Ne oluyor, bu 'bizim' kızlara? Oya, yüksek lisans için Amerika' ya, ünlü Fulbright Bursu tarafından gönderilmiş; 'karnesi' iyi: master' ını The American University ve Wanderbilt University'de yapıyor; doktorasını, 1976'da The American University'de vermiş; özgeçmişinde, 12 yıl ABD'de profesörlük ettiği yazılı; evli, iki çocuk annesi; eşi de ABD'li, Pakistan asıllı bir Müslüman, Dr. Mohammed Muqhisuddin; Oya, Çukurova Üniversitesi , İktisadi ve Ticarî Bilimler Fakültesi'nde, beş yıl öğretim görevlisi olarak çalışıyor; son seçimlerde Fazilet Partisi onu, Ankara 1. Bölgeden, listesinde 1. sıraya koymuş, bu sayede TBMM' ne, Ankara milletvekili sıfatıyla girmiş!

Şöyle bakarsan, ne parlak bir 'kariyer'! Soluk alan yeri, 'uyruğu' ; çünkü Oya Muqhisuddin Akgönenç, İzmir (1939) doğumlu ama, 'hikmet-i hüdâ' ABD uyruklu! Gizlemiyor da bunu, müracaat formunda, kayıtlı; öteki Türk meslekdaşlarından birkaç misli ücret alabilmek için yazmış; biraz da, 'paragöz' mü nedir?

Ötekisi, Meclis'de başını açmamakta direndiği için, bazı bilmezlerin Jeanne d'Arc'a bile benzettiği, Merve Kavakçı; o, daha da 'esrarengiz' : Müslümanlığını öne çıkardı, altını çizdi; partisinin -tabii İslâmın da- fedaisi görüntüsünü veriyordu; meğer o da, ABD uyruğunda değil miymiş, üstelik bu uyruğa intikali, milletvekilliği başvurusundan biraz sonra; yâni bu iki şeyin, - hele gizli de tutulursa- pekâlâ birlikte yürüyebileceğinden emin! Oysa gerçek, kısa sürede meydana çıktı, üstelik ABD'nin yetkili makamları da, onun kendi uyruklarında olduğunu bu defa açıkladı; hayrola, 'bu defa' deyişim tuhafınıza mı gitti? Hatırlarsanız, TBMM'ne girmiş, o kadarla kalmayıp, Parti Genel Başkanlığı'ndan başka, bakanlık ve başbakanlık etmiş, başka bir ABD uyruklu profesör hanımın, bu niteliğini, o tarihte bu yetkili makamlar, asla doğrulamamış; ama, ABD uyruklu olmadığını da, ciddi bir ağızdan ciddi bir üslûpla asla yalanlayamamıştı.

Bilir misiniz o sıralar neler demiştim?

'ABD'ne sâdık' ve 'ABD çıkarını korur' imiş!..

Soru/1.- ''...kafama takılan bir nokta var, Perinçek o basın toplantısında, 'Çiller'in ABD vatandaşı olmak için doldurduğu başvuru formunun, Türkçe çevirisinin, devlet arşivlerinde de bulunduğunu' ileri sürmüştü; kendi hesabıma ben, bu konuda 'resmi' bir açıklama yapılmasını, yâni böyle bir belgenin mevcut olmadığının beyan edilmesini, bekledim; izleyebildiğim kadarıyla, ne açıklama yapıldı, ne yalanlama; yâni bu, 'Tansu Çiller, ABD vatandaşı olmak için 1979 tarihinde başvurmuştur; başvuru formunun Türkçe çevirisi devlet arşivinde bulunmaktadır' anlamına mı geliyor?..''

Soru/2.- ''...iddialarda, başvuru formunun tarihi, numarası, içerdiği bilgiler sergilenmekte; üstelik bunların, ABD Mülteci Dairesi Özel Bilgi Merkezi Arşivi'nden alındığının altı çizilmektedir; diyelim ki Türkiye Devlet Arşivi , olayı sessizlikle geçiştirmeyi tercih ediyor, o zaman acaba Washington niye sustu? Ankara'daki ABD Büyük Elçiliği, pekâlâ ABD Mülteci Dairesi'nden bilgi edinerek, Doğu Perinçek'in açık ve seçik iddialarını yalanlayabilirdi. İzleyebildiğim kadarıyla, böyle bir şey de olmadı; (acaba) dost bir ülkede, aynı zamanda ABD vatandaşı olan birisinin başbakan olmasını olağan mı sayıyorlar? Sovyetler de öyle saymazlar mıydı?..''

Soru/3.- ''...başvuru formuna bakılırsa, Prof. Çiller'in ABD vatandaşı olmasını 'tezkiye eden' ABD'li kurumların arasında, başta CIA olmak üzere, FBI Bilgi/İşlem Kaynakları, ABD Savunma Bakanlığı Millî Savunma Verileri: ABD Dış Politika Prensip ve Ulusal Araştırma Dairesi; Uluslararası Para Fonu (yâni IMF), Stratejik Planlama Dairesi ve benzerleri bulunuyor. Nasıl, listeyi, 'etkileyici' bulmadınız mı?..''

Soru/4.- ''... Tansu Çiller'in kişiliği, inanışları ve görüşleri hakkında ise şunlar yazılmış: 'Dinleyen ve ketum. Uysal görünüp dinler. Her türlü güç odağı ile diyalog kurar. Değer ve sosyal bakımından katkı getirir. İstek ve davranış bakımından hodbin (egoist). Sadakatli, inançlı. ABD'ni her türlü şartta savunur ve menfaatini korur.' Türk halkının, başbakan Prof. Çiller'in, Türkiye Cumhuriyeti'ni de 'her türlü şartta savunup, çıkarlarını koruyacağına' inanması için; Doğu Perinçek'in iddiası ve belgesinin hem TC Devleti hem ABD tarafından, 'resmen' ve kanıta dayanılarak 'yalanlanması' gerekmez mi?..'' (Meydan, 14 Temmuz 1993)

Bilindiği gibi, öteki iki olayın aksine, Prof. Tansu Çiller konusunda sorun asla netliğe ve açıklığa kavuşamamıştır; netliğe kavuşan tek şey, bir punduna getirilip, hâdiseyi kamuoyuna duyuran Doğu Perinçek'in cezaevine atılması oldu; oysa Merve Kavakçı ve Oya Akgönenç'in 'konumları'; bu 'konum' karşısında TBMM'nin takınacağı tavır ve alacağı karar, acaba, halkın son seçimde fena halde 'fırçaladığı' Prof. Dr. Tansu Çiller için de, bir 'emsâl' teşkil etmeyecek midir? Günümüzün koşulları içinde, aklı başındaki her Türk vatandaşının kafasında beliren soru işareti de, işte bu!

'Ürkütücü' bir 'tesbit', 'vahim' bir 'belge'...

Şimdi ister misiniz, önce ürkütücü bir 'tesbit' yapıp; sonra fevkalâde 'ürkütücü' bir 'belge' ye göz atalım:

Tesbit/.- Merve Kavakçı da, Oya Akgönenç de, yurda dönünce açık ve endişesiz safa girmiş; Türkiye'yi 'Şeriat' eksenine oturtmak peşindeki bir partiden milletvekili olmuşlardır. Prof.Dr.Çiller ise, çok kısa sürede YDD'ci 'liberal' imajını bırakıp; yerine 'başı örtülü bacı' imajını koyarak, Refah Partisi ile sıkı işbirliğine girmiştir: üçünün davranışı da Mr. Graham Fuller'in öngördüğü hedefe ve davranışa uymaktadır: Türkiye'yi Gâzi'nin gösterdiği yoldan ( 'Kemalizm' den), İslâm'a (yâni, Halife Vahidettin'in yoluna) çevirmek!

Belge/.- ''...CIA'in 1947'den bu yana, ABD'deki kolej ve üniversitelerden geçen, 6.000'den fazla yabancı öğrenciyi, işe almış olduğu hesaplanıyor...'' ( Vernon Elliot, 'Cover Action' Dergisi, Sayı 38, Sonbahar 1991...)

Yorum mu? Ne yorumu? Yorum yok!

Meraklısı için NOTLAR:

1/ Bu konuyla ilgili, daha kapsamlı ve ayrıntılı bilgi için, Adnan Akfırat'ın şu çalışmasına başvurunuz: (''Çiller'in ABD Vatandaşlığı'' , Kaynak yayınları, 1995.)

2/ Jeanne d'Arc'ın, çarmıhta yakılmak pahasına, erkek gibi giyinmekte, saçını erkek gibi tıraş etmekte direnişinin; 'uhrevî inançlarından' çok; eline, erkek eli değmemiş, 'radikal' bir 'travesti lezbiyen' olmasından ileri geldiğini, çoğu Fransız aydını bilir ama, nedense, söylemez. (4/6/1999)

'Topal Ördek' Kime Derler?

Yanlış hatırlamıyorsam, rakı beyazı -gizlice havai mavi- bir kar sabahıydı; Ankara' nın dillere destan soğuğu, nerede bir su birikintisi bulduysa, kalın cama benzer yanar döner buza çevirmiş; Zafer Çarşısı'nda kitaplara bakarak oyalanıyorum; birden, şaşırtıcı bir 'CIA' başlığı (Kitabın asıl adı 'CIA ve İstihbarat Kültü' , 1975), yazanlar, iki eski CIA ajanı, Mark ve Marchetti! O gece, gerektikçe notlar da alarak, tamamını okuyup bitirmiştim; sonradan üzerinde ısrarla durduğum 'Bissel Raporu' dahil, neler açıklanmamıştı ki! Bu arada, 'yabancı' öğrencilerden ajan devşirmek için, 'üniversite kampüslerinin', adamakıllı yararlı birer 'avlak' olduğu da belirtilmişti; diyordu ki; ''... birkaç yıl içinde ülkelerinde üst düzeyde bir konuma gelme şansına sahip olurlar...''

Vernon Elliot'ın, sorunu irdelediği çarpıcı yazıda da, onları zikretmiş; ama üzerinde asıl durduğu, eski CIA başkanlarından Stanfield Turner'in, ajan seçmedeki 'kriteri'; çünkü Turner, 'Gizlilik ve Demokrasi' (1985) adlı kitabının 108. sayfasında, demiş ki:

''...CIA'in kazanmak için aradığı genç, ülkesinde bizi desteklemek üzere etkilenmeye açık, ilk sınıflardaki üniversite öğrencisi değildir. Bu tür öğrenci, büyük bir olasılıkla, bizim aradığımız olgunluğa, derinliğe ya da kariyeri konusunda net bir seçime sahip değildir. (Buraya dikkat) Daha uygun olan adaylar, üniversiteyi bitirmiş olarak, genellikle devlet bursuyla okuyan, yabancı hükümet görevlisi öğrencilerdir...''

Vernon Elliot 'Cover Action' dergisinin 38. sayısında (Sonbahar 1991) verdiği o tüyler ürpertici bilgi; yâni, 1947'den 1991'e kadar, CIA'in Amerika'daki kolej ve üniversitelerden devşirdiği 6.000'i aşkın öğrenci 'gerçeği', işte bu çerçeve içinde ele alınmak icab ediyor. Düşünüyorum da, acaba 'bizim' kızların çoğu, oraya, fakültelerini bitirdikten sonra gitmişlerdi; acaba aralarında 'devlet bursu' alanlar da var mıydı? Tabii, bu işin şakası, acı bir şaka ama, çünkü bakar mısınız Vernon Elliot ne yazmış:

''...William Carson'ın kaleme aldığı 'Amerikan İstihbarat İmparatorluğu'nun Yükselişi' adlı kitabın 312. sayfasında CIA'in ilgili biriminin yetkilisi, 'her yüz yabancı öğrenciden birisinin ajanlaştırıldığını açıklıyor'..''

Eh, ne de olsa, düşük bir yüzde sayılır.

Seç seç al!

Aslında pişmiş aşa soğuk suyu, ünlü ABD dergisi Time katıyor: meraklısı bilir, Time beş altı yıl önce kapak konusu çok çarpıcı, bir sayı; o sayıda da, bir o kadar çarpıcı bir liste yayınlamıştı; çarpıcılık, tabii, yazının başlığından başlıyordu; 'Amerika Dünyayı Gerçekte Nasıl Yönetiyor?' Yazıya giriş de, aynen şöyle:

''...Yale Üniversitesi'nde eğitim görmüş olan Tansu Çiller, geçen hafta Türkiye'de başbakan olurken, Harvard Üniversitesi'nde öğrenim yapmış olan Masako Avoda Japonya'nın yeni prensesi olarak tacını giymiş bulunuyordu. Aşağıdaki listenin de ifade ettiği gibi, yabancı devletlerin bir çoğunun dışişleri seçkinleri ABD'de eğitilmişlerdi; bu nedenle, bu ülkelerin dışişleri bakanlıkları, zaman zaman, bir ABD üniversitesinin öğrenci yurdunu hatırlatmaktadır...'' (Time, 28 Haziran 1993)

Bizim Dışişleri'ndeki 'seçkinler' de, böyle bir 'çağrışım' oluyor mu; bilemem, ama; ek listede verilen isimler, yaptıkları iş, mezun oldukları üniversiteler, gerçekten düşündürücü: İnanır mısınız, cumhurbaşkanı düzeyinde Carlos Salinas (Meksika) - Harvard; Fidel Ramos (Filipinler) - West Point; Lee Teng Hui (Tayland) - Cornell; Benjamin Netanyahu (İsrail) - Massachusetts Üniversitesi'nden mezun imiş! Başbakanlık düzeyinde de, ABD üniversitelerinden çıkmış, bir o kadar kişi sayılabiliyor; meselâ: Vaclav Claus (Çek. Cum.) - Cornell Gro Harlem Brunland (Norveç) - Harvard, Lien Chon (Tayvan) - Chicago! Nasıl, beğendiniz mi? Ayrıca, İsveç Dışişleri Bakanı Margheretha af Ugglas , Harvard; Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Saud el Faysal , Princeton mezunu imiş! Daha da ilginci, pek çok ülkede, maliye ya da iktisat bakanlarının, ABD üniversitelerinde okumuş olması: Meselâ, Harvard'dan Domingo Cavallo, Arjantin; yine Harvard'dan Alejandro Foxley, Şili ; Chicago'dan Edmond Alphondery, Fransa; Yale'den Jorge Brada de Macedo, Portekiz; Northern İndiana'dan Şeyh Abdülazizi bin Halife, Katar; Stanford'dan Anne Wibbe, İsveç' te bu görevi yürütüyor.

Time dergisinin yazısına başlık 'atarken', ABD' nin 'Dünyayı gerçekte nasıl yönettiğini' vurgulamış olması; insanın, ister istemez aklına, bu siyasetçilerin, o üniversitelerdeki 'master' ya da 'doktora' öğrenciliklerinde, CIA'in 'devşirmesi' olup olmadıkları kuşkusunu uyandırıyor; bu da, siyasi partilere üye yurttaşlarımızın, gerek parti, gerekse hükümet yönetiminde, görevlendirecekleri kişileri seçerken; sanırım çok daha titiz, çok daha dikkatli davranmalarını zorunlu kılıyor.Hele milletvekili 'adaylarını', mutlaka, sıkı elekten geçirmek gerek!

Yanlış mıyım?

'Şantaj' ve 'intihar'...

Oysa CIA öyle yapmıyor! En azından, bendeki izlenim budur: birkaç defa, gazetelere ilan vererek, birkaç yıllığına 'sözleşme' ile 'ajan' aradığını, şurda burda okumuştum. Bu ajanlar da, örgütlerine galiba pek sâdık çıkmıyor; ayrıldıktan birkaç yıl sonra, yaşadıklarını 'hatıra' diye yazıp, ne kadar kirli çamaşırı varsa ortaya döküyorlar. Bunların, 'yabancı' öğrencileri 'devşirme' tarzı da, basbayağı çirkin; ya para ödüyorlarmış, ya ABD vatandaşlığı vaadederlermiş, ya da şantaja başvururlarmış! Evet, şantaja: bunu açıklayan da, eski bir CIA görevlisi, William Turner, açık açık diyor ki:

''...masrafları öderdim ve üzerinde ABD Hükümeti yazan bir makbuz imzalatıp parayı verirdim. Artık hapı yutardı. Bu tutar belki 10 dolar kadar bir şey olabilir; ancak, vazgeçmesi halinde, yanına birkaç sıfır ekleyip, tutarı 1000 dolara çıkarırdım ve işbirliği yapmaması halinde 'değerli işbirliğini' açıklamakla tehdit ederdim'' (San Francisco Bay Guardian, 2 Mart 1978)

Nasıl beğendiniz mi? Bunun feci sonuçları da oluyormuş tabii; Vernon Elliot, yazısında onları şöyle açıklamış:

''...bir kimsenin kendi ülkesine karşı casusluk yapmasının, genellikle ihanet olarak görüldüğü ve hemen her yerde karşılığının uzun yıllar hapis ya da idam cezası olduğu düşünülürse kitapta dile getirilen 'ABD'deki kampüslerde istihdam edilmiş 40'tan fazla ajanın Amerikan istihbarat servisleriyle ilişkisinin açığa çıkması korkusu içinde intihar etmesi' şaşırtıcı değildir...''

CIA'in 'ajan devşirmek' yolundaki, en önemli yöntemi, sizce hangisidir? Dolar mı, şantaj mı, yoksa ABD yurttaşlığına kabul edilmek vaadi mi? Bana en etkilisi, bazıları için, bu sonuncusudur gibi geliyor: bu sayede, öz ülkende bile, 'imtiyazlı' maaş alabiliyor, 'imtiyazlı' mevkilere, çok kısa sürelerde yükselebiliyorsun!

Başarılı olamayanlara, CIA' in argosunda, ne adı verilirmiş, onu biliyor musunuz? Oldu olacak, onu da aktarayım: 'Topal Ördek'! (7/6/1999)

Bu 'Kötü' İse, Öbürü 'İyi' Olamaz!

(Akşam, Kanlıca yolcusuyum; vapurda, kirlisakallı bir genç, yanıma sokuldu: ''- 'Yengecin Kıskacı' nı okudum' dedi, '...en çok şaşırdığım, o érotique bilim/kurgu öyküsü! Siz ve bilim/kurgu! Böyle bir şey yazacağınız, hiç aklıma gelmemişti!''. Yakınlarım bilim/kurgu merakımı bilir, hevesim çok eski yıllara uzanıyor; ilk romanım, bilim/kurgu romanıydı; adı ''Merih'e Seyahat'' ; ortaokulun ilk sınıfındaydım, sanırım 1939/1940 dersyılı.

Bunları niye yazıyorum, 'hayali senaryo' tecrübemi, kanıtlamak için mi, evet; herkesçe 'müsellem', senaryo yazarlığımı da buna eklediniz mi; size sunmak niyetinde olduğum, 'siyasi' bilim/kurgu denemesi için, 'icâzetinizi' aldım demektir!..)

'Moskova parmağı'

' Soğuk Savaş' ın, belâlı yılları; dünya ikiye bölünmüş, bir yanda 'acımasız' bir liberalliği 'Hür Dünya' diye yutturmaya çalışan - ABD önderliğindeki- 'Batı Bloku' ; bir yanda 'acımasız' bir totaliterliği, 'sosyalizm' diye yutturmaya çalışan, - SSCB önderliğindeki- 'Doğu Bloku' ! İşi 'Sıcak Savaş' a yozlaştırmamaya özen göstererek, iki taraf da, kıyasıya vuruşuyor; kendi bloklarına dahil 'üçüncü ülkeleri', çeşitli -siyasi, iktisadi, askeri- düzeylerde, iyice 'evcilleştirmeye' çâre arıyorlar: hem de, ne çâreler! Üniversite kampüslerinden, öğrenci ajan devşirmek; türlü burs ve eğitim imkânlarıyla, gelecek vaadeden ecnebi aydınları çağırıp; kendi çıkarlarına, uygun kafada yetiştirerek; daha sonra, kendi ülkesindeki yüksek yönetim kademelerinde, yer edinmesini sağlamak, vs vs...

İşte bu 'Soğuktan Gelen Casus' ortamındaki ağır gerilimde; Ruslar, öteki ülkeleri etkileyebilmek amacıyla, 'Uluslararası Karl Marks Barış Vakfı' nı tesis etmiş; bu Vakıf aracılığıyla, hem Stalin'ci 'totaliterliğe' uygun vasıfta adam yetiştirecek 'Friedrich Engels Üniversitesi' ni; hem de, Üçüncü Dünya ülkelerinin aydınlarına verilen 'Yaratıcı Emek Bursu' nu kurmuşlar; 'seçilen' aydın, burs aracılığıyla o üniversitede okutuluyor; böylece, 'Soğuk Savaş' ın koşullarına uygun 'evsafta' yetiştiriliyor. Elbette, başlıca amaçlarından birisi de Türkiye' deki siyasi kadrolara, bu çerçevede 'yetiştirilmiş' aydınlardan, birkaçını katabilmek!

Köklü bir siyasi partiden genç bir gazeteci, Ankara'daki Sovyet Büyükelçiliği ve Dışişleri'ndeki gayretkeş bir 'yetkili' aracılığıyla, 'Yaratıcı Emek Bursu' ndan yararlandırılıyor; Moskova'ya gönderilerek, 'Friedrich Engels Üniversitesi' nde, - diyelim ki 'Ortadoğu Tarihi ve Sosyal Psikoloji' okuması sağlanıyor. Ülkesine döndükten sonra, elbette partisinin 'yükselen yıldızı' olacak; siyasi kaderini değiştirecektir! Meraklısı biliyor ki hem 'Friedrich Engels Üniversitesi' nin, hem de 'Yaratıcı Emek Bursu' nun gerisindeki 'beyin'; KGB' nin 'efsanevi' Başkanı 'Yoldaş' Beria' dır; üstelik bu burs, çevre ülkelerinde, yüksek politikacılar düzeyinde gerçekleştirilen, o pek namlı 'Oktiyabr Toplantıları' nın da kurucu ve yatırımcısıdır, ki hem o partili gazeteci, hem de sonraki yıllarda Türkiye'de önemli roller oynayacak olan başka bir partinin genç lideri bu toplantılara çağrılmış, katılmışlardır, ama...

Bu da bir şey mi?

'Yükselme potansiyeline sahip yabancılar...'

Moskova, 'Soğuk Savaş'ın 'ideolojik dayatma' ortamında, başka silâhlardan ve ilişkilerden de, hınzırca yararlanıyor; bunlardan bir başkası da, 'Mareşal Zukhof Bursu' dur; bursun mahiyetini merak mı ettiniz, ünlü Trud gazetesinde, onun hakkında bakınız ne yazılmış: ''...kendi ülkelerinde yükselme potansiyeline sahip yabancıları SSCB'ne çağırır; bunların büyük bir çoğunluğu, sonradan kendi ülkelerinde etkili mevkilere yükselmişlerdir; bunda SSCB hakkındaki bilgi ve düşüncelerinin rolü büyük olmuştur...'' (24 Mayıs 1969)

Daha önce 'Oktiyabr Toplantıları' na katılmış (18/21 Eylül/ İstanbul ) ünlü bir siyasetçinin kurduğu partiden, genç ve 'yükselme potansiyeli yüksek' bir mühendis, 'Mareşal Zukhof Bursu' ndan yararlanarak, Moskova' ya eğitim ve öğretime gitmiş; döndükten sonra, partisinin, genel başkanlığına oynadığı kurultayında, kendisini 'yoldaş' Brejnef' le kolkola gösteren bir fotoğrafını dağıtarak, başarılı olmuştur. Daha ilginç başka bir mühendisin, Moskova' da bulunduğu yıllarda, KGB yöneticisi 'yoldaş' Andropof' la da, 'yoldaş' Brejnef' in Güvenlik Danışmanı 'yoldaş' Prmikof' la da, 'yakın ilişkiler' içinde olduğu biliniyor; bu genç mühendisi, zaten Andropof' la tanıştıran, KGB'nin Ankara'daki eski İstasyon Şefi'dir ki, SSCB'nin dış politikasını yönlendiren iki kişiden biridir, ötekisi elbette 'yoldaş' Beria. 'Mühendislik Ekonomisi' nde uzmanlaşan bu ikinci mühendis de, Türkiye 'ye döndükten sonra, kurduğu yeni bir partiyle seçimlere katılabilmek için, askeri yönetimle epeyce becelleşmiş; o sırada Ankara' da görevli Sovyet Büyükelçisinin az mı desteğini görmüştü; eğer, 1952' de Moskova'dan ayrılırken, 'ülkemdem ayrılır gibi hüzün duyuyorum' demişse, haksız mıdır?

Ne görüyoruz? 'Soğuk Savaş' ın acımasız koşullarında, taraflardan birisi olan 'Doğu Bloku' -hassaten onun lideri olan SSCB - Türkiye'de kozlarını iyi kullanmış; memleketin kaderinde önemli rol oynayacak, 'geleceği parlak aydınları' iyi seçip, bünyesinde eğiterek, 'çıkarlarını korumak' bahsinde önemli mesafe kazanmıştır; bu da elbette Doğu Bloku' nun 'dayattığı' ideolojik 'totaliterliğin', Türkiye' deki 'Kemalist Düzeni' bozmasında etkili ve yararlı olmuştur.

Çocuk oyuncağı!..

Bu 'siyasi' bilim/kurgu serüveni, -bütün dehşetiyle- elbette 'aynen' yaşanmadı; ama bu, hiç yaşanmadı anlamına gelmiyor; yaşanmasına maalesef yaşandı, çektiğimiz onca 'seyyiât' da, esasen -karşıt kampta aynen- 'yaşanmış' olmasından doğuyor. Ne şekilde 'yaşandığını' aydınlatabilmek için, sadece bazı isimleri ve yerleri değiştirmek, kâfi gelecektir ya, acaba o zaman yaptığımız vahim yanlışın, mahiyetini ve kapsamını, tam kavrayabilecek miyiz?

'Yaratıcı Emek Bursu', ABD' nin ünlü Rockefeller Bursu' dur; 'Uluslararası Karl Marks Vakfı' , o pek ünlü Rockefeller Vakfı' dır ki, bu burs zaten o vakıf tarafından verilmektedir. 'Friedrich Engels Üniversitesi' , o çok gencimizin okumaya can attığı 'Harvard Üniversitesi' dir ki, KGB' nin başı Beria, yani hem vakfın, hem de bursun yönetici üyesi olan, ABD' nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger' den başkası değildir. 'Oktiyabr Toplantıları' nı da, bu vakıf örgütlüyor, bildiğimiz adı Batı Bloku yöneticilerinin aralarında gizlice buluşup eyleştiği, ünlü 'Bilderberg Toplantıları' dır. Anlayan zaten anladı, 'Mareşal Zukhof Bursu', ABD' nin ünlü bursu, 'Eisenhower Bursu' oluyor; KGB'nin başkanı, o dönem CIA Başkanı George Bush'un ta kendisi; Güvenlik Danışmanı'nı da o adı zor telâffuz edilen Zbigniyef Brzezinskiy olarak anlayın; eh, tablo aşağı yukarı, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Geriye genç gazetecinin, genç parti liderinin, o iki genç mühendisini kim olduğunu bulmak kalıyor ki, o da çocuk oyuncağı canım!

Meraklısı için NOT: Bu köşede çıkan 'Söyleşiler'i, Bilgi Yayınevi'nin tarih sırasıyla kitaplaştırdığını biliyorsunuz; dizinin ilk kitabı, 'Bir Sap Kırmızı Karanfil'den (Haziran/1998) sıcak alâkanızı eksik etmediniz; bu defa, ikinci kitap yayınlandı: 'Ufkun Arkasını Görebilmek!' (Mayıs/1999); aynı sıcak alâkayı, ondan da esirgemeyeceğinizden eminim. (9/6/1999)

Geçti Bor'un Pazarı...

O savaş sonrası yılları! Türkiye, savunma telâşıyla, tehlikenin biraz da farkında olmaksızın 'Hür Dünya'ya (Yâni 'Batı Bloku' na, yâni 'Sistem' e) katılıyor; aydın kesiminde, o zamana kadar, duymaya alışkın olmadığımız, övünmeler: ''-...filân Fulbright Bursu'yla, Washington'a gitti'', ''-...feşmekân Rockefeller'den burs almış, Harvard Üniversitesi'nde okuyacak!'', ''-...duydunuz mu, falan'a Eisenhover Bursu'nu vermişler... Columbia'da okuyacakmış!'' Herkes sanıyordu ki, ABD'nin fisebilullah dağıttığı bu 'burslar', 'Kemalist Cumhuriyet' in 'çağdaş uygarlık düzeyi' ni yakalamasını kolaylaştıracaktır; kimsenin aklına, Batı Avrupa (daha çok da Fransa) modeline göre teşekkül etmiş Cumhuriyet'i; Anglo/sakson modeli bir 'piyasa' demokrasisine yozlaştıracağı gelmiyordu. 'Piyasa' demokrasisi denildi mi, elbette, hanidir içinde debelendiğimiz rezilliği anlamalısınız!

Cumhuriyet çocuğuyuz ama, dürüstçe itiraf etmeliyiz ki, 'Kemalist' Cumhuriyet'in 'lâalettâyin' bir cumhuriyet olmadığını - Gâzi hâriç- kimse bize söylememiştir; Gâzi'nin bu konuda söylediklerini ise, koydunsa bul! Kendi hesabıma, ancak 50'li yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesinin, Galiyef/Mustafa Kemal istikametinde; ikisi ecnebi, ikisi Türk, dört fikir sistemi üzerine bina edildiğini anlayabilmiştim: yabancılardan, Keynes ve Duverger ağır basıyordu; yerlilerden ise, Akçura ile Gökalp! Bu düzen neresinden bakılsa, anti/emperyalist, devletçi, milliyetçi ve -hakiki müstahsil olan- halkı esas almış, laik bir cumhuriyet'ti; ulaşmayı tasarladığı 'demokrasi', ülkeyi tüccara teslim eden, 'piyasa' demokrasisi değildi; 'idare'yi halka teslim edecek bir 'özyönetim' demokrasisi olarak tasarlanmıştı.

Halbuki savaş sonrasında, aydınların sahip olmakla 'hava bastığı', o Amerikan bursları...

'Soğuk savaş' standartında 'lider üretmek'

Time'in o kapağını hiç unutmayınız: ''Amerika Dünyayı Gerçekte Nasıl Yönetiyor?'' (28 Haziran 1993) Amerikan üniversitesi çıkışlı, 'yabancı' politikacıların listesi de, yenilir yutulur gibi değildir ya, şimdi isterseniz, bu 'eğitim düzeni' nin iç mekanizmasına da bir göz atalım...

Meselâ Rockefeller Vakfı ve Bursu! 'Sistem' in 'müemmen' adamı Henry Kissinger , bu vakfın hem 'Özel Çalışma Projeleri' yöneticisiydi, hem de Harvard Üniversitesi'nde hoca; Adnan Akfırat kitabında, Kissinger ve Harvard Üniversitesi'nin işleriyle ilgili olarak, çarpıcı bir alıntı yapmış, diyor ki:

''...ABD'nin dünya hâkimiyetini anlatan Charles Levinson'ın Vodka/Cola adlı kitabında, Harvard Üniversitesi ve Kissinger'in buradaki çalışmaları şöyle anlatılıyor: 'Harvard Üniversitesi 1950/1960 yılları arasında, ABD'deki anti/komünizm ideolojisinin ('Soğuk Savaş' anlayın) geliştirildiği bir merkezdir. Bu aşılama kampanyasının en güzel filizlerinden birisi de Henry Kissinger olmuştur. Kissinger, Harvard'daki Uluslararası seminerleri yönetir. CIA tarafından finanse edilen bu seminerlere, her yaz çok değişik ve ilginç kişilerin, örneğin Fransız Raymond Aron'un, İngiliz Bertrand Russel'in, İsveçli Olof Palme'nin ve Türkiye'nin sosyal/demokrat lideri Bülent Ecevit'in katıldığı görülür...'' (Akfırat, s. 58)

Mahiyeti ve işlevi son derece gizli tutulan, ünlü Bilderberg Toplantıları' nın da, Rockefeller Vakfı tarafından finanse edildiğini biliyor muydunuz? Akfırat, o konuda eski İspanyol istihbaratı yöneticilerinden Luis M.Gonzales-Mata'nın kitabından bir alıntı yapmış, o da şöyle: ''... Bilderberg 1954'te CIA Başkanı'nın da katıldığı bir toplantıda, gelecekte daha büyük işler başarmak ve CIA'ye yardımcı olmak için kuruldu...'' (Akfırat, 59) İyi mi? Peki ya Eisenhover Bursu hakkındaki şu bilgiye ne dersiniz? 24 Mayıs 1969'da, Business Week dergisi, onunla ilgili olarak şu gerçeği açıklıyor: ''... kendi ülkelerinde yükselme potansiyeline sahip yabancıları Amerika'ya çağırır. (...) Büyük çoğunluğu kendi ülkelerinde etkili mevkilere yükselmişlerdir; bunda da, Amerika hakkındaki bilgi ve düşüncelerinin büyük rolü olmuştur...'' (Akfırat, 59)

Uzatmak gerekir mi? ABD Burs sistemi, bütünüyle 'Sistem'in çıkarına elverişli adam yetiştirmek prensibi üzerine kuruludur; 'Soğuk Savaş' standartlarına göre, başka ülkelere, 'lider üretir'. Ne yazık ki, aynı şeyi, aynı şekilde yapan SSCB'ne; Moskova'nın 'İdeolojik dayatması'na ve 'Soğuk Savaş' 'numaralarına', başarıyla direnmesini bilen Türkiye Cumhuriyeti; ABD'ye karşı, ulusal ideolojisi 'Kemalizm'i aynı sebatla koruyamamış; Gâzi döneminde tesis edilmiş gelişme stratejisini ve ekonomik dengesini, ciddi şekilde tehlikeye düşürmüştür. Bunun sebebi kim? Ülkenin 'savunması'nı kurtarayım derken; 'kuruluş sebebini ve ulusal ideolojisini' feda eden, 'Soğuk Savaş' politikacıları ve onların liderleri değil mi?

İki başka 'soğuk savaş'!..

Seçim ertesi, muhtemel bir DSP/MHP koalisyonunu 'torpillemek' için, Ecevit'lerin vermeyi uygun buldukları ünlü 'demeç', son derece tipik bir 'Soğuk Savaş' uygulamasıydı; zaten Devlet Bahçeli de, onu böyle değerlendirmişti.

Düşünüyorum da, herhalde bizimkiler (Demirel, Ecevit, Yılmaz vs.) yurtdışı görev yolculuklarında, kendilerini her geçen gün, biraz daha 'yalnız' hissediyorlar; zira 'Soğuk Savaş' politikacılarının hemen hepsi, ülkelerinde ya seçimlerle elendiler, ya da 'eleklerini duvara asıp', köşelerine çekildiler, belki 'Hatıraları' nı yazıyorlar. Yalnız 'bizimkiler', Sovyetler'in dağılışından itibaren, iki yeni 'Soğuk Savaş' ın olanca hızıyla geliştiğinden, hâlâ 'bihaber'; eski refleksleriyle olmadık şeyler yapıp söyleyerek, etrafta tebessümler uyandırıyor.

Bu iki 'Soğuk Savaş' dan biri, Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında, - Balkanlar'da tehlikeli bir sıcağa dönüşme eyilimi gösteren- çıkar uyuşmazlığıdır ki, Washington -çıkarları onlarla da ters düştüğü halde,- Rusya ile Türkiye'yi yanında görmek ister; ikincisi, harıl harıl, hanidir ABD ile Türkiye arasında yaşanıyor, çünkü orta vâde tahmin uzmanı, Judith Yaphe'nin 'senaryosu' nda belirttiği gibi, Türkiye'de Silahlı Kuvvetler, 'etnik' ve 'şeriatçı' muhalefete dayanan 'piyasa' demokrasisinin, gerçekte, devleti parçalamak anlamına geldiğini, kavramış; '30' ların Türkiye' sine,- (yâni Kemalizm'e)- dönmek niyetindedir; bu da öteki 'Soğuk Savaş' da, Washington'ın, Türkiye'de eline geçirdiğini sandığı bütün 'kozları', birer ikişer yok edecektir. Besbelli, eski 'Soğuk Savaş' politikacıları da buna dâhil! (11/6/1999)

20 Yılda Anlayabildiği...

(Camekânda, bir adam; 'Gâzi' Anadolu'nun, herhangi bir dağ köyünde, ya da bozkır kasabasında, benzerine kolayca rastlayabileceğiniz, birisi; yirmi yıllık bir 'silâhlı kalkışma' teşebbüsünden sonra, günah çıkarıyor: ''-...PKK, 1970'lerde ortaya çıktı, kusur işlemeyen örgüt var mı? Bilhassa 1993 ve 1996'dan sonra, sorunun 'üniter devlet' yapısı içinde, demokrasinin gelişmesi altında çözüleceğini anlattım. Eylemlerin, çözümü zora sokacağı sonucuna, yirmi yılda ulaşabildik.'' (Hürriyet, 4 Haziran 1999).

'Silâhlı Kalkışma Çıkmazı' nın bu açık itirafı, sizi bilemem ama; beni, çağrışımdan çağrışıma; uzun bir çağrışım zincirinin, bir halkasından ötekine, sürüklüyor...)

Anarşizm'in 'siyah bayrağı'

Çağrışım 1/ ''...70/71 yazında, tesâdüf, Çeşme' deki bir tatil köyünde, 68 öğrenci hareketlerine karışmış, iki Fransız delikanlısını karşıma çıkarmıştır. Jean-Marc ve Philippe. Geceleri, rüzgâr camlara tuz yağdırır, tatil insanları dinlendirici bir müzikle, kendilerini avutmaya çalışırken, tartışırdık. Benim sorum şu: 60 yıllarında, geçen yüzyılın büyük modası 'bireysel terorizm'in, yeniden ve bütün heybetiyle, toplumcu eylemlere egemen olması neyle açıklanabilir?

Her kafadan bir ses çıkıyordu elbet, sonradan tartışmaları, şöyle toparladığımı hatırlıyorum:

a. Klâsik kapitalist liberal devlet, tekeller döneminde, hele 'ikinci sanayi devrimi 'nden sonra, yapısal bir 'totaliterliğe' yönelmektedir. En klâsik 'Batı' lı demokrasilerde bile, 'şiddet' , devletin yönetimde başvurduğu en geçerli yöntem haline geliyor. Devletin, belirli bir sınıfın çıkarları adına, toplumun öteki katlarına şiddet uygulaması, elbette bir tepki çağıracaktı. Bu tepkinin şiddete dayanmaması olası mı? Kapitalist devlet polis devletine dönüştükçe, tabandan ona yönelecek tepkinin de şiddete dönüşmesi olağan sayılmalı.

b. 17 Devrimi, II. Dünya Savaşı' ndan sonra, dünyanın öteki ülkelerinde gerçekleşen 'sosyalist rejimler' , umulanı gerçekleştirememiştir. Polisin, ordunun, devlet bürokrasisinin olduğu gibi korunması bir yana; disiplin daha sıkılaştırılmış, orada 'şiddet' bir yönetim yöntemi olarak uygulanmıştır. Toplumsal sosyalizmin, sonunda bir 'bürokrasi diktası'na dönüşmüş olması; zamanında bunu öngörüp ileriye süren bireysel sosyalistleri, (yâni Anarşistleri ve Anarcho/Sendikalistleri) haklı çıkarmıştır... o halde, yeni savaşım biçiminin, vaktiyle 'Neçayevtsi Hareketi' nde 'Narodnaya Volya' döneminde olduğu gibi, Terorizme yönelmesi olağan sayılabilir.

c. II. Dünya Savaşı' ndan sonra, Sovyet işgaliyle değil de, kendiliğinden ve tabanın da katılmasıyla sosyalist olmuş bütün ülkeler (Küba, Çin, Vietnam, Yugoslavya) bu işi şiddet kullanarak yapmışlardır; üstelik, Moskova' ya karşı çıkmışlardır. Şu halde, 60'larda devrimciliğin, artık 'Sistem' in malı olmuş, 'Sistem' den pay isteyen; 'geleneksel' sosyalist ve komünist partilerin, 'demokratik eylemleri 'nden geçmediğini kabul emek olağan sayılmalıdır...''

İşin ucu Türkiye'ye dokunmuyor mu?

''...Dokunmaz olur mu? 65 sonrası öğrenci olaylarının, hemen büyük çoğunluğu Moskova yanlısı ve 'ortodoks Marksist' bir eyilim taşımaz; biraz Marcuse, çok daha fazla, Castro/ Guevara, epeyce de Mao tutkusu vardır içinde; bugün dahi, benzer eylemlerden hayır umanları, son iki kanadın adamları saymak olasıdır.

Batı' da Trotskistler, 60'lı yıllardan başlayarak ön plana geldiler, IV. (Trotskist) Enternasyonal güncelliğe kavuştu; Mandel, çeşitli ülkelerde Trotskist/Devrimci komünist partilerin canlılık kazanmasını, seçimlere katılıp, yüzde 3'ler dolayında oy almasını sağladı; ne var ki 'ortodoks' Komünist partilerden daha 'hızlı' olan Trotskistler, tedhişçilikten çok partileşmeyi ve yığınsal yayılma eylemini yeğliyorlar. Türkiye' de de uzun bir aradan sonra Trotskiszm belirmiş; daha çok, bazı yayınlarla, dikkati çekmeye başlamıştır.

Yalnız, Batı 'lı hareketler için olduğu kadar, Türkiye için de şu nokta, herkesin gördüğü bir gerçeğin deyimlenmesi oluyor; ülkemizde şiddetin yöntem sayıldığı, bireysel terorizm'in geçerli tutulduğu hareketlerin kökeni, 'küçük burjuvazi'dir; giderek, kırsal düzenin çözülmesiyle ortalığı kaplayan bir 'lümpenler' takımı, onlara katılmaktadır. Çoğunluğuyla işçi sınıfının, eski TİP gibi, SDP ya da yeni TİP gibi sosyalist partilerin, hatta yurtdışından sesini duyurmaya çalışan TKP'nin, bu türden davranışlara karşı olduğu biliniyor.

Resim hâlâ gözlerimin önündedir: Sorbonne (Paris) dolaylarında, bir öğrenci barikatı, göz yaşartıcı bomba dumanından, göz gözü görmüyor; sökülmüş kaldırım taşları, devrilmiş otomobiller; barikatın tepesine dikilmiş, bir kara bayrak! Evet, klâsik Anarşizm'in siyah bayrağı; Anarcho/Sendikalistler'in kırmızı/ siyah bayrağı ile birlikte, yıllarca sonra, toplumsal eylemlerle, yeniden meydana çıkıyordu: yıllardan 1968!..''.

Moskova 'yandaşı' değildi, Moskova'ya karşı!

''...Sık tekrarlarım, tekrarlamak da gerektir: öğrenci olaylarının temeli, Moskova değildir. Amerika' dan başlayıp, 60' lı yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa' yı saran şiddet hareketleri; kısmen Bakunin/ Kropotkin çizgisinden; kısmen Malatesta/Stirner çizgisinden, anarşist hareketlerdir ki, güncel devrimcilerden -açıkça Moskova' ya karşı bir tutum tutmuş olan, - Maozedun ve Fidel Castro' yu (özellikle de Ernesto (Che) Guevara' yı) örnek edinmişler; işçi sınıfından çok, küçük burjuvaziden kaynaklanmışlardır.

O tarihte, bunların kuramsal 'babalığını', bir zamanların Frankfurt Filizofları grubundan Herbert Marcuse yapıyordu; o hızla, aynı gruptan, Adorno, Habermas ve Reich da, anılmaya başlamıştı ama; öğrenci eylemleri ve 'vahşi' - yani 'geleneksel' komünist ve sosyalist örgütlerin kontrol etmediği- grevler öyle bir hızla yayıldı ki, şehir ve kır 'gerillası' patırtısından, işin kuramına (teorisine / nazariyâtına) kulak asan pek kalmadı.

Siyah ve Siyah/Kırmızı bayrakların, dalgalandığı dönem; o dönemdi işte...'' (14/6/1999)

'Umutsuzluğun' ve 'Çıkmaz'ın Çocukları

(Terör, 'küçük burjuva' nın büyüklük hevesi'dir. Bakunin 'i bile dehşete düşüren, Sergey Neçayef , alt tarafı bir küçük burjuva aydını, Dostoyevskiy , 'Ecinniler 'de, onu ve 'hareketini' ne de acımasız irdelemiştir! (Bkz. 'Hangi Edebiyat', s. 69/99). 68 Hareketi 'nde, başlangıç, yine küçük burjuva aydınındadır; ama arkası, sanayileşmesi geri bıraktırılmış azgelişmiş ülkede, bir türlü işçileşemeyen -yani 'lümpen' kalan-, göç kırsalıyla gelir:

'Şiddet hareketleri' nde, küçük burjuva için, Marighella ; kırsal lümpen için, Che ve Ghiap önemlidir; ilki şehir 'gerillası' nı, ikinciler kırsal 'gerilla' yı işlemiş ve önermiştir; öncekiler, nerede denedilerse, orada yenildiler; ikinciler, ancak saldırgan emperyalizme karşı 'mazlum' bir kurtuluş savaşını, 'demokratik' ya da 'sosyalist' bir 'devrim' le birleştirebildilerse, kazandılar. Ama bilanço, neresinden bakılsa, olumsuzdur; çünkü, eğer amaç sosyalizm ise, o 'işçi sınıfı' nın işiydi; ilginç olan odur ki, 68 hareketlerinde, o yoktu..

Üniversite kampüsünde, ya da gecekondu varoşlarında, kalaşnikovla devrim şiiri yazmaya kalkışmış olanların, özeleştirisi, o yüzden, hem ibret vericidir, hem de öğretici...)

Debray'den üç önemli ders!..

Çağrışım/2- ''... Che Guevara, Bolivya 'da hayatına mal olan gerilla deneyinde, halkın desteğini sağlayamaz. Harekâta karışmış, bu yüzden, epeyce de hapis yatmış olan Regis Debray, Türkçeye de çevrilmiş 'Che'nin Gerillası' adlı ilginç eserinde, hiç unutmadığım şu sözleri yazmıştır: ''...özet olarak, gerilla, halkın içinde var olan dayanışma potansiyelinin, yüzde birini bile seferber etme ve ondan yararlanma olanağını bulamamıştır.'' Dilimize çevrilmemiş iki ciltlik o önemli 'Silahların Eleştirisi' adlı yapıtında ise, Latin Amerika 'daki kır ve şehir gerillası olaylarını, birer birer ele alıp eleştirir; başarısızlık nedenlerini, diyalektik olarak sergiler.

Regis Debray 'yi anışım boşuna mı? Geçenlerde Che 'nin ölüm yıldönümü için yazdığı bir yazıda, hâlâ sürüp giden 'şiddet hareketlerini' ele alıp, geçmiş olaylardan üç önemli ders çıkarmıştı:

''a. Hem siyasal hem silahsal taktik olarak tasarlanan gerilla yuvası taktiği (bizde yaygın deyimiyle 'foko' culuk) umulan sonuçları vermemiştir.

'Tarihin yavaşlığı, toplumların çekim gücü (pésanteur), kestirmeden başkaldırma atılımını kırıyor'...

b. Buna karşılık, Che 'nin Cezayir 'de 1965'de açıkladığı 'Üçüncü Dünya'nın birleştirilmesi' , üç kıt'anın dayanışması, yöresel çatışmaların yaygınlaştırılması stratejisi, hissedilir şekilde gerçekleşmektedir.

c. Che, 'Şimdi bizi ilgilendiren insandır' demişti. O üretim rakamlarının yükselişini, kendi başına bir amaç saymayan, ilk endüstri bakanı olmuştu. İnsancılığı gittikçe yaygınlaşıyor. Son yılın en egemen olayı, öncülük hareketlerinin, -halk ve işçi sınıfı adına ortalığı karıştıranların eleştirisidir.''

Debray 'nin ulaştığı bu sonuçları bilmek, bir bakıma, Avrupa 'da 1960 sonrası şiddet hareketlerine bizzat karışmış olanların bile, neden dolayı şimdi bu hareketleri sürdürenleri kınadıklarını, anlamamıza yardımcı olur belki.

Çünkü kınıyorlar, hem de fena halde!..

'Kitle hareketleriyle, siyasal mücadele...'

''... Fransa' da Liberation diye bir gazete çıkar, 'aşırı solcular' ın gazetesi denebilecek bir yayın organı, yöneticisi, eski proleter devrimcilerden Serge July! Schlayer olayından sonra, -düşünebilir misiniz- bu gazeteyi 'şiddet' yanlısı olan bir kalabalık basıyor, saatlerce işgal altında tutuyor. Duvarlarına, 'July , senin de sıran gelecek!' diye yazıyorlar. Olaydan sonra, July 'nin dediklerinden bir bölüm, beni çarptı; kimbilir belki, konuştuğum bazı 'hızlı' gençlerde, onun rastladığına benzer bir katılığa, bir dar kafalılığa, bir anlayış noksanına rastladığımdan!.. July şöyle demiş:

''...onlarla tartışmalarımda en çok dikkatime çarpan, goşizmlerinin o gerici yanı ki, aşırılığında, tiksindiğim ne varsa, hepsini içeriyor. Küçümseyici olmak istemiyorum, onları yadsımak niyetinde de değilim. Çünkü var oldukları meydanda; fakat düşünceleri, diyelim ki, yoksuldur, fosilleşmiştir, hareket halinde değildir...''

Bir başkası, 1960 yıllarının ünlü 'kızıl Rudy' si, July 'den daha kesin konuşuyor. Ne konuşması, yargılayıp sonuçlara varıyor. Son tedhiş hareketlerine ilişkin düşüncelerinden bazıları şunlar:

''...terorizm büyük bir cinayettir. Sosyalist ahlâka aykırıdır. Toplumda, evet sosyalizme karşı koyan güçler vardır; bunlara karşı kitle hareketlerini yaygınlaştırarak siyasal araçlarla mücadele vermek gerekir. İmkânsıza sürüklenerek değil! Zira bu, devrimci geleneğin yadsınmasıdır. Aynı zamanda da karşı/devrimci bir tepkidir. Biz kapitalist rejimin despotluğunun yerine terorizmi, ya da başka bir despotluk biçimini geçirmek istemiyoruz. Kişilerin öldürülmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bireysel terorizm biçim mücadelesi açısından hiçbir anlam taşımaz, onun yadsınmasıdır...''

Rudy Dutschke terorizme yatan çocukları bir de tanımlamış ki, doğrusu çok etkileyici. '...onlar savaş kuşağının, karışık zamanların, umutsuzluğun ve çıkmazın çocuklarıdır. Ne bir gelenekleri vardır, ne geçmişle bir bağları!'...''

Endüstri toplumu 'tıkanınca'...

''...Sanırım burada, kapitalist endüstri toplumlarının, yeni kuşaklara, yeni yaşama sevinci ve mutluluk veremeyip, tıkanması olayına varılıyor. Artık bilmeyen kaldı mı, Amerika dahil, Sistem 'in bütün gelişmiş ülkelerinde, büyük bir aydın işsizliği ortalığı kasıp kavurmaktadır, bir ! Yetişmekte olanlar, anababalarının yaşantılarına bakıp, hiç de özenecek bir taraf bulamamaktadır, iki !.. Yılllarca eğitim ve öğretim gördükten sonra, acımasız bir endüstri toplumunun herhangi bir çarkı haline gelmek, onları kesin bir umutsuzluğa itmektedir, üç ! Yığınsal devrimci örgütlerin, onların öncülük ettiği modellerin, benzer bir yaşama biçimini öngörmesi, umutsuzluklarını başkaldırıya çevirmektedir, dört !

İyi ama, 'terorizm' le bir yere varmak olası mıdır?..'' (16/6/1999)

Arkadan Tanklar Geliyor..

( XIX. yy 'ın, başarılı son iki 'ihtilâl 'i, XX. yy 'a sarkmıştı: 1917 Sovyet İhtilâli ve 1919 Anadolu İhtilâli! Bunlar, aslında XIX. yy 'a ait ihtilâllerdi, çünkü 'sıcak çatışma' da, sonucu alan hâlâ topçu, süvari ve piyadedir: 'İhtilâlci milis', klâsik çerçevede 'muntazam ordu 'ya dönüşebilirse, başarı onun oluyor. 1936 İspanya İç Savaşı, XX. yy 'da 'silâhlı isyan 'da durumun farklı olacağının, ilk göstergesi: sonucu iki yeni faktör alıyor, çünkü; uçaklar ve zırhlı birlikler! Herhangi bir silâhlı isyan, ne kadar güçlü olursa olsun, ne zırhlı birlikleri örgütleyebilir, ne de uçak filolarını. Malraux, pilot olarak katıldığı İspanya Harbi 'nde, 'turizm uçaklarının tuvalet deliklerinden' bomba atmak zorunda kaldıklarını yazmıştı: bu, sonun başlangıcı olmuştur.)

'..herkes birbirine ne kolay faşist diyebiliyor...'

Çağrışım/3. ''...Ünlü düşünür Maurice Duverger, yeni terörist hareketleri şöyle tanımlamış ve değerlendirmiştir:

''...terörist gençlerin bir kuramları var, 'şiddet eylemleri sürdükçe devletin baskısı artar, faşizm gelir, halk faşizmin baskısına katlanamaz, silâha sarılır, faşizmi yıkar, sosyalizm kurulur.' Aklıbaşında solcular, gençlerin kafasındaki bu yanlış düşünceyi temizlemeli, tuttukları yolun yanlışlığını onlara anlatmalıdır. Aşırı sağın şiddete başvurması onun öğretisine uygundur, onlar zaten faşizmi istiyorlar: fakat aşırı solun önce faşizmi getirip sonra yıkmayı düşünmesi tarihi gerçeklerle bağdaşmıyor...''

''...terörist gençler şunu iyice bilmelidir: evet, günümüzün çoğulcu demokrasilerinde aksayan yönler vardır, para bütün değerlerin başında yer almakta, eşitsizliklere, gerçek adaletsizliklere sık sık rastlanmaktadır. Ama tarih hiçbir zaman, şimdiki kadar özgürlüklerin alabildiğine geniş olduğu bir dönemi de yaşamamıştır...''

Sosyalizm'e varmak için, önce Faşizm'i getirmek!.. İnsan kulaklarına inanamaz. Ünlü İtalyan komünisti Maria-Antonietta Macciocchi 'nin 'Faşizm Üzerine Dersler 'inde, Fransa'da yaptığı saptamayı hatırlıyorum, diyordu ki: ''...Fransa'da herkes birbirine, ne kolay faşist diyebiliyor, düzeni ne kolay faşizm diye niteleyebiliyor: bizim İtalya'da bunu kimse yapamaz, nedeni basit, çünkü Faşizm'in ne olduğunu yıllarca yaşayarak görmüşlerdir.'' Kim olduğunu şu an çıkaramadığım bir başka yazar da, şöyle bir şeyler yazmıştı geçenlerde: ''...gençler teröre başvurdukça telâşa düşen biziz. 1933'den 1945'e kadar olup bitenleri yaşamış olanlar; onlar, terörü yapan çocuklar, bunun ne olduğunu, nereye varacağını bilmiyorlar; tıpkı, 1933'dekilerin bilmediği gibi! İşin tüyler ürpertici yanı budur...''

Bunların etkisiyle mi nedir, geçenlerde üç beş arkadaş oturmuş konuşuyoruz, ağzımdan şöyle bir lâf çıktı: ''Çocuklar geliyor, soruyorlar: ağbiy, faşizm yerleşti mi, tırmanıyor mu, yoksa örtülü olarak mı sürüyor? Bunlar, Türkiye'de 40'lı yılları yaşamayanlar! Bugün git Spor ve Sergi Sarayı'nda 7 Kasım günü düzenle, 1 Mayıs'da otuzbin kişi toplanıp Enternasyonal söyle, sonra da Faşizm var diye şiddet eylemine kalkış, benim kafam almaz!''

Neden almaz, çünkü arkasından tanklar gelecektir.

İki önemli tanık: Malraux ve Santiago Carillo

Bunu ben söylemiyorum, işin içinde 'pişmiş' iki adam söylüyor, birisi Malraux, ölmeden önce, pratik açıdan 'kalkışmanın' çağdaş bastırma aygıtları karşısındaki imkânsızlığını anlatmıştı da, ben 'Hangi Sol 'a almıştım; okumayanlarınız için, hadi birazını aktarayım:

''...bastırma aygıtı dendi mi, ilkönce tankları düşünüyorum, benim için temel sorun budur, ama çağımızda, ana sorun, tankları var mıdır, onu bilmekten çok, tankları kullanacaklar mıdır, bunu bilmektir. Bugün İspanya'da bir başkaldırma olursa kullanılacak mıdır tanklar? Hiç kuşkunuz olmasın! Böyle bir başkaldırmaya heveslenecek olanlar şaşkın mı; elbette bunu hesaba katacaklardır: işte, sorunun asıl verileri bunlar...''

''...nisbeten yakın bir devrim olan Ekim Devrimi'nde Proletarya'nın başkaldırması teknik bakımdan hâlâ savunulabilir durumdaydı. Günümüzde öyle mi ya? Böyle bir şeye ancak ne zaman kalkışabilirsiniz biliyor musunuz? Karşınızdakiler, ateş emri vermemeyi garanti ederlerse! Zira iki tank taburunu önünüze yığdılar mı, ne proletarya kalır ortada, ne de başkaldırma. Ekim Devrimi, XIX. yy'ın son devrimidir zaten!''

Sivri akıllı çok, birisi çıkar der ki, sen ne bakıyorsun Malraux 'ya, o 'dönek' bir solcudur, elbette başkaldırmanın artık olanaksız olduğunu savunur, şiddetin daha büyüğüyle bastırılacağını söyleyip gözdağı verir. Peki, kabul!.. Santiago Carillo 'ya ne buyurulur? İspanyol Komünist Partisi 'nin bu ünlü genel sekreteri, şiddete başvurmanın geçerliliği ve tanklar konusunda, geçenlerde şunu söyledi:

''...bizim de teröre karşı olduğumuz açıktır. Bugün demokratik olmaya başlayan bir sistemde (İspanya, demek ister) yaşıyoruz. Terörü aşırı sağ arzuluyor. Ancak elbette terörün amaçlarına varmak için kullanılabilecek bir yol olduğunu düşünen, solcular da var. Ama sonuçta bu ülke için, demokratik süreci ortadan kaldıracak ve geriye götürecek bir yoldur. Bu nedenle de, tedhişçilikle mücadele etmek gerekir, ancak bu mücadelede kullanılacak silahın tanklar olmamasına dikkat etmek gerek...''

Duverger'nin işaret ettiği...

Nasıl da açık söylemiş!.. Yaşadılar çünkü, otuz kırk yıl Franco 'nun diktası altında inlediler, herif ölüyor da, demokrasiye geçiş, zar zor başlatılabiliyor ancak; bunu devrimci hayatı boyunca saptamış olan Carillo 'nun aklı bir karış havadaki teröristleri onaylaması mümkün mü? Faşizm'in gitmeyeceğine, Duverger de işaret etmiş zaten:

''...halk yararına diye halktan kopuk eylemlerle Faşizm bir defa gelince, kolay kolay yıkılır mı? İkinci Dünya Savaşı olmasaydı, Mussolini de, Hitler de, yataklarında ölürdü. Faşizm'in yıkılması hiç de kolay değildir!..'' (18/6/1999)

'... Terorizm, Siyasi Umutsuzluğun Kesinleşmiş Biçimi'!

(Teori, -ama iyi anlaşılmış, koşullara iyi uygulanmış olanı-, önde yürürse; 'devrimci eylem' bireysellikten de çıkar, yöresellikten de; magnezyumun ateş alması gibi, toplumsallaşır: 1917 'de Sovyet , 1919 'da Anadolu İhtilâli , bu 'sıçramayı' yaşamıştır: Plekhanof, Lenin ve Trotsky , Marksizm'in 'emperyalizm' çağındaki rolünü ve yerini, iyi tayin etmişlerdi; Gâzi Mustafa Kemal ve arkadaşları ise, askeri bir cuntacılık imkânı ellerine geçmiş iken, 'Ulusal Demokratik Devrim' e, 'halkın ruhu ve vicdanındaki' ileri atılımı sezdikleri için geçtiler: Gâzi 'ye ait sandığımız nice özdeyişin, Fransız Devrimi'nin 'babaları' , ansiklopedistlere ait olduğunu bilir miydiniz?

Klasik sınıflandırma, galiba şöyledir: Kuram, program, bilinç, örgüt ve eylem! Şimdi onlar ne derse desin, 68 Kuşağı , bu işe tersinden başlamıştı: Önce 'eylemleri' koydular, sonra onu açıklayacak 'kuramı' aradılar; örgüt küçük ve yetersizdi; bilinç derseniz, sanırım yok derecesindeydi! Tek başına 'eylem', eğer bilinç ve kuramla iç içe değilse; herhangi bir 'suç' tur; bunun 'suçlusu' da, ne yaparsa yapsın, toplumda 'tek başına' kalır. 70 'li yılların başında, Avrupa 'da 68 'i başlatıp sürdürenlerin çoğu, bu yalnızlığın bilincine çoktan varmışlardı: Türk 68 'i, çok gecikmiştir.)

Aklın yolu bir!

Çağrışım/4 ''... ne de olsa, eski kuşağın adamlarıyız: Neler gördük! Ortalıkta sürülen 'şiddet eylemleri' ne: bunu onaylamayan bazı solcularca, 'yeni faşizm' denmesi, bizi yadırgatmadı. Niye yadırgatsın? Bir kere, ünlü 'eski tüfekçiler'in, terör' aleyhine konuşurken, benzer sözler söylediklerini unutmamışızdır. Örnek mi, 'Hangi Sol' da vermiştim, aktarayım: 1938 'de FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez , Merkez Komitesi önünde konuşurken şunları söyler:

''... tarih boyunca 'şiddet'in rolü olduğunu kabul etsek de, bireysel şiddetin resmen karşısındayız. Sosyalistler, teröristlerin bireysel suikastlarını hiçbir zaman onaylamamışlardır. Vaktiyle Jules Guesde, kişisel çatışma, olay çıkarma, yıldırma yöntemleriyle propagandaya kalkışan anarşistlerle mücadele etmişti. Sosyalizm adına, onları savunmaya kalkışanlardan ayrılmıştı. (...) Tam tersine, şunu belirtmek gerekir ki suikast yapmak, cinayet işlemek, en mükemmel faşist metodudur...''

İşin tuhafı nedir dersiniz? 1968'de Thorez'in partisini 'sistem' e uymakla suçlayıp öğrenci eylemlerinin liderliğini yapan Daniel Cohn-Bendit'in son olaylar karşısında, aşağı yukarı Thorez'in düşüncelerini paylaşması. Ee, eskiler ne demiş, 'Aklın yolu bir!' Cohn-Bendit Schlayer , olayı ve sonuçlarını, 'devlet' in zaferi olarak niteliyor:

''... bütün iğrençliği ve bütün pislikleriyle devletin zaferi. RAF hapisteki yöneticilerini, yalnızca kendisinin, kendi yöntemleriyle kurtarabileceğini kanıtlamak istiyordu, ama ne oldu, başarısızlığı iman şiddet mantığına inanılmaz yararlar sağladı. (...) Bu başarısızlığın, müthiş ve havsalanın alamayacağı şiddette yeni terör hareketleri doğurması olasıdır ama, silahlı eylemin temsilcileri olan RAF'ın kesin bir savaş yenilgisine uğradığı da gerçektir, rehinelerin kurtarılması gerilla hareketlerinin siyasal ve moral sonu oldu...''

Thorez'le birleştiği yan demiştim, öyle ya! Ben bunu Alman Devleti'nin yapısı, devlet terorizmi ile bireysel terorizmin birbirinin aynı olduğunu söylediği zaman hissediyorum; çünkü Cohn-Bendit , kimsenin üstünde pek durmadığı bir noktaya ilişmiş, diyor ki:

''... savaştan bu yana ilk defa Almanya ekonomik düzeyde oynadığı bir rolü, askeri düzeyde de oynadı; ilk defa olarak ünlü Alman ekonomik modeli, askere ve polise dayalı bir toplum modeli niteliğine büründü.'' Haksız sayılır mı? Pek sanmıyorum; onun kanısınca bu olay, Alman politikasında gizli bir sürecin, bir anda ortaya çıkışıdır. Ne gibi mi? ''... teknokratik bir kapitalizm, hatta bazen, totaliter bir kapitalizm eğilimi ile, usul usul yerli yerine konmuş, polis baskı mekanizmalarının, ekonominin askerileştirilmesinin, düğmesine basılmış gibi ortaya çıkması ki; aslında bunlar, terorizmin de, onun şiddetle bastırılmasının da doğurucusudurlar...'' Cohn-Bendit de, aynı tanımlamaya gelip bağlanıyor: ''... Terorizm, siyasi umutsuzluğun kesinleşmiş biçimidir'' ama, ''... içbükey bir aynanın içi ve dışı gibi, Alman Devleti'nin şiddet eğilimi ile Baader/Meinhof çetesinin şiddet eğilimi birbirinin içindedir'' . Yani, 'kapitalist' devletin faşizanlaşması, ona karşı çıktığını iddia eden 'tedhişçi' (terörist) örgütlerin faşizanlaşması, demek olmuyor mu?..''

'... şunun bunun oyununa gelmek!..'

''... son olaylar yüzünden Alman sağı'nın birden kızıla boyadığı Heinrich Böll , bunu bildiğimiz doğrultuda dile getiriyor:

''... Yurttaşların kaçırılması ve katledilmesi, sosyalizmin değil, ancak faşizmin işine yarar!''

Ama en güzeli, adına bu eylemler düzenlenen, bir yerde kuramları gerçekleştirilen, filozof Marcuse 'nin de karşı çıkması:

''... birtakım kişiler, kapitalist toplumda ne kadar önemli yer tutarlarsa tutsunlar, bunların ortadan kaldırılması düzenin işleyişini etkilemez, yerlerini başkaları alır. Baskı, baskıyı doğurur. Ama toplumun desteğinden kopmuş bu baskılar, sol düşünceyi öldürmekten başka işe yaramaz!..''

Nihayet, 'kızıl' Rudy Dutschke 'nin katılmaya pek yatkın olduğum ağır yargısı:

''... terörist eylemler işçi sınıfına ve onun hareketine zarar vermektedir, bunları yapanlar solcular değil, egemen sınıfın ajanlarıdır.''

Neden yatkın olduğumu siz de elbet anlamışsınızdır, zira CIA'in 'Bissel Raporu' nu beraberce ele alıp irdelemiştik...''

'Buhara inkılâp eden su...'

''... Son bir soru: İyi ama tarihte devrimci şiddetin rolünü yadsıyacak mıyız? Hayır! Devrim'in nesnel koşulları oluştu mu, şiddet, 'buhara inkılâp eden kaynayan suyun' şiddeti gibi, içinde bulunduğu toplumsal kabın, her yanında birden varlığını kendiliğinden duyurur. Nasıl mı? Halk, kendiliğinden silaha sarılır. En yakın ve en önemli iki örneğini, hep hatırlarız: Bizim Kuva-yı Milliye , son Yugoslav Devrimi !

Mustafa Kemal devrimi örgütlemeye başladığında, Türk halkı silahlı eyleme çoktan başlamıştı. Hem de, kendiliğinden! Aynı şey, Tito için de söylenebilir. Bu gibi hallerde şiddetin zorunlu olup olmadığı tartışılmaz artık, sadece örgütlenmesi ve yararlı hedeflere yöneltilmesi düşünülebilir.

Ötesi, şunun bunun oyununa gelmektir...'' (21/6/1999)

Şunun Bunun Oyununa Gelmek!

Çağrışımların derin ve vahim anlamı, daha sonr a, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır; daha önce, bazı 'tarihleri' hatırlamak -ve 'hatırlatmak'- sanırım yararlı olacak!

Ömrünün on yılını, Latin Amerika' da 'devrim' e adamış, Regis Debray; Venezuela, Küba, Bolivya, Guatemala ve Uruguay' da yaşamış ve görmüş olduklarının 'eleştirisi' ('Özeleştirisi' ni) ''La Guerilla du Che / Che'nin Gerillası'' adlı kitabında yapmıştı. Kitabın, Fransa 'daki yayınlanış tarihi, 1974 başlarıdır; Türkiye'deki yayın tarihi ise 1975 (Ocak). Aynı Regis Debray, kanlı, cesur, yiğit fakat 'mağlup', Latin Amerika 'serüveni' nin; asıl büyük 'panoraması' nı çizdiği, ayrıntılı 'eleştirisini' yaptığı; iki ciltlik ünlü kitabı 'La Critique des Armes' ı, Paris' de 1974' de yayınlıyor. 70' li yıllar, 60' lı yılların 'isyan bayrağı' nı açmış, genç devrimcilerinin, 'özeleştiri' sıtmasını yansıtır; isyan odağı 'Foco', ne kadar umut verici görünürse görünsün; hemen her yerde, yalnızlığa mahkûm olmuş; hemen hiçbir yerde, umduğu halkı arkasında bulamamıştır.

'Bilinmeyene doğru bir atılım...'

Debray'nin kaleminden şu acı satırlar, Bolivya'daki talihsiz denemenin, akıbetini anlatırken dökülüyor:

''...(devrim) halk yığınlarının gözünde, bilinmeyene doğru yapılan bir atılımdan farksızdı. Geçmiş tarih tecrübeleri, onlara bu atılımın gerekçelerini açıklamaktan âcizdi; kaldı ki, mevcut güçleri de, onlara, gelecek için bir güvence vermiyordu. O günlerde karşılaştıkları toplumsal davranışlarla, geçmişteki benzer toplumsal davranışlar arasında mantıkî bir ilişki kurmaktan yoksundular...''

''...bu yüzden, gerilla harekâtının patlak verişi karşısında, halk yığınlarının gösterdiği şaşkınlığı, duydukları kuşkuları, belirttikleri olumsuz tepkileri hoş görmek gerekir. Gerilla faaliyeti daha tohum halindeyken boğulduğundan, yığınlara yaklaşmak, sesini duyurmak; siyaset sahnesinde, gözle görülür, elle tutulur bir alternatif olarak ortaya çıkma fırsatını elde edemedi...''

''...yığınlarla ilişki kurmaya yeterince vakit bulamadığı içindir ki; halk yığınları için savaşma önerisini geçerli ve akla yakın, (...) silâhlı mücadeleyi gerçekleştirmek için giriştikleri bu 'atılım'ın, zorunlu ve mümkün olduğunu; onlara, kabul ettirmek olanağını bulamadı...'' (Regis Debray 'Che'nin Gerillası', s. 179. Bilgi Yayınevi, 1976)

Acı ve çıplak gerçek bu: halk, 'silahlı eylem' e katılmıyor! Bolivya dağlarında, Ernesto 'Che' Guevara, yalnız bir adam! On yıl süren, Latin Amerika silahlı eyleminin, sonucu budur; ve bu sonuç, 1970' li yılların başında, Dünya'da artık biliniyordu. Şimdi bir de, İmralı' daki camekânında, Abdullah Öcalan' ın dediklerini hatırlar mısınız?

''...PKK 1970'lerde ortaya çıktı, kusur işlemeyen örgüt var mı? Bilhassa 1993 ve 1996'dan sonra, sorunun 'üniter devlet' yapısı içinde çözülebileceğini anlattım, 'Eylemler'in çözümü zora sokacağı sonucuna yirmi yılda ulaşabildik!..'' (Hürriyet, 4 Haziran 1999)

Kısacası, 1970'lerde PKK 'silahlı eylem' e kalkışırken; onun nice gözyaşı, kan, ter ve servet pahasına, 'yirmi sene sonra anlayabileceği' gerçeği, dünya daha o tarihte biliyordu.

'Çağrışımlar'ın 'vahim' anlamı...

Sıra geldi mi, 'çağrışımlar' ın vahim ve derin anlamına?

68 Kuşağı'nın 'yukardan' ve 'kabadayı' edasına karşı, o 'çağrışımlar', durumun ciddiyetini ve sonucunun muhtemel vahametini anlatabilmek için, Türkiye' de tarafımdan kaleme alınmış yazılardır: 12 Aralık 1977 ile 17 Aralık 1977 arasında, Yeni Ortam' da yayınlanmıştı. (Bkz. 'Sağım Solum Sobe', s. 95-106, Özgür Yayınevi, 1985). Başka türlü şöyle de söyleyebilir miyiz acaba? Türkiye'de 68 Kuşağı'nın 'hızlı' devrimcileri, şehirde ve kırda 'gerilla' teşebbüslerine 'kalkışırken'; gelişmiş Batı'daki sosyalistler ve komünistler bu 'kalkışmalar' ın 'dökümü' nü çoktan yapmış, talihsiz sonuçlarını tartışıyorlardı.

Ben de, daha Paris'den 60'lı yılların ikinci yarısında, Yön'e ve Varlık'a yazdığım yazılarda, karınca kararınca soruna bulaşmış; daha sonra bunları, 'Hangi Sol' da toplayarak, kitap haline getirmiştim ('Hangi Sol', 4. Basım, Bilgi Yayınevi, 1996). 'Sosyalist Sol', 'Hangi Sol' u, bir 'ihanet' kitabı sanacak kadar 'kör' dü -ya da 'cahil' di-; PKK, Debray'nın 'Che'nin Gerillası' çevirisiyle, handiyse yaşıt; belki de o yüzden, diyorum ki: Öcalan'ın, Kaypakkaya üzerinden PKK serüvenine, tam da o yıllarda kalkışıp; bunun yanlışlığını, yirmi sene sonra anlamasına, şaşmalı mı?

Ya başka kaygılar uyandıran, öteki 'çağrışım' salkımları? 15 Kasım 1977'de, 'tarihte devrimci şiddet' in rolünü tartışırken, ne demişim? ''... Mustafa Kemal, devrimi örgütlemeye başladığında, Türk halkı silâhlı eyleme çoktan başlamıştı: hem de, kendiliğinden! Aynı şey, Tito için de söylenebilir. Bu gibi hallerde şiddetin zorunlu olup olmadığı tartışılmaz artık, sadece örgütlenmesi ve yararlı hedeflere yönetilmesi düşünülebilir...'' Burada üzerine basmak istediğim, bunu takibeden, son cümle: ''... Ötesi, şunun bunun oyununa gelmektir...'' 1977 nere, 1999 nere? Abdullah Öcalan'ı dinlerken, insan şaşırıyor: PKK, 'şunun bunun, ne çok oyununa gelmiş'; onlar kendilerini tarihi değiştirecek bir silahlı eylem yapıyor sanadursun; ne Atina kalmış, işin içine burnunu sokmadık, ne Şam, ne Tahran, ne Bonn, ne de -Kamber'siz düğün olmaz- Londra!

Ya Washington diyeceksiniz?

Ajan, 'kendi ideolojisine bağlı olmalı'ymış!

Hadi bir çağrışım daha! 27 Ağustos 1977'de, -aşağı yukarı aynı tarih- Marks ve Marchetti'nin ünlü 'CIA Kültü' kitabından yararlanarak; bakınız nasıl bir uyarı yapmışım; acaba lütfedip, şöyle bir bakar mıydınız?

''... Richard Bissel, CIA'in bir tarihteki 'Gizli Hizmetler Direktörü', raporunu 'Haberalma ve Dışpolitika'yı görüşmek amacıyla kurulan tartışma grubunun üçüncü toplantısında, (tarihe lütfen dikkat) 8 Ocak 1968'de, Harold Pratt Sarayı'nda, saat 17.00'de okumuş!..''

Bu raporda, başka ülkelerdeki 'kuvvet dengelerine müdahale etmek', -yâni iktidarı değiştirmek- için, o ülkelerden 'yöresel müttefikler' -yâni gizli ajanlar- elde etmenin yararı ve yolları şöyle anlatılıyordu:

''... iç kuvvet dengesine müdahale etmenin amacı, gizli operasyonlar yoluyla daha etkili, daha kudretli ve belki de daha akıllı 'müttefikler' edinmektir. Genellikle bu yöresel 'müttefikler' yardımın geldiği kaynağı bilirler, ama ne onlar, ne Birleşik Amerika bunu kamuoyuna açıklayamaz. Gizli propaganda ve belirli ekonomik faaliyetlerde kullanılacak ajanlar, paralı görevliler olabilir; (buraya dikkat!) ama daha büyük ve önemli müdahaleler için 'müttefiklerimiz' kendi ideoloji ve amaçlarına bağlı olmalıdırlar...'' ('Batı'nın Deli Gömleği', 2. Basım. s. 89 Bilgi Yayınevi. 1995)

'Kendi ideoloji ve amacına bağlı olmalı' ne demek? Kendini 'Şeriatçı', 'Kürtçü', 'Devrimci', ya da 'İnsan Hakları' nın savunucusu sanacak; ama, bir başka ülkenin çıkarlarına hizmet edecek!

Şunun bunun 'oyununa' işte böyle geliniyor. (23/6/1999)

Attan İnip Eşeğe Binmek!

Nâzım'ın en müthiş şiirlerinden biridir; hemen hatırlayacaksınız: ''...yanarak / yanarak parmakları şerârelerden / insan yüreklerine dokundu bu elleri / tam yirmi beş senedir / yâni bir rubu asır / hapisâne kaleminde mukayyit kulunuzun / insanoğlunun ömrü / belki lüzumundan fazla kısa / belki lüzumundan fazla uzun / bir tek daha içelim...'' ('Dört Hapisaneden', s. 80. de Yayınevi, 1966)

Son iki mısra, yaşı elliyi geçmiş bilinmez kaç kişiyi, ne türlü bir dalgınlığa sevkeder, kestiremem; şimdilik, üstünde duracağım, 'yirmi beş yıl' yerine; Nâzım'ın tadını çıkara çıkara kullandığı, Osmanlıca 'rubu asır' deyimi! Tartışacağımız sorun, tam bir 'rubu asır' dır, benim gündemimdedir; kaç kere yazmışım, hatırlamıyorum, acaba merâmımı anlatabildiğim kimse oldu mu; o da, belirsiz!

Ne hazin!

Sadece, bu kadarı bile...

Lausanne Anlaşması, bu devletin 'tesis senedi' dir; öyledir de, içimizde hangimiz bu 'senedin' esaslarını bilir; eğrisini doğrusunu, doğru dürüst tartışabilir? Ali Naci Bey'in (Karacan) ünlü eseri, 'Lozan Konferansı ve İsmet Paşa', İnönü Cumhuriyeti'nde, başucu kitabı sayılırdı; Paşa, -kendisi de- sonradan bu 'senedin', hangi koşullar altında oluşturulduğunu, 'Hatıralar' ında anlatmıştır; ama 'tutanakları ve belgeleri', bütünüyle içerdiği için, temel kitap, Seha L. Meray' ın emek emek çevirdiği, onca ciltlik 'Lozan Barış Konferansı' kitabıdır (1976, Ankara). Bir kere daha itiraf etmeliyim ki, Ergun' un (Prof. Dr. Türkcan) iyiniyeti olmasa, kolay kolay o esere sahip olamazdım; bu da, aşağı yukarı yirmi beş yıl önce gerçekleşti, yâni 'bir rubu asır'.

Kim ki Lausanne Anlaşması'nın metnini ve ruhunu az buçuk bilir; tereddüde düşmeksizin, o Konferans'da Anadolu Kürtlüğü'nün, 'ekalliyet/azınlık' statüsünde ele alınmadığını söyleyebilir; Kürtler, -Türkler'le beraber- Konferans'daki 'taraflar'dan birini oluşturmuştu; 'azınlıklar', Rumlar, Ermeniler, Museviler, vs. idi; yâni, bu devletin 'tesis senedine' göre, Türkler ve Kürtler, üstelik yalnız onlar da değil, ayrıca bütün öteki 'Müslüman anasır/Müslüman unsurlar' ülkenin 'sahibi' kabul edilmiş; 'münhasıran', gayr-ı müslim ahali 'azınlık/ekalliyet' addedilmiştir.

Sadece bu kadarı bile, Anadolu Kürtleri'nin, 'azınlık hakları' na sahip olmak isteğiyle, siyasi eyleme -hatta isyana- kalkışmasının ne kadar manasız olduğunu göstermeye yeter: sana mülkün sahibi statüsü verilmiş: yapmadığın, yapamayacağın, 'yasal' hiçbir şey yok; sen kalkıp, 'azınlık hakları' , için 'eyleme' geçiyorsun! Anadolu böyle durumları, nasıl özetlemiştir; hep biliriz: ''Attan inip eşeğe binmek!'' . Talep, bir manada bu oluyor; Öcalan' ın yirmi yılda 'yanlış olduğunu anlayabildiği' de, bu mudur?

Le Monde Diplomatique'in 'şaşkınlığı'...

Metin Toker, (Milliyet, 16 Haziran 1999) yazıyor, Paris' teki Büyükelçimiz Fransız televizyonunda bu inkârı gayr-ı kaabil Lausanne gerçeğini açıklamış, demiş ki: ''...siz Türkiye'de Kürtler'e 'azınlık hakları' verilmesi için uğraşıyorsunuz, halbuki Kürtler, yâni Kürt asıllı olanlar, Türkiye'de azınlık değillerdir, çoğunluğun bir parçasıdırlar: çoğunluğun bir parçası iken, neden bunu bırakıp özyurtlarında azınlık olsunlar!'' , Metin Toker'e bakarsınız bu açıklamadan sonra, o fazla 'ilerici' Fransızların aklı bazı şeylere yatasıymış! Hiç inanmam! Hiçbirisini, hiçbir zaman, Ankara'nın haklılığına, tam inandıramazsınız; çünkü Rasyonalizm'in 'vatanı' Fransa' da, bütün insanlar ve ülkeler, prensipte 'eşittir' ama; nedense bazıları, 'biraz daha az eşittir' ; yoksa Le Monde Diplomatique gibi, ciddiyeti ve objektifliği (!) ile tanınmış bir yayın organı; yıllardır, Türkiye' de Kürtler'e 'azınlık hakları' nın tanınmamış olmasını, eleştirir durur muydu?

Hem de nasıl ahmakça bir çelişkiye düşerek: Kosova olayı patlak vereli, bir yandan Belgrad'ı; Kosova halkını, yâni Arnavut ve Türkleri, inim inim inlettiği halde; 'hükümranlık haklarına müdahale edildiği' gerekçesiyle, NATO'ya karşı savunuyor; öbür taraftan NATO' nun, Kürtler'e insan haklarını tanımayan Ankara' ya karşı, neden dolayı benzer bir güç gösterisi yapmadığını soruyor. Hangi yanlışını düzeltesin?

'Kemalist' Ankara sürü sepet Kürt milletvekili, Kürt bakan, hatta başbakan ve cumhurbaşkanı görmüştür; Silahlı Kuvvetleri'nde nice 'Kürt' paşalar hizmet vermiştir; Kürt yazarını büyük saymış, ona 'devlet sanatçılığı' önermiştir; acaba Miloşeviç' in, sözüm ona sosyalist Belgrad' ında, kaç Arnavut, milletvekili, bakan ya da başbakan olabildi? Kaç Arnavut asıllı general biliniyor? Kaç Arnavut yazarına 'devlet sanatçılığı' önerildi?

Ekvator Kongo'sunda bir Çeçe sineği uçsa, hangi 'gizli' siyasi ve iktisadi sebepten uçtuğunu, dakikasında kestirebilen Le Monde Diplomatique; nasıl oluyor da, Yugoslavya ile Türkiye, Yugoslavya' daki Müslümanlarla Türkiye' deki Kürtler arasındaki, statü ve mahiyet farkını göremiyor?

İkisine de inanmayacaksın!

Öcalan ağzıyla söylemedi mi? Türkiye'de Kürtler eğer sorun yaşadıysa, bu onlarla Türkler arasında 'fark' olduğundan değil; çıkarı için, Kürt'le Türk'ü vuruşturmak, 'ecnebi'nin işine geldiği için yaşanmıştır: Şeyh Sait isyanı, Musul'da gözü olan İngiltere'nin marifeti değil miydi? O zamanlar, Fransız 'sömürgesi' olan Suriye'den, Hatay'ın alınması, sakın Fransızları Dersim'de Kürtleri kışkırtmaya itmiş olmasın? PKK gösterisinin, tam da Kıbrıs'a Türkiye çıkarmasından sonra patlak vermesi; işin içinde başka işler olduğunun göstergesi sayılamaz mı? Bunlar, ilginç varsayımlardır ama; asıl ve çıplak gerçeği, yine de, tam anlamıyla açıklayamazlar.

Yüzyılın başında, o perişan haliyle bile Düvel-i Muazzama arasında sayılan Önasya' daki 'dev' , üç 'rubu asır' sonra, uykusundan uyanıyor: Çoğu 'Soğuk Savaş' ürünü liderleri yüzünden fazla bir şey yapamasa da, bin yıllık bir geçmişin mirası Avrasya' dan 'Sovyet İpoteği' kalkar kalkmaz, Balkanlar' ı, Kafkaslar' ı, Ortaasya ülkelerini, büyülü bir mıknatıs gibi ona doğru çekmektedir. Üç 'rubu asır' önce, Osmanlı' nın elinden muazzam bir baklava tepsisi gibi çekip aldıkları bölge, Doğu Akdeniz (Ortadoğu) ; Batı Avrupa' nın, İngiltere, Fransa ve Almanya' nın elinden, sabun kalıbı kayıp gidiyor. İşin tuhafı, Avrupa Birliği' nin dalaverelerinden gittikçe daha çok gıcık kaptığı için, Washington D.C. de, Ankara' ya arka çıkar gibi görünüyor.

Her ikisine de, asla inanmayacaksın! (25/6/1999)

Amaçları 'beşerî' imiş!

' Aydınlanma' (lâiklik) öncesinde, egemenlik, Allah'ın sayılırdı: Monarkh (kral, ya da padişah) onun adına, 'hükümran'! Osmanlı 'da Padişah'ın, aynı zamanda halife olması, durumun özetidir. Modernlik, egemenliğin (hâkimiyetin) halka intikâli: Katolik tabanlı Hıristiyan toplumlarda, 'Cumhuriyet' ; Protestan tabanlı Hıristiyan toplumlarda, 'Demokrasi', bilinen 'uygulama' modeli! Cumhuriyet, 'yurttaş' a ve 'kamusal kuruluşlar' a dayanır; demokrasi 'birey' e ve 'piyasalar' a! İdeal çözüm, birinin ötekisini yozlaştırmadan, iç içe geçebilmeleri olacaktır, yâni özgürlükçü bir sosyalizm, ama henüz ondan uzaklardayız.

Durum ne olursa olsun, egemenliğin halkta olduğu herhangi bir ülkede uluslararası kural, ecnebi'nin ülkenin 'içişlerine karışmaması' dır: modern zamanların bütün ikili dostluk anlaşmalarında, bu kuralı, beyaz üstünde siyah okumadık mı?..

Hazindir ama gerçektir...

Hazindir ama gerçektir, ülkeye yabancı bir grup çıkarı için, kuralı ilk ihlâl eden Sovyetler olmuştu: Brejnef Doktrini, 'Proletarya'nın çıkarları' (siz onu Rusya 'nın çıkarları anlayın) söz konusu oldu mu, Moskova 'nın 'ulusal egemenlik haklarını' tanımayabileceğini öngörüyordu. Yalnız öngörmemiş, uygulamıştır da: 'sosyalist' Macaristan , Çekoslovakya ve Polonya , bu dramı yaşadı. O zaman 'Hür Dünya', yâni 'liberal demokrasi cephesi', bunu yüksek sesle kınamıştır, hem de ayıplamış!

O zaman soracağımız şu: NATO, geliş gidiş, 'Batı Bloku' nun Brejnef Doktrini mi olacaktır? Totaliter Komünistliğin çöküşünden beri, 'düşmansız' , dolayısıyla 'amaçsız' kalmış olan 'Sistem' , NATO 'ya yeni bir 'misyon' yüklüyor: Demokrasi için, insan hakları için, 'beşerî amaçlı' müdahale misyonu! Brejnef'in doktrini nde, Rusya 'nın çıkarları, 'Proletaryanın çıkarları' diye takdim edilmişti; bu defa, 'Sistem' in -ne 'Sistem' i be, ABD 'nin- has çıkarları, 'insanlığın çıkarı' diye takdim ediliyor: tabii, 'yiyene' !

Niyet, daha doğrusu kötü niyet, o kadar beceriksizce gizlenmeye çalışmıştır ki, örtünün altından sırıtıyor; 'Sistem' in öteki ayağını, Avrupa Birliği 'ni bile isyan ettirdi.

Aslında projeksiyon çok daha kapsamlı

Washington'ın Irak 'fikr-i sâbit' inin, çok daha kapsamlı bir projeksiyonun içinden çıktığı; Yugoslavya 'daki Kosova 'müdahalesi' yle anlaşılmıştır.

Kimse doğru dürüst izlemedi, Rambouillet Konferansı -ki soruna çözüm bulacaktı- niye 'çuvalladı' bilir misiniz? Washington, nasıl Irak olayında, bölgedeki 'askeri' nüfuzunu arttırmış ve varlığını pekiştirmiş; bir bakıma, Kuveyt 'te, Suudi Arabistan 'da, hatta 'Çekiç Güç' numarasıyla Türkiye 'de -yeni 'üsler' elde etmişse; Kosova 'da aynı şey için inat ediyor, bölgeye mutlaka bir NATO -yâni ABD- gücü yerleştirmekte direniyordu. Açın Rambouillet tutanaklarını okuyunuz, hatta sonuç belgesine bir göz atınız: Slobodan Miloşeviç, elinden aldığı muhtariyeti Kosova 'ya iade etmeyi kabul etmişti: serbest seçimler sonunda, bir yöresel parlamento oluşacak, bir başkan seçilecekti; Kosova 'nın kendisine mahsus, adalet ve polis teşkilatı olabilecekti: öteki 'insan hakları' nın uygulanmasına da, itiraz kalmamıştı.

Miloşeviç'in tek kabul etmediği, uygulamada, Kosova'ya bir NATO askeri gücünün konuşlandırılmasıydı ki, üstelik bu reddi, 'Aydınlanma' nın o pek ünlü 'içişlerine karışmama' prensibine dayanarak ileri sürüyordu. İster ağlayınız, ister gülünüz, NATO 'nun 'beşerî amaçlarla' kabul etmeyip, casus belli (savaş nedeni) saydığı itiraz budur.

'Birleşmiş Milletler'i de hiçe sayıyor

Daha da korkuncu ne? Leonid Brejnef, Moskova 'nın mutlak egemenliği için, ünlü doktrinini ilan edip, paldır küldür uygulamasına geçtiği zaman; kurucu üyelerinden birisi olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilâtı 'nı da, 'iplememişti', onun Güvenlik Konseyi 'ni de! Kosova müdahalesinde, benzerlik tamdır: çünkü Irak müdahalesinde, 'zevahiri kurtarmak' amacıyla, kurulan 'Koalisyon Cephesi 'nin arkasına sığındığı 'Birleşmiş Milletler paravanası' na da, bu defa lüzum görülmüyor; ABD, NATO 'nun 'Ali kıran baş keseni' olarak, bölgeye kendi başına müdahale ediyordu. Amaç, 'beşerî amaçlar' la, NATO gücünü yöreye konuşlandırmak! Sonuç, Sırpların vahşeti, onlarca toplu mezar, yağma edilip yıkılan evler, söndürülen ocaklar; sürgün ve göç yollarına düşmüş, yüz binlerce insan; tahrip edilmiş, Yugoslav ekonomik altyapısı, savunma imkânları; 'yanlışlıkla', fakat kesinlikle 'beşerî amaçlarla' öldürülmüş, arkasından da özür dilenmiş, ahali! Bu kadar çok 'beşerî felâkete' neden olmuş, 'beşerî amaçlı' başka bir operasyon görülmüş müdür? Ne, Kore 'de ne de Viet/nam 'da mı?

İşin püf noktasını anlamak için, öfkenin nerede dindiğine bakacaksınız: Kosova 'ya NATO gücünün yerleştirilmesi, kabul edildiği an, 'beşerî müdahale sebebi' ortadan kalkıyor; yâni amaç, aslında beşerî filan değil, düpedüz askeri, hatta stratejik: Balkanlar 'da, hem Rusya 'ya, hem Avrupa Birliği 'ne karşı, ABD 'nin 'üstünlüğünü' korumayı öngörüyor.

Bilmem anlatabildim mi?

Üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek!

İki satır da, 'öteki' konu için! Ne çok tespit, ne çok değerlendirmesine, kolayca katılabileceğiniz Ignacio Romanet ; NATO' 'nun Kosova Müdahalesi'ni eleştirirken, müdahale etmediği benzer bir durum olarak Anadolu 'daki 'Kürt Sorununu' gösteriyor. (Le Monde Diplomatique, Nisan ve Mayıs 1999). Acaba Lausanne Anlaşması 'ndaki 'Tesis Senedi' nde, Kürtlerin 'statüsü' ne bir göz atmış mıdır? Türkiye Cumhuriyeti, senede sâdık, Miloşeviç gibi, Kosova 'ya önceden tanınmış hakları geri almadı; Güneydoğu 'da 'etnik temizlik' düşüncesi yok; tam tersine, Kürtler, Irak 'tan o yöreye, o yöreden Türkiye 'nin istediği yerine gidip yerleşebiliyor; yoksulluk, 'etnik' nedene bağlı değil, ekonomik ihmallere bağlı; aksi halde, Türk ekonomisinde, bilinmez kaç adet 'Kürt Holdingi' olabilir miydi?

ABD 'nin, Kosova da umurunda değil, oradaki Müslümanlar da; onun gizli amacı, Balkanlar 'a 'askeri güç' olarak yerleşebilmek! Ignacio Romanet, olaya bir de bu açıdan baksa, neden Anadolu 'ya NATO müdahalesinin söz konusu olamayacağını, elbette görecek: 'Askeri Güç' olarak ABD, zaten Önasya 'da! Kuzey Irak'ta, Kürtlerden CIA ordusu bile örgütledi; fazlasına ne gerek var, ama NATO 'nun Kosova operasyonundaki yanlışı eleştirirken bile; bildiğimiz 'Haçlı' önyargısıyla, işe Türkiye 'yi kötülemekle başlıyor.

Amacı 'üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek' de, ondan! (28/6/1999)

Böyle Saça, Böyle Tıraş!

Ne kadar tartışılsa yeridir: Kosova bahsinde de, İ'lerin noktaları, yerli yerine konmalı; peçetelerle havlular, birbirinden ayrılmalıdır: Bölgeye, ABD denetiminde, birkaç yüz kişilik bir Türk birliği göndermeye, yeni bir 'Kosova Zaferi' âlâyişi yapmak; Türkiye' ye yakışmıyor: hele bombardımanlar sırasında, NATO' daki Türk uçak filolarına uygulanan, 'muâmele' hatırlanırsa!

Kimse adını koymuyor: Balkanlar' ın karışmasının asıl nedeni, Sovyet 'sultasından' çıkmış o yöreye, kimin 'oturacağı' !.. Avrupa (Almanya) , Avrupa Birliği' ni 'arka bahçesi' sayıyor; ne yalan söylemeli, Bismarck da, öyle görmüştü, Kaiser Wilhelm de! ABD ise, hem Avrupa' yı devre/dışı bırakmak, hem de Rusya' yı, yeniden 'askeri güç' olarak Akdeniz' e indirmemek için, vaziyete el koymak niyetindedir! Gerçekte operasyon, daha önce Irak' ta gerçekleştirilmiş olanın bir benzeri, hatta devamı; hepsinin amacı, Petrol/Su bölgesindeki (Ortadoğu/Avrasya) güçlü ulus/devletleri dağıtmak; bölgede ABD' nin mutlak denetimini sağlamak!

İşin hoş tarafı, Balkanlar ya da Ortadoğu gündeme alındı mı; Batı' lı dostlarımız ve müttefiklerimiz (!), çok uzun ve köklü bir tarih gerçeğini, nedense daima unuturlar: göz koydukları bu toprakların hepsi, eski bir Osmanlı 'mülküdür' ; Osmanlı' nın tabii ve tarihi mirasçısı olarak, Türkiye Cumhuriyeti' nin -oraların kaderi tartışılırken- bir 'öncelik hakkı' olmamalı mıdır? Nasıl Afrika, Asya ya da Güney Amerika' daki eski İngiliz, Fransız ya da ABD imparatorluğu topraklarındaki ülkelerin kaderi konuşulurken, Londra, Paris ya da Washington' ın bir 'öncelik hakkı' oluyorsa!..

Acaba Ankara bu 'hakkını' yüksek sesle, niye talep edemiyor? Cumhuriyet, kimseden bir karış toprak istemez, kimseye de vermez; bu Müdafaa-i Hukuk 'tur; Müdafaa-i Hukuk -ki, 'hakların savunulması' anlamını taşır- yöredeki haklarımızı, daha da önemlisi, yöre halkının haklarını, neden yüksek sesle savunamaz; farkında değil midir ki, eski Osmanlı 'Federasyonu' halkları, bu gibi hallerde gözlerini ümitle Ankara' ya çevirmekte; onun ürkekliğini ve çekimserliğini gördükçe, ağır hayal kırıklıkları yaşamaktadır.

Hay Allah, yine çok mu açık konuştum?

Ne de 'medeniyet vazifesi' ya!..

Jacky Mamou' nun 'tesbiti' de, yabana atılır gibi değil: ''...'beşerîlik'le savaş arasındaki kavram kargaşasını, Vaclav Havel gibi son derece saygıdeğer bir adamın şu sözleri, ne açık gösteriyor: 'Hava akınları, bombardımanlar maddi çıkar amacıyla yapılmadı, tamamiyle beşerî (humanitaire) amaçlarla gerçekleştirildi'...'' (Le Monde Diplomatique, Haziran 1999). Vaclac Havel' i tanıdınız elbet, o özgürlükçü Çek yazarı, hani cumhurbaşkanı da seçilmişti; 'beşerî değerlerin' savunucusu!.. ya Lionel Jospin, hiç ondan aşağıda kalır mı; adam hem FSP' nin, hem de Fransa' nın önde gideni, hâlen başbakan; Kosova Savaşı için, ne diyor: ''Medeniyet uğruna bir savaş!'' Siz asıl, Kosova' ya gidip geldikten sonra, NATO baskınının neye mal olduğunu, açık açık anlatan Regis Debray' ye; 'ilerici' ve 'insancı' Fransız İntelligentsia' sının açtığı yaylım ateşi görmelisiniz; adamı, neredeyse bir kaşık suda boğacaklar.

Ignacio Romanet, olayın kapsamını şöyle çizmiştir: ''...nasıl oldu da Jean Jaures'in ve uzun bir uluslararası 'meşrûiyet' (Legallisme) geleneğinin mirasçısı olan sosyal/demokrat yönetici takımı, Washington'ın baskılarına bu derece boyun eğip; hiçbir uluslararası yasallığı olmayan böyle bir savaş serüvenine bulaştı? BM'nin bölgeye ilişkin kararlarının hiçbirisi, kuvvete başvurulmasına hiçbir şekilde izin vermiyor; dahası, Güvenlik Konseyi, -gezegenin bu en yüksek karar organı-, harekât başlamadan önce, ne sorunu irdeleyip bir karara varmış, ne de Sırbistan'a karşı kuvvet kullanılmasına izin vermişti...'' (Le Monde Diplomatique, Nisan 1999)

İşte burada, pro/amerikan 'ilerciliğin' , yâni 3. Yolculuğun, iğrenç yüzü, viski ve dolar kokan nefesiyle, karşınıza çıkacaktır; çünkü Romanet 'ye göre: ''...bellibaşlı Avrupa ülkelerindeki sosyal/demokrat iktidarlara göre siyaset, ekonomiden ibarettir; ekonomi ise finanstan ibaret; finans nedir derseniz, o da 'piyasalar' (pazarlar) demektir ki, bu yüzden bütün hepsi, kamu sektörünün dağıtılmasına, özelleştirmenin hızlandırılmasına, dev firmaların yoğunlaşıp birleşmesine çaba sarfediyor; böylece, 'Sosyal Anlaşma'dan (Le Pacte Social) vazgeçilmiş oluyor; artık ne tam istihdam politikalarını gerçekleştirmek için amaç saptıyor; ne Avrupa Birliği'ndeki 50 milyon yoksul ile 18 milyon işsizin derdine derman olabilecek çareleri araştırıyorlar...'' (Aynı dergi)

Evet, Kosova Operasyonu' nu 'beşerî' bir 'medeniyet' vazifesi sayanlar; asıl 'beşerîliğin' hangi 'sosyallikten' geçtiğini unutmayı tercih ediyorlar; çünkü görmek istemiyorlar ki, o beşerî amaçlı 'medeniyet' savaşı, sonuçta yüz binlerce insanı, ya canından, ya yuvasından etmiştir; Sırp halkınıysa, umulanın tersine, Slobodan Miloşeviç' in rejimine sarılmaya götürmüştür. Irak' ta da böyle olmamış mıydı?

Böyle başa, böyle tıraş!

'Balkanlaşma'ya sebep olan nedir?

1789 Fransız İhtilâl-i Kebir' ini müteakip, dünyaya ilan edilen 'İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi' ni kim bilmez? O Beyanname'nin 3. maddesi, ne diyor: ''...her türlü egemenlik ilkesinin temeli, aslında, millettedir'' Gâzi Mustafa Kemal , sanırım fikri çok daha veciz ifade etmişti: ''Hâkimiyet bilâ-kayd-ü-şart milletindir!'' Bu prensip, bir devletin içişlerine karışılamayacağı prensibini de içeriyor; XX. yy. olağanüstü hallerde, 'müdahale' yi uluslarüstü örgütlerin (önce Milletler Cemiyeti, sonra Birleşmiş Milletler Teşkilâtı) 'iradesine' bağlamıştı. Kosova Operasyonu, uluslararası 'consensus' dan vazgeçiyor; çünkü 'Küreselleşme' dedin mi, zaten 'milletler' i yoksaymış oluyorsun; milletler olmayınca, millî devlet olur mu? Baksanıza Alain Joxe ne demiş:

''...piyasa ekonomisinin yaygınlaştırılmasıyla evrensel bir (Amerikan) imparatorluğun teşekkülü, geleneksel devletlerin düzenleyici imkânlarının tahribi nedeniyle, Balkanlaşma'ya/Lübnanlaşma'ya yol açacaktır...'' (Aynı dergi)

Fransız devrimi, 'aydınlanma' nın, yâni aklın (raison) egemenliği idi; 'Küreselleşme', aklın yerine parayı yerleştiriyor; onun egemenliğini sağlayabilmek için de, önüne ne gelirse parçalıyor: 'Beşerî amaç' dedikleri, işte bu! (30/6/1999)

İnsanlık Öldü mü?

Güler misin, ağlar mısın? Fransız Başbakanı Lionel Jospin , Kosova' yı kurtaracak NATO 'müdahalesi' ne, 'bu bir medeniyet vazifesidir' demiş; pat! Gözlerimin önünde bir resim, Yüksek Faşist Konseyi Başkanı, 'İl Duçe' Benito Mussolini, ünlü balkonunda faşist kolunu selâma kaldırmış: ''- İtalya, Habeşistan'a medeniyet götürecektir!'' diyor.

Karşıyaka (İzmir) Cumhuriyet İlkokulu öğrencisiyim; nasıl Fenerbahçe'ye açık farklı yenildi diye, Galatasaray'lı olduysam; çocuk aklımla bile, İtalya'ya yenileceğini hissettiğim, Habeşistan'dan yanayım; ama, Duçe'nin tahmini hilâfına, savaş kolay geçmiyor: gazetelerde, yabancısı olduğumuz Habeşistan (Ethiopya) coğrafyasından şehir; her iki tarafın ordularından, general isimleri! Günün birinde ise, dehşet verici o haber: ''İtalyanlar Habeşistan'da Zehirli Gaz Kullanıyor!''

Gençler ne bilecek? 'Zehirli Gaz' ilk Dünya Savaşı' nın 'bitirici' silâhıdır; II. Dünya Savaşı' nın -ya da sonraki bütün savaşların- da 'bitirici silâhı' olacağı sanıldığından, iki savaş arasındaki dönem, 'Gaz Savaşı' na hazırlık ve tedbirle geçiyor. II. Dünya Savaşı' nın ilk 'havadis' filmlerinde, İngiltere Başbakanı Sir Chemberlain' i, omzunda askılı bir torbayla görürdük, içinde 'özel gaz maskesi' ! İtalya, II. Dünya Savaşı' nda, tarafların 'gayr-ı insani' bulup hiç kullanmadığı bu silâhı, 'medeniyet götürdüğü' Habeşistan' ı dize getirmek için kullanıyordu; aynen, NATO' nun, inatçı ve nobran Sırbistan'ı yola getirmek için kalkıştığı 'beşerî amaçlı' savaşta, hiç de konvansiyonel sayılamayacak, uranyumlu -yâni radyo/aktif- silahları kullandığı gibi.

Haberiniz yok mu? Tabii, olmaz! Media'mız aynalarda güzelliğini seyredip; bu arada eşe dosta -al gülüm, ver gülüm- koltuk çıkmaktan, etrafına doğru dürüst bakamıyor ki!

Uranyumu 'yoksul' ama, 'zehiri' zengin!

NATO sözcüsü, -tesadüfe bakın- bir İtalyan: Giuseppe Marani , Japonya' da yayımlanan 'Mayniçi' gazetesi muhabirine, 21 Nisan 1999' da 'tank avcısı' (ya da, 'tank kaatili' ) diye namlı ( 'tankbusters' ) uçak ve helikopterlerin, Kosova' da operasyona katıldığını açıklıyor: Bunda ne var? Hiç! Hepimiz zaten biliyoruz da, bu uçakların 'tank avcısı' olmalarındaki kerametin nereden geldiğini, acaba biliyor muyuz?

'Yoksullaştırılmış uranyum' dan yapılmış, çeşitli mermi, obüs, füze ve bombaları, Birleşik Amerika ve Birleşik Krallık Silâhlı Güçleri tarafından Körfez Savaşı' nda kullanılmıştı; Giuseppe Marani' nin açıklamasıyla, aynı 'mühimmatın' Kosova Savaşı' nda da 'kullanıldığı' anlaşılıyor; şimdi ister misiniz, zehiri fevkalâde zengin, bu 'yoksullaştırılmış uranyum' silahlarına Christine Abdelkrim-Delanne ne diyor, ona bir göz atalım:

''... yoksullaştırılmış uranyum, ya da U-238, doğal uranyumu zenginleştirme işleminden arta kalan bir 'atık'tır ki, sivil amaçlarla nükleer santrallarda, havacılıkta; askeri amaçlarla, silâhlarda ve nükleer denizaltılarda kullanılan uranyum 238'in elde edilmesini sağlar; en yoğun, en ağır metal budur; saniyede 1.200 metre hızla fırlatılırsa, tank zırhlarını deler; yerin altındaki üç metre kalınlığındaki betonu dağıtabilir; yâni o icad edilinceye kadar kullanılmış olan tungsten'e oranla çok daha etkilidir...''

''... dahası -nükleer endüstrinin, tam anlamıyla- bir 'atığı' olduğundan, ithali gereken tungsten'e oranla neredeyse bedavaya gelir; üstelik mühimmat sanayiindeki kullanımı, içinden çıkılmaz o nükleer atıklar sorununun çözümünü de kolaylaştırır. 1991 yılında, önündeki on yıllık dönem için ABD Federal Bütçesi, -ulusal savunma rezervi olarak- 130.000 ton 'yoksullaştırılmış uranyum' satın alınmasını öngörmüştü; o günden bugüne, bu rakam daha da artmıştır...'' (Le Monde Diplomatique, Haziran 1999)

İyi de, bu gerçek, hangi başka bir acı gerçeği ortaya döküyor: Yugoslavya' daki Kosova Operasyonu'nda görev yapan A-10 Amerikan uçakları ya da Apache helikopterleri, yalnız tankları 'avlamakla' kalmıyor; insanlara da radyo/aktivite bulaştırarak, onları da zehirliyorlar. Özetin özeti, işte bu.

'Beşerî amaç' da (!) zaten buna denilmez mi?

Peki, o 'teknik bülten' ne?

ABD Savunma Bakanlığı, bir memorandum yayımlayarak, bunların kullanılmasına 'yeşil ışığı' yakmış; o yüzden mi nedir, bu silâhların radyo/aktif karakteri de, yüksek düzeyde zehirleyici oluşu da, görmezden geliniyor. Oysa...

''... mühimmat olarak kullanıldığında, yoksullaştırılmış uranyum, hedefe vurduğu anda, radyo/aktif partikülleri serbest bırakıyor; ağır mağdenlerin ürettiği türden zehirli kimyasal tozları etrafa savuruyor; üstelik aşırı yanıcı, çabucak alev alabilen, harareti olağanüstü yüksek buharlar salıveriyor...'' (Aynı dergi, aynı yazı)

Buna rağmen, askeri makamlar, bu silahların çevre ve çevrede yaşayanlar üzerindeki bulaşıcı etkilerini, uzun süre inkâr edip durmuşlar; ne var ki, 28 Eylül 1990' da yayımlanmış, kocaman bir 'teknik bülten' var ki, yoksullaştırılmış uranyum malzemesinin bir kazaya uğraması halinde, alınması zorunlu sayılan önlemleri bir bir sıralıyor; bunlar da, hiç öyle hafifsenecek şeyler değil:

''... kazaya karışmış, olay sırasında orada kalmış, hiçbir donatım, hiçbir araç/gereç, radyo/aktif koruma görevlileri tarafından, iyice kontrol edilmeden ve bulaşma olasılığı yok edilmeden asla bulunduğu yeri terk etmemeliymiş! Bu kadarla kalsa iyi! Bir kere tutuştu mu, bu patlayıcılar birbirine karışır, uçuşur, damlar, çevreye ve enkaza yayılırmış; yangın söndürülse de, patlayıcının tamamı yanıp tükenmedikçe, tehlike devam edebiliyor; dahası, tükenmemiş kalıntılar, aşırı derece patlama riski taşıyorlar, eğer soğumuşlarsa tuhaf şekiller alabilen bu metallerin, etraftaki pisliklere bulaşması, içine sinmesi ya da yerleşmesi, mümkün -ki bu da o artık ve atıkların, evvelce olmadıkları kadar tehlikeli olmasına yol açıyor...''

Amma da atıyor muyum? Yooo, bunları açıklamakta sakınca görmeyen, ABD Silahlı Kuvvetleri'nin 'resmi' bülteni, kod numarası TB 9-1300-278; yayımlayan kim derseniz, o da belli: Department of The Army; adı, Technical Bulletin ! Kısacası, ABD Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı, A-10 uçakları ve Apache helikopterleri, 'beşerî amaçlı' Kosova Operasyonu' nda; ne mertebe zehirli olduğunu ağızlarıyla açıkladıkları, 'yoksullaştırılmış uranyum' içeren bu mühimmatı kullanıyorlar, çünkü 'tank avcısı' olmanın yolu, bundan geçiyor.

İyi de, 'insan avcısı' da olmuyorlar mı? (2/7/1999)


'Uluslararası' Hangi 'Camiâ'?..

O sözü, ''İslâm'da 'kavmiyet' yoktur'' sözünü; ilk önce, nerede, ne zaman duymuş, ya da okumuştum? Hayır, okumuş olamam; hafızamda, ses titreşimleriyle kalmış, birisinden işitmiş olmalıyım.

Acaba Esat Dayım mı söylemişti? Birden, Menemen' deki (İzmir) ev, akşam gizlice iniyor; sulanmış taşlık, gün boyunca emdiği güneşi, görünmez bir buhar halinde salıvermektedir; ilk yıldızlar, yukarıda, irili ufaklı belirmiş; pufla minderlere yayılmış, onu dinliyoruz. O, -gerçekte annemin dayısı- 'seferberliği', 'Çanakkale Müdafaası' ve 'Suriye Bozgunu' olarak yaşamış, bir 'gâzi'; İşgal' de, başını Yunan Divan-ı Harb-i Örfisi' nden kıl payı kurtarabilmiş, bir 'silahlı direnişçi'; sarkık bıyıklarının altında, müstehzi bir gülümseme saklar; çocuklarla şakalaşmayı, çok severdi. Kulağımdaki ses, onun sesi; acaba ne münasebetle söylemişti?

'Kavmiyet', İslâm terminolojisinde 'milliyet' i ifade ediyor; 'İslâm kardeşliği' demezler mi, onun kaynağı da, o! Müslüman mısın, Boşnak, Arnavut, Arap ya da Hindu olman, fark etmez; aranızda kardeşlik işlemeli! Sözgelişi, Millî Mücadele sırasında, Osmanlı Müslümanları'yla, Hint Müslümanları arasında işlemiştir: İyi de, Bosna/Hersek ve Kosova (Avrupa) Müslümanları ile Arap Müslümanları arasında, şimdi acaba niye işlemiyor?

'Cemiyet-i akvam'ı kim hatırlıyor?

Yok canım, 'kavmiyet' ten bahsetmeyeceğiz, konumuz Cemiyet-i Akvam ! Başka deyişle, 'Milletler Cemiyeti' . Çocukluğumuzda, uluslarüstü o ilk gezegen çapındaki örgütü, gazetelerden 'Cemiyet-i Akvam' olarak öğrenmiştik; yâni 'milletler' değil, 'kavimler' cemiyeti olarak; Osmanlı' dan müdevver kültür üst/yapısı, ümmet mantığıyla çalışıyor, Societe des Nations' u, doğru Türkçesi olan 'Milletler Cemiyeti' olarak değil, 'Cemiyet-i Akvam' olarak tercüme etmiş!

Düşünüyorum da, 30'lu yıllarda dahi, Batı 'kafası' ne kadar 'katı', ne kadar 'kapitalist', en önemlisi, ne kadar 'Avrupa/merkezci' imiş! Bilir misiniz ki, 'Milletler Cemiyeti' nde hiçbir 'mazlum millet' temsil edilmiyordu; 'bolşevikliğinden' dolayı, -maazallah!- Sovyetler Birliği' ni aralarında istememişlerdi; bir bakıma, cemiyet, 'milletler' in değil, tâbir-i mârûfu ile 'beyaz, Hıristiyan ve liberal 'Sistem' in 'cemiyeti': ne faşist İtalya' nın Habeşistan' a ve Arnavutluk' a saldırısında etkili bir rol oynayabilmiştir; ne de General Franco ve falanjistlerinin, Madrid cumhuriyetçilerini doğradığı, İspanya iç savaşında!

Hatırlarım: Habeşistan Savaşı sürerken, 'Milletler Cemiyeti', İtalya' ya karşı, 'Zecri Tedbirler' e başvurmuştu; yâni üçüncü ülkeler, İtalya' yı uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkilerde, soyutlayacaklar! Roma, 'Zecri Tedbirler' e kulak asmadı; Almanya' da Nazizm'in yükselişi, o 'cemiyet' e meydan okudu. II. Dünya Savaşı, kör ve bencil, aslında 'zavallı' bu uluslarüstü ilk örgütün sonu olmuştur. San Francisco Konferansı' nda II. Dünya Savaşı ertesinin yeni düzeni tartışılırken, daha etkili ve yetkili, çok daha kapsamlı bir uluslarüstü örgüt tasarlandı; Birleşmiş Milletler Teşkilâtı! Tuhaftır, aynı zamanda hazindir: gidiş geliş, NATO' nun, -aslında Birleşik Amerika' nın-; gezegenin, bu en üst düzey örgütüne karşı tavrı; 30'lu yıllarda faşist ve Nazi ülkelerin ('Mihver'), Milletler Cemiyeti' ne karşı, takındığı tavra benzemektedir.

O 'irade' gerçekten 'evrensel' mi?

Bunun tepkisi olmamış mıdır? Olmaz olur mu? Biz, kim ne diyor, sadece dedikodu tarafına meraklı olduğumuz için, 'hayati' bazı tepkileri çok rahat atlarız. Bu da onlardan birisi. Philip S. Golub, soruna eğilenlerden, şöyle ciddi ve önemli bir 'tesbit' i var:

''... NATO'nun siyasi yöneticileri, Belgrad'dan, 'uluslararası camiâ'nın ileri sürdüğü koşullara baş eğmesini istedikleri zaman, acaba hangi 'camiâ'dan bahsediyorlar? Birleşmiş Milletler Teşkilâtı'nın temsil ettiğinden mi; yoksa Atlantik Paktı'nın (NATO'nun) temsil ettiğinden mi? Batı'lı sözcülerin verdikleri demeçler, birbirini izleyen anlam kaymalarıyla; NATO'yu, çoktaraflı uluslararası kuruluşlarla karıştırıyor; NATO'nun aldığı kararları da, ne olduğu açıkça anlaşılamayan, 'evrensel bir irade' ile! Böyle bir özdeşleştirmenin, birini diğerinin yerine koymanın; çok taraflı hayli engelleyici bir düzeni devre/dışı bırakmak isteyenlerce, elbette pratik yararı görülebilir ama; bu, o ünlü 'uluslararası camiâ'nın parça parça dağıldığı gerçeğini saklayamaz...''

''... Kosova bunalımı sırasında Birleşmiş Milletler Teşkilâtı'nın devre/dışı bırakılmış olması; dünya siyaset sahnesinde, önemli roller oynamaya namzet pek çok ülkede, Batı'ya karşı, bir güvensizlik yaratmıştır, çünkü onun bu tavrını, bir 'tek başına egemen olmak' iradesi sayıyorlar. Bunların başını elbet, Rusya çekiyor ama, işin içinde Çin de var, Hindistan da var, Vietnam ve Güney Afrika da var; üçü nükleer güç sahibi olan bu ülkelerin tamamı, hem BM Teşkilâtı'nı ve Güvenlik Konseyi'ni devre/dışı bırakan bu davranışa; hem de NATO'nun gerçekleştirdiği bombardımanlara karşı olduklarını, açık açık, bazen de şiddetle vurguladılar...'' (Le Monde Diplomatique, Haziran 1999)

Philip S. Golub, yazısına ilginç bir başlığı, uygun görmüş: 'Uluslararası Dedikleri Şu Camiâ!...'; gerçek şu ki, 'Milletler Cemiyeti', vaktiyle ne kadar 'liberal', ne kadar 'Batı'lı ve 'Avrupa/merkezci' yse; Birleşmiş Milletler Teşkilatı da, Kuzey/Güney ana çelişkisinde, o kadar Kuzey' den yana bir örgüt; bu da, Güney' dekilerin -yâni Mazlumlar' ın elbette tepkisine neden oluyor: bir kalemde, size bir sürü gazete başlığı, bir o kadar demeç aktarabilirim ya, gerek yok, sadece Güney Afrika' yı temsil eden Nelson Mandela' nın, neler dediğine bir bakalım: ''... Belgrad rejiminin işlediği cürümleri tel'in ediyorum, ama; NATO da, Yugoslavya'nın köprülerini ve ekonomik alt/yapısını tahrip edip, sivillerini öldürerek, Miloşeviç ne yapıyorduysa bir benzerini yapmıştır.'' (Bussines Day, 4 Nisan 1999)

'Uzun farları' yanan politikacı yok mu?

Uluslararası uyuşmazlıklarda etkili rol oynayacak, güçlü ve tarafsız yeni bir örgüt oluşturmak! Şimdi uluslararası kamuoyunda, tartışılan bu! NATO gibi, başına buyruk örgütlerin, 'insancı olduğunu' iddia ettikleri amaçlarla, ortalığı karıştırmalarını önlemek; ancak, genişletilmiş ve güçlendirilmiş bir BM Teşkilatı ve Güvenlik Konseyi ile olabilir, ümidi besleniyor. Sözgelişi, BM' in beyni sayılabilecek Güvenlik Konseyi' nin, şimdi olduğu gibi, beş üyeli değil; veto hakkına sahip on iki üyeli olması isteniyor ki, bu üyelerin arasında Hindistan, Japonya, Brezilya, Nijerya ve Güney Afrika' nın da yer alması, düşünülmekte imiş!

İyi de, Türkiye nerede? 'İkinci sınıf' muamelesi gördüğü NATO' da mı, itilip kakıldığı Avrupa Birliği' nde mi; yoksa, esamisinin bile okunmadığı, BM Teşkilâtı'nda mı?

Bu ülkede, 'uzun farları' yanan, bir politikacı yok mudur? (5/7/1999)

''...Hepsi Sorumludur!..''

Olivier Roy'nın basit, fakat önemli bir 'tesbit' i vardı; hemen, hatırlayacaksınız: 'Siyâsi İslâm' başarısızdır, ortaya çıkalı, yaptığı bütün 'birlik' çağrıları boşa çıktı: İslâm tabanlı (lâik) ulus/devletler, yerli yerinde duruyor: 'Siyâsi İslâm' , İran hâriç, hiçbir Müslüman ülkede 'tam iktidar' olamadı; İran' da da - Libya, Sudan, Afganistan' da da - yeni bir 'toplum' yaratamadı: radikal İslâm söylemi, pratikte dini terminolojiyle ifade edilen, bir 'Üçüncü Dünya' söylemidir ki, pek çok 'devrimci' kural ve kavramını, sosyalistlerden, ya da devrimci radikallerden 'yürütmüştür.'

Dahası, Olivier Roy diyor ki: ''... siyasal İslâm, artık jeo/stratejik bir kumar değildir, olsa olsa, toplumsal bir olgudur. Tüm Müslüman dünyada, ulus/devletler, birlik çağrılarına ve İslâmcı cemaatin gruplaşmasına, kolayca direniyorlar. (Buraya dikkat!) Kuşkusuz, kuzey/güney gerginlikleri, uzun süre 'kilit sorun' olmaya devam edecek ve kolayca İslâmi renklere bürünebilecek, bir hınç duygusunu besleyecektir, fakat İslâm devrimi geride kalmıştır'' (Siyasal İslâm'ın iflâsı s. 13. Metis Yayınları, 1994)

'Şeriat dönmüyor', 'yapılanma' kusuru var

Öyledir de, Türkiye dahil, Müslüman tabanlı ülkelerde, siyasal İslâmın sebeb olduğu, -yoksa o sonuç mu?- 'bunalım' neden sürüyor? Şu yaşadığımız, 'Fethullahçılık Olayı' bile, yüzyılın ikinci yarısında, Türkiye' nin başına musallat olan, din kökenli bir 'bunalım' değil midir? Önce Olivier Roy' nın, onun aslında bir 'sonuç' olduğunu imâ eden, başka bir tesbiti var ki, soruna eğilenlerin, mutlaka dikkatini çekmiştir; ya da, çekmelidir:

''... bunalım, rejimlerin, devletlerin, hatta ulus düşüncesinin bile 'meşruiyeti'nin zayıflığıdır. Otokratik rejimlerin sürmesi ve kabileye bağlı, etnik ve dinsel bölünmelerin ağırlığıdır. Nüfus artışı, orta sınıfların yoksullaşması, diplomalıların işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş kitlelerin yükselişidir. Bunalım, aynı zamanda lâiklik, Marksizm ve milliyetçilik gibi 'modeller'in de bunalımıdır. İslâm'ın Dönüşü illüzyonu (yanılsaması) buradan geliyor...'' (Aynı eser, aynı sayfa)

Kısacası Olivier Roy diyor ki, ulus/devlet sürüyor, ama ne ulusal 'fikriyatı' nı oluşturup güçlü kılabilmiş; ne de, ulus/devlet'in 'yükselen' sosyal ve ekonomik sorunlarına, 'geçerli' çözümler bulabilmiştir. Gerçekte olay, yâni 'Siyasal İslâm', Şeriat' ın dönüşünden çok; yanlışa düşülmüş, ya da 'Sistem' in baskısıyla terk edilmiş: Cumhuriyet' çi politikaların bıraktığı 'boşluğu', din kisvesine bürünmüş bir tepkinin, doldurmasından ibarettir. Çok merak ediyorum, Türkiye' de aklı başında hangi Cumhuriyet' çi aydın, buna hayır diyebilir? Süreci, safha safha, en ufak ayrıntılarına kadar, yaşamadık mı yahu?

Müdafaa-i Hukuk Doktrini'ni (Kemalizm), çarçur edeceğimize, rasyonel ve diyalektik bir uygulamaya geçirebilseydik; acaba üç çeyrek yüzyıl sonra, hâlâ bunları tartışır mıydık?

Erbakan, Fethullah vs... Özal'ın uzantısıdır...

Lâik, demokratik ve anti/emperyalist düzeyde, ne 'İnönü Cumhuriyeti', gerçekten 'Kemalist' tir, ne 'Menderes/Bayar Cumhuriyeti'; ilkinin, 'totaliter' flörtleri biliniyor; ikincisi, 'Hür Dünya' nın gayr-ı meşrû çocuğudur: Kemalizm yerine, 'Soğuk Savaş' ın telkinlerine açık görünür; hele 'Özal Cumhuriyeti', Filipinler' deki Marcos Cumhuriyeti' nden, mahiyet itibariyle değil, sadece derece itibariyle farklıdır. Hal bu olunca, 'siyasal İslâm' ın yerini ve işlevini, 'Özal Cumhuriyeti' nde 'doğru okuyabilmek' için, sorunun kökünü, Müslümanlığın geri dönüşünde aramamalıyız; Olivier Roy' nın bu tür Müslüman ülkelerde tesbit ettiği yetersizlikleri, Türkiye' nin hangi 'telkinler' le gidermeye çalıştığına bakmalıyız: Nasıl perşembenin geleceği çarşambadan belli idiyse; Özal' dan sonra, hem Erbakan' ın, hem de Fethullah' ın geleceği, o kadar belliydi.

Türkiye'de 'Siyasal İslâm' ın güçlenmesi, SSCB' nin dağılışıyla aynı yıllara rastlıyor; bu bir tesadüf müdür? Yok canım! Rand Corporation' dan 'orta vâde tahmin uzmanı' ünlü Graham Fuller, tesadüf olamayacağını, elinizde tuttuğunuz bu gazetede çıkmış bir röportajında, yaklaşık on yıl kadar önce açıklamamış mıydı?

''...a/ Sovyetler'de, gidiş geliş, 50 milyon Müslüman Türk özgürlüğe, hiç değilse daha fazla özerkliğe kavuşacaktır; bağımsızlıkları bile gündemdedir...''

''...b/ Türkiye bu süreçte, demokratikleşme, ticari ve iktisadi serbestleşme açısından, geleceklerine ilham kaynağı olabilir...''

''...c/ ABD, Sovyetler'in güney sınırlarında, yeni birçok ülkenin istikrarsızlık yaratacağından endişe duymaktadır...''

''...d/ Türkiye, geçmişte Ortadoğu için bir modeldi, bugün de model olmaya devam ediyor. (Buraya dikkat!) Hele demokrasi ile İslâm'ı bir arada yaşatabilecek bir formül bulunursa, İran ve Arap dünyasına büyük bir entelektüel öncülük yapmış olacaktır...''

Amaç, çok açık belirtilmiştir: Lâik Cumhuriyet'ten değil, 'demokrasi ile İslâm'ın bir arada yaşatılmasından' söz ediliyor; doğrusu ya, uygulamada bunun ne anlama geleceği de, hayli açık olarak ortaya konulmuştur:

''...a/ İslâm'ın 'otomatik bir tehdit' kabul edilmesi yanlıştır. İnsanlar, İslâm din ve kültürünün daha çok gözetilmesini, İslâm eğitiminin yaygınlaşmasını istiyorlarsa, bu otomatik bir tehdit kabul edilmemelidir...''

''...b/ Atatürk'ün düşünceleri, çağı için son derece güçlü düşüncelerdi, ama bugünün kendisine güven duyan güçlü Türkiye'si, İslâm'ın günlük hayattaki rolünü yeniden düşünebilmelidir...''

''...c/ Artık Türkiye bu bakımdan kendisiyle barışmalıdır, eğer siz İslâm'a dayalı olduğunu söyleyen siyasi partileri, daha fazla siyasileşmeye, parlamentoya katılmaya çekebilirseniz, tartışmaya açık bir platform yaratabilirseniz, bu çok değerli olur'' (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990)

Peki, uygulama nedir?

Hâlâ tasfiye edemediğimiz 'Özal Cumhuriyeti', yâni Mr. Fuller' in amaç ve uygulama bahsinde yaptığı 'tavsiyeler' in satırı satırına benimsenmesi ve gerçekleştirilmesi!.. -ki, 28 Şubat' tan beri Cihet-i Askeriye ne vahim bir yanlış olduğuna, işaret edip duruyor; ve tuhaftır, 'Soğuk Savaş' kalıntısı siyasi liderler tarafından bu işaretler, nedense hayli gönülsüz karşılanıyor.

Mr. Fuller' in amacı ve uygulamasını gerekli bulduğu her şey, anti/emperyalist, lâik ve demokratik Cumhuriyet' e ( Kemalizm 'e) açıkça karşıdır; bunu söylemiş de, zaten; önerdiği 'demokrasi ile İslâm'ın bir arada yaşatılarak, ticari ve iktisadi serbestleşme açısından Türkiye'nin İslâm dünyasına -bu arada Asya Türk Cumhuriyetleri'ne- 'model oluşturması...'

Şimdi, elinizi kalbinize koyup, öyle söyleyiniz: Siyasi liderlerimiz, hangi taraftan yana görünüyor? Anti / emperyalist, lâik ve demokratik Gâzi'nin Cumhuriyeti' nden yana olsalar, Ticâniler, Nakşibendîler, Fethullahçılar, Adnan Hocacılar, Halvetîler, Kaadirîler vb... Anadolu toprağında pıtrak gibi bitebilir, iş bu vahim mertebeye gelir miydi?

Hepsi sorumludur. (7/7/1999)

Al Birinden, Vur Birine!..

' Asabiyye' den, bana ilk söz eden kimdi? Esat (Âdil) bey mi, Hasan mı (Tanrıkut) ; yoksa, savaş artığı bir Paris 'de tanıdığım, Cezayir 'li Komünist öğrencilerden biri mi? İbn Haldun 'u, liseden hatırlıyordum ama, onun altını çizerek kullandığı 'asabiyye' terimini, ne duymuştum, ne de anlamını biliyordum. Öğrenme çabalarım da yeterli olmadı, sonraları Gramsci 'yi okurken, onun 'Tarihsel Blok' kavramıyla - Doğu 'ya has bir düzeyde- bir benzerliği olabileceğini düşündüm. Hâlâ da, öyle düşünürüm.

'Asabiyye', Doğu 'daki İslam'ın 'mülk/devlet' idrâkiyle bir arada ele alınırsa (patrimonial devlet), gerçek anlamını kazanır: devlet ya da ülke bir 'mülk' ise, 'asabiyye' , ortak köken ve çıkarla pekişmiş, gayesi kendisi -bir de elbet- 'hâkimiyeti' olan, bir dayanışma grubudur. O zaman, soru şu: 'Siyâsi İslâm 'ın, bildiğimiz ulus/devlet'e muhalefeti de, aynı espride bir iç yapılanma göstermiyor mu?

Son yarım yüzyılın 'İslâmcı siyasi muhalefeti' , Olivier Roy 'ya göre, iki kutup arasında gidip geliyor:

''...a/ toplumun İslâmlaştırılmasının, devlet iktidarından geçtiğini düşünen, 'Devrimci Kutup'; b/ toplumsal ve siyasal eylemiyle, toplumu her şeyden önce, aşağıdan yukarıya İslâmlaştırmayı amaçlayan 'Reformcu Kutup'!..''

''... bu ikinci kutba göre, aşağıdan yukarıya bir hareket, İslâmi bir devletin kuruluşuna otomatik olarak yol açacaktır. (Buraya dikkat!) Ayrılık, bir İslâmi devletin gerekliliği konusunda değil; buna ulaşmak için başvurulacak araçlar ve mevcut iktidarlara karşı benimsenecek tavır (saldırı, muhalefet, işbirliği, kayıtsızlık) konusundadır...'' (Siyasal İslâmın İflâsı, s. 43).

Türkiye 'de bu İslâmcı muhalefeti yerli yerine oturtabilmek için, sanırım bu paragrafı iyi anlamak yeterlidir: kaşla göz arasında 'Millî Görüş', 'Hizbullah', İBDA-C, Fazilet, Fethullah'cı takımı , vb. yerlerini bulurlar; yâni bunlar, kendi aralarında, amacı kendisi ve devlet hâkimiyeti olan, köken ve çıkar birliği içindeki, birtakım 'asabiyye' lerdir ki, Batılılaşmış, dolayısıyla lâik, yâni 'kâfir' sandıkları 'devlet' in de; bu anlamda, başka bir 'asabiyye' olduğunun farkına varamamışlardır.

Paradoks gibi görünse de...

Aslında bir paradoks gibi görünse de, Olivier Roy 'nın 'tesbiti' , son derece mantıklı ve inandırıcı; çünkü bakınız, ne diyor:

''... Müslüman ülkelerde, devlet konusundaki Weber sonrası eleştirilerde, bu devletin iğretiliğini, meşruiyet eksikliğini ve özel bir grup tarafından (asabiyye) tasallut altına alınışını açıklayan iki çözümlemeye rastlanır:...''

''...a/... bunlardan birincisi (Badie), bunda 'İslâmi Kültür'ün sonucunu görür: siyasetin uzak alanının (Sivil toplum) yokluğu ve kamu alanı ile özel alanının karıştırılması, devleti 'mülk' (patrimonial) haline getirmiştir...''

''... b/öteki (M. Seurat) bunu Ortadoğu'daki modern devletin, kısa süre öncesine dayanan; ve ithal edilmiş özellikleri ile açıklar: '... Maşrık'taki -yâni, bizim buralardaki- 'modern devlet' (...) başarıya ulaşmış bir 'asabiyye'dir; yâni genellikle bir kabile, ya da azınlıktan oluşan bir dayanışma grubu, devlet aygıtını ele geçirir ve onu toplumun sömürüsünün aracı haline getirir ve rantlarla yaşar. (Petrol rantı, gözdağıyla zengin devletlerden alınan rantlar, nüfuz ticaretinden ve spekülasyonlardan sağlanan rantlar.)..''

''... Seurat'nın çözümlemesi, Suriye ve Irak'a, kusursuz biçimde denk düşüyor: bir azınlık grubu (Suriye'de Aleviler, Irak'ta Tıkrit'li Sünniler) önce orduya sızıyor, sonra devleti ele geçirerek, onu kendi öz toplumuna karşı çeviriyor (Diktatörlük ve katlîâmlar); bu devlet fiili olarak dışarıdan (Lübnan'da; ve birkaç ay boyunca, Kuveyt'te olduğu gibi) dolaysız yollardan; ya da tahrip gücünden korkan Suudiler'in yardımını alan Suriye'nin durumunda görüldüğü gibi, dolaylı olarak) aldığı haraçlarla, petrol rantıyla (Irak) ve dış ticaretten aldığı paylarla (İhracat lisanslarının satışı, özel gelir kaynaklı şahıslara yapılan 'kiralamalar'; uyuşturucu, gümrükler ve 'teknik' bakanlıklar) yaşar...''

''... fakat Suriye ve Irak, tam da Seurat 'nın altını çizdiği gibi, İslâmcılarla kanlı çatışma halindeki, 'lâik' devletlerdir. Ulema Külliyatına (galiba 'İçtihadı'na olacak) değil de, sürekli İbn Haldun'a atıfta bulunan Seurat'nın eseri, Ortadoğu siyasi şekillenişindeki 'devlet'in durumunun, zorunlu olarak 'İslâmi Kültür'ün bir sonucu olmadığını; daha çok, Avrupa 'modeli'nin, bölünmüş ve yapısallaşamamış bir topluma, kaba biçimde 'ithali'nin yarattığı, 'Üçüncü Dünya'ya özgü bir olgu olduğunu göstermektedir...''

''... aslında bir grup ya da aile tarafından gelir kaynağı olarak kullanılan 'mülk' (patrimonial devlet), Marcos 'un Filipinler'inden, Mobutu 'nun Zaire'sine kadar, bütün kültürel alanlarda mevcut olan bir olgudur...'' (Aynı eser, s.33).

'Soru işâreti'ni Türkiye'ye koyarsak...

O zaman kaçınılmaz soru işareti, Türkiye üzerinde kıvrılıyor: yoksa Türkiye Cumhuriyeti, Refah/Fazilet ya da Fethullah türünden başka 'asabiyye' lerin, 'hâkimiyeti' elinden almaya çalıştıkları, 'eski' bir 'asabiyye' midir?

Başlangıcında, kesinlikle değil: 'Ulusal Demokratik Devrim' , hem ucu ilk Meşrutiyet hareketlerine kadar uzanan bir 'inkılâpçılık' geleneğinin, son aşaması; hem de, halkın 'bizzat' katılıp kazandığı, anti/emperyalist bir kurtuluş savaşının sonucu, olduğu için; 'asabiyye' den çok, aydınlar, sivil ve askeri bürokrasi, eşraf ve halktan (işçi/köylü) oluşmuş, 'Tarihsel Blok' un tarifine uymaktadır; zaten, hâkimiyet'in halka intikalinden sonraki onbeş yılın uygulaması, bunu doğrulamaktadır. Peki, ya sonrası?

Sonra, durum değişiktir: 'İnönü Cumhuriyeti' nden itibaren, iktidar, bürokrasi ile burjuvazinin eline geçer; 'Bayar/Menderes Cumhuriyeti' nden sonra da, gittikçe netleşen 'asabiyye' özellikleri; 'Demirel/Özal Cumhuriyeti' nde karakteristik bir hal alır; o kadar tipiktir ki bu 'Siyâsi İslâm' , yeni 'asabiyye' ler halinde örgütlenerek, 'hâkimiyet' e oynamaya başlar; çünkü Devlet, Müdafaa-i Hukuk Doktrini ile benimsediği, 'jakobenliği' kaybetmiştir. Peki, o zaman ne olurmuş, bir bakar mısınız?

''... siyasal oyun, Seurat 'nın da çok iyi ortaya koyduğu gibi, 'asabiyye' kavramına, bölünme ve dayanışmaya, yâni devletin refahından çok kendi refahını düşünen, çıkar ağlarının düzenlenmesine atıfta bulunmaksızın, açıklanamaz; fakat bu ağlar, bir 'modernlik' görünümünün gerisinde, geleneğin sürekliliğini temsil etmezler; geleneksel 'asabiyye'ler kentleşme ile, toplumsal karışma ile, ideolojileşme ile, yapısal özelliklerini kaybetmişlerdir; bu durumda, bir başka temelde (siyasal kayırma ve ekonomik mafia) yeniden oluşurlar. Modern 'asabiyye'ler, devlet olgusundan ve ekonomik/mâlî faaliyetlerin küreselleşmesinden türemiş dayanışmaların, yeniden oluşmuş halleridir...'' (Olivier Roy, 36).

Bu modern 'asabiyye' lere, sağduyu sahibi halkımız, 'çeteler' adını taktı. Hanidir yaşadıklarımız, bunlar değil mi? (9/7/1999)

'İrtica', 'Tepki' mi, Yoksa 'Sonuç' mu?

Ne çok yanlış yapıyoruz.

/Birinci yanlış (Çok da yaygındır)/ 'Siyasî İslam 'la baş gösteren, yeni 'Şeriat'a Dönüş' teşebbüsünü, 'Geleneksel Şeriatçiliğin' hortlayışı sanmak! 'Seçkin Alafranga ve Liberal' aydın - 'ilerici' de olabilir- zannediyor ki, Tanzimât ya da Meşrûtiyet Osmanlı 'sında, 'Ulemâ' nın 'Kâfir' e -yâni Batılılaşma 'ya- tepkisiyle; 'Demokrasi' Türkiye 'sinde, Nakşî'nin ya da Fethullah'cının, Cumhuriyet 'e tepkisi, bir ve aynı şeydir. Değil! Her ikisinin de, Kur'an'ı yaşamak ve yaşatmak azmi ve hırsından doğduğu, gerçek ama, mana ve mahiyetlerinin aynı olduğunu sanmak, yanlış!

İslâm Tarihi'nde, en 'Müslüman' ülkede bile, Şeriat, 'Ulemâ' üzerinden, onun vasıtasıyla, 'iktidar olmuş, hâkimiyeti almış' mıdır? Araştırınız: yok öyle bir şey! 'Ulemâ' , Şeriat 'in 'bekçisi'; onu uygulayan ise, 'Emir'; o, dinî değil, siyasi bir lider; 'Ulemâ 'nın ondan beklediği; gerçekleştirmediği takdirde, eleştirdiği, Şeriat 'i uygulaması! Başka türlü söylersek: 'Halife' ile 'Emir 'in, aynı kişide 'özdeşleşmiş' olduğu Osmanlı 'da bile, 'dinî makam' ile 'siyasî makam' ayrı ve farklıdır: Şeyhülislâm 'ın 'ferman' 'a verdiği 'fetva', Emir 'in âdil olduğunu kanıtlamak için veriliyor; ama Şeyhülislâm 'ın öyle bir 'ferman' çıkarmaya ne yetkisi var, ne de gücü! Bu nokta son derece önemli: 'Siyasî İslâm' ın, neden 'siyasî' diye adlandırıldığı, oradan anlaşılıyor.

'Siyasî İslam' , Şeriat 'in uygulanmasını Emir 'den beklemez; bunun ancak o toplumun bütünüyle 'İslâmlaştırılması' sayesinde gerçekleştirilebileceğini, iddia eder; ya bir 'asabiyye' -yâni örgütlenmiş, çıkarları ortak bir grup- 'tepeden inme' bir hareketle buna ulaşabilir (İran, Sudan); ya da başka bir 'asabiyye', kademe kademe, önce çeşitli toplumsal katmanları 'kazanarak' , 'aşağıdan yukarıya' bunu gerçekleştirebilir (Fethullah, Adnan Hoca vb). Sorunu böyle koydunuz mu, yeni 'İrticaın' , eski 'İrtica' olmadığı; 'Ulemâ' nın direkt olarak devreye bile sokulmadığı görülmektedir.

İkinci yanlış onu tamamlıyor

/İkinci yanlış -ki birincisinin devamıdır, onu tamamlıyor/ : 'Siyasî İslam' ın, irtica kalkışmasını, Şeriat 'Ulemâsı' nın 'önderliğine' bağlı sanmak! Gizli veya açık tekke şeyhleri, fıkıh ve hâdis âlimleri ön ayak olup örgütleniyor, 'İslâm' yeni ve 'siyasî' karakterini kazanıyor. Öyle şey de yok! Yeni 'mürteciler', -hiç değilse önemli bir çoğunluğu- modern, -Batı 'lı manada- lâik okullardan yetişmişler: 'Siyasî İslâm' ın kadrolarını, onlar oluşturuyor; aşağıda öğreneceklerinizi, ilk okuduğum zaman, nasıl da şaşırmıştım; gerçek gözümüze giriyormuş da, bizler ihmalin ve tembelliğin körlüğü içindeymişiz...

''...İslâmcı partilerin kadroları, batılılaşmış öğrenim veren devlet okullarında yetişmiş; ve çoğunlukla kısa süre önce kentleşmiş ailelerden gelme genç aydınlardır. Üniversitelerde, İslâmcılar, edebiyat fakültelerinden çok, mühendislik fakültelerinden çıkmaktadır. Bunun tek istisnaı, öğretmen okullarıdır. İslâmcı kadroların proto/tipi, kırsal kökenli bir aileden, 50'li yıllarda kentte doğmuş, mühendis tipidir. İçlerinden başarılı olanları, kimi zaman, eğitimlerini Batı'da tamamlamışlardır. İran hükümeti, bu sosyolojik eyilimi, iyi bir biçimde temsil etmektedir. Dışişleri Bakanı Velâyeti, ABD'de eğitim görmüş, bir çocuk doktorudur; eski Sanayi Bakanı Nebevî de, ABD'de eğitim görmüş bir mühendistir...''

''...Buna Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal da eklenebilir; günümüzde ılımlılaşan Özal, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde mühendislik eğitimi gördükten sonra, Erbakan'ın İslâmcı Millî Selâmet Partisi'nde çalışmıştı. (Yalnız o mu? Rahatlıkla Özal kategorisi içine sokabileceği bazı önemli Türkiye siyasî İslâmcılarını, yazar atlamış. Korkut Özal, Recai Kutan, Şevket Kazan, tabii Erbakan, hatta Demirel vb. bunların arasında sayılabilir) Fas'ın İslâmcı lideri Ebusselâm Yâsin, Millî Eğitim Bakanlığı'nın Fransız dili öğretim bölümünde müfettişti...''

Bunların 'alayı' mühendis filân...

''...çağdaş 'siyasî İslâm'ın ortaya çıkışının, modernleşmeyi reddetmek için kırsala yaslanan, karanlıkçı Ortaçağ ruhbânının geri dönüşü ile hiçbir alâkası yoktur. Günümüzdeki Müslüman ayaklanmaları, kent ayaklanmalarıdır: 1978/79'da Tahran'da, 1982'de Hama'da (Suriye); sonra Mısır'da, Asyut'ta; Filistin'de Gazze'de, Cezayir'de Cezayir şehrinde; Lübnan'da, Güney Beyrut'ta ve Trablus'da! (...ve Türkiye'de, 70'ler ile 90'lar arasında, çeşitli kentlerde, bu arada Sıvas'ta). İslâm adına, tek silâhlı köylü ayaklanması Afganistan'da meydana geldi ve bu ayaklanma, gücünü, bir yabancı işgalin reddine borçludur; ancak bu ayaklanma kadrosunun bir bölümü de kentten gelmiştir ve 'militan' İslâmcı profiline genelde uymaktadır; Kuzey'in büyük lideri Ahmet Şah Mes'ud, Kabil Politeknik Okulu'nun eski öğrencisidir; Hizb-i İslâmî'nin yöneticisi Gülbeddin Hikmetyâr, Mühendislik Fakültesi'nin eski öğrencisidir. Cezayir'de FİS'in 1991'deki sözcüsü Abdülkadir Hasani, bir petrol mühendisidir...''

Nasıl, beğendiniz mi? Türkiye 'de 'İrtica' ile uğraşan 'Alafranga ilericiler' , acaba olayın bu vahim veçhesini, hiç ele aldılar mı? Öngördükleri tedbirlerde, hesaba kattılar mı? Hele varılan şu sonuç, acaba program ve stratejilerinin tasarımında, temel 'tesbit' olarak yer bulabildi mi?

''...İslâmcılar hakkındaki bütün sosyolojik incelemeler aynı sonucu ortaya çıkarıyor. İslâmcılar, yeni üyelerini aydın ve kentli çevreden sağlıyorlar; bunlar, sosyolojik açıdan modern, toplumun modernleşmiş kesiminden çıkmıştır. (Şimdi, şuraya dikkat!) İslâmcılık, Müslüman toplumların modernleşmesine kırsal bir tepki değil; bu modernleşmenin bir ürünüdür!..'' (Olivier Roy, 'Siyasal İslâmın İflâsı' , s. 76/77, Metis Yayınları, 1994)

Kırmızı yasak, yeşil serbest olursa...

Yine geldik mi, Pedro 'nun o yarı müstehzi, kesinlikle ''hayati' serzenişine: ''-...ah Doktor Dalbanezo, biraz iktisad-i bilseydiniz...'' (Bkz. Nâzım Hikmet, 'Kafatası' )

Müslüman tabanlı ülkelerde İslâm'ın siyasallaşması, üst/yapısal düzeyde, 'Ortaçağ irticaı' nın hortlaması değil; çoğu geri bıraktırılmış, gelişmekte olan ülkelerdeki 'iktisad-i siyasi' konjonktürünün neden olduğu, bir 'keyfiyet' : Batılı tüketim toplumunun, kültürel modeli öneriliyor; oysa nüfusun hızlı artışına mukabil, 'kentleşme' , klâsik şemaya uygun, gelişememiş; yâni 'endüstrileşme' -dolayısıyla burjuvalaşma' ve 'işçileşme' - gereğince oluşturulamamış; toplum, bir 'lümpen' toplumu, bu topluma, 'Yeşil Kuşak' politikasına uygun bir dindarlık pompalanır; asıl gereken, yâni kırsal çözülmeyi çağdaşlaştıracak, sosyalizm ve komünizm yasaklanırsa, ortaya çıkacak 'ürün' elbette 'İslâm' ın 'siyasallaşması' olacaktır.

'Yeşil Kuşak' la filân, ne münâsebeti mi var? İsterseniz, ona da şöyle bir göz atarız, ha? (12/7/1999)

'Yeşil Kuşağın', 'Dört Gülü'...

İran Şahı Rıza Pehlevi, 'Tanzimat Alafrangalığı' nı, 'çağdaşlık' sanıp; petrolün 'ulusallığını' savunan başbakanı Dr. Musaddık' ı fedâ etmeseydi Humeynî ve Mollaları, acaba bu kadar güçlenebilir miydi? Sorunun va'z ediliş biçimlerinden birisi, sanırım budur; ikincisi, acaba şu olabilir mi; XX.yy' ın son yarısında, en belâlı 'siyasî İslâm' ın, eski SSCB ile sınırdaş, dört ülkede, en en yoğun olarak ortaya çıkması, bir tesadüf müdür? Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan! Bu ülkeler, 'Sistem' in ünlü 'Yeşil Kuşağı' nın, dört güçlü kalesiydi; zamanla, son üçü 'siyasî İslâm' ın eline düşmüştür; Türkiye' deyse, bunalım bitmek bilmiyor: acaba neden?

Washington ('Sistem') aklınca, totaliter Bolşevikliği, Müslümanlıkla önleyecekti ama, Kapitalizm' in ( Emperyalizm' in) iç diyalektiğinden doğan o sakıncayı, hiç hesaba katmamıştı: Müslümanlığa itilen, gelişmekte olan bu ülkelerin, 'Serbest Pazar' kalmaları için; 'ulusallaşmaları' -yâni ulusal pazarı ulusal sanayiin emrine vermeleri- engelleniyor; bunun için de, ekonomilerinin, 'açık toplum' önerisine uymaları, şart koşuluyordu; buysa, kalkınmaya 'kamu öncülüğünde hızlı sanayileşme' yle başlamış bu ülkelerde, devletin önemini yitirmesi, tâbir-i mahsusu ile, 'küçülmesi' demekti.

Devlet önemini kaybeder ve 'küçülürse' ne mi olur?

Aydınların 'lümpenleşmesi'

Bakalım neler oluyormuş:

''...Ortadoğu ülkelerinde nüfus artışı ve kırsal göç, 60'lı yıllardan itibaren kentlerin nüfusunu şişirmiştir. Devlet buralarda kamu hizmetlerini yürütmekten hatta kentleşmeyi sağlamaktan âcizdir; aynı zamanda eğitimin yaygınlaşması: bütçe kısıtlamaları yüzünden, devlet tarafından sunulan iş imkânlarının nisbî azalışı ile birleşince; sınıfından kopan ve proleterleşen aydınların sayısı artmıştır. Umutlarına denk düşebilecek iş alanları olmadığı gibi, üniversitelerdeki hayat koşullarının giderek kötüleşmesi, onları her türlü muhalif maceraya sürüklenmeye hazır hâle getirmektedir...''

''...aydın demek memur demekti. 70'li yıllardan itibaren Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) baskısıyla (Mısır'da 1971'den itibaren İnfetah; Cezayir'de Çadlı'nın siyaseti) izlenen çeşitli liberalizasyon ve 'devleti küçültme' siyasetleri ise, memur/aydında statü kaybına yol açtı. Ekonominin liberalleştirilmesi, gerçekten de özel sektörü gözetir; ücretler, enflasyon tarafından kemirilir ve yeni zenginlere kıyasla düşer. Memur, ayakta kalabilmek için ikinci bir iş yapmak zorundadır: taksi şoförlüğü, uluslararası bir otelde gece bekçiliği vb. İş çevreleri, siyasal açıdan aydınlara göre daha önemlidir. Devlet aydınların elinden kaçar, aydınlar yeni koşullara ayak uyduramazlar...''

''...gerçekten de üniversite öğrenimi, Tıp alanında bile, esas olarak kitabidir; toplumsal ve ekonomik gerçeklerden kopuktur; bir diplomalı, kendisini bir kast'ın üyesi gibi görür; artık sadece fiziksel çalışmaya değil, fiziksel temasa bile zorlanamayacağını düşünür; farklılığını varlığıyla, hatta giysileriyle göstermek ister (bizdeki, 'seçkin alafrangaları' düşünür müsünüz biraz?); proleterleşmeye, kolay kolay katlanamaz; proleterleştikçe, buna, koşullarını ideolojikleştirerek ya bir devrim ya da güçlü bir merkezi devlet hayali ile karşılık verir...'' (Olivier Roy, 'Siyasal İslâm'ın İflâsı, s. 74/75).

Bilmem bu perspektifden bakınca, Türkiye' deki 'diploma'lı lümpenlerin' (ben bunlara hep, 'Komprador aydınlar' demişimdir), neden dolayı liberallerin tarafını ya da 'Ilımlı İslâm' ın sert ya da mülâyim tarafını seçmiş oldukları daha açık görünmüyor mu? Düzeni, gelecekte ele geçirmek hesabındaki 'Ilımlı İslâm' yandaşı 'aydın' da; 'özelleştirme' ye ve 'küreselleşme' ye oynayan 'liberal' aydın da, aynı 'iktisad-ı siyasî' diyalektiğinin çarkına kapılmışlardır: paçayı kurtarmak!

Aydın 'lümpenleşti' mi?

O zaman 'bunalım', 'tepeden inme' ya da 'aşağıdan yukarıya' her türlü 'asabiyye' nin anasıdır: amaç değişmez, 'hâkimiyeti ele geçirmek', fakat 'takıyye' , birdenbire, 'siyasal İslâmcı' nın 'kalkanı' na dönüşür: 'lümpen' aydını, -hele memuru- kolayca elde eder; onu, 'takıyye' kalkanı arkasına saklanıp; legal görüntü veren 'yasadışı' örgütleniş ve yükselişin, 'neferi' yapabilirsiniz: Fethullah Ocağı' nın, ustalıkla başardığı gibi! Hocaefendi'nin sonradan 'bizzat' özür dilediği, -besbelli o da 'takıyye' ye dahil- ünlü kasetinde; 'içerden ele geçirmenin' taktiği ve stratejisi, uzun uzun anlatılmamış mıdır?

''adliye'de, mülkiye'de veya başka bir hayati müessesede -niçin Cihet-i Askeriye olmasın?- bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp, öyle değerlendirilmemelidir. Bunlar gelecek adına o ünitelerde bizim garantimizdir. Bunlar, bir ölçüde, bizim varlığımızın teminatıdır. Şimdiden mevcut olanlar, burada mevcudiyetini korumasa bile, arkadan gelenlerin mevcudiyetini, mutlaka korumalıyız; yoksa korumada, şimdi onları korumada zorlandığımız gibi zorlanırız ve geleceğe de müessese olarak yürüyemeyiz...''

Strateji böyle tarif edilmiş, 'taktik' aynı mantık çerçevesi içinde, başka bir örnek verilerek tarif ediliyor:

''...meselâ diyelim ki bir kaymakam bir yere gittiğinde, bir yerde kumar oynanıyor; yâni orası eğer kumar oynamak için açılmamış ise, öyle bir mekân ne kadar şart istiyorsa, o şartları en azından gerçekleştirdikden sonra, oraya 'ruhsat' verilmek gerekiyorsa; o mevzuda, kılı kırk yararcasına, hassasiyet göstermeli, makamın açılmasına, öyle imkân ve fırsat vermemeli. Ama nasılsa açılmış, kendilerinden önce birileri açmış orayı, hemen gider gitmez, 'ben bunun canına okurum' dememeliler, nabız tutmalılar, orada siyasiler ne diyor, çok temkinli yürümelidirler ki o mevzuda bir falso yaşanmasın! O kapatır, arkadan iktidardaki partinin bir teşkilat başkanı gelir, karşısına dikilir, vali'yi ikna eder, 'alın bu yaramaz kaymakamı, buradan' derler: Bu defa siz, orada güzel ve hayırlı işler yapacaksanız, sizi atarlar oradan; oraya da şer bir adam getirirler; oysa ki, onlara sorularak, onları arkanıza alarak yapabilirdik bunu ve yürütürdük orada...'' (Sabah, 19 Haziran 1999)

Malı başkası götürmüş...

Hocaefendi, 'siyasî İslâm' ın 'kaleyi içerden düşürmek' yöntemine örnekler verdiği o söyleşisinde, devlet memurunu hem yüceltiyor; hem de onu, kendi amacı yolunda etkili kılmanın 'sinsi' yollarını öğretiyor; diyor ki meselâ: ''...bu Adliye için de aynen söz konusudur: yâni siz duruma hâkim değilseniz, başka kuvvetler var bu ülkede, değişik kuvvetleri hesap ederek öyle dengeli, dikkatli, tedbirli ve temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım...'' (Aynı gazete). Ne hazin! Ülkemizde yıllarca bu türden hesaplar içinde olanların, Moskova ajanı, 'hain komünistler' olduğu sanılmıştır; neticede, onların, bırakın ülkeyi ya da devleti, herhangi bir sendikayı bile, bu yoldan ele geçiremeyecekleri, pek güzel anlaşıldı ya; kaç para eder, elin oğlu, malı çoktan götürmüş, öyle mi?

Üstelik kökü, sanıldığı gibi, Moskova' da bile değilmiş! Ya neredeymiş? (14/7/1999)

'Durum' Çok mu 'Farklı'?

Ünlü 'Batı Çalışma Grubu' nun, Türkiye'de, 'Siyasi İslâm' ı büyüteç altına aldığı zaman; ister 'fundamentalist' (kökten/dinci) olsun, ister 'ılımlı' ; onun, denizaşırı müttefikimiz ABD ile ilişkilerini, şu yönlerden de irdeleyip irdelemediğini, doğrusu merak ediyorum.

''... Amerikalılar, İslâmlık'ı, hiçbir zaman ideolojik bir düşman olarak görmediler. Radikallerin (ulus/devlet yandaşı 'milliyetçiler' in) ayağını kaydırmak için, fundamentalist muhafazakârlığı desteklediler: Suudi Arabistan, Pakistan, Numeyrî'nin Sudan'ı! Sovyetler Birliği'nin ve İran'ın yayılmacılığına karşı, her şeye rağmen bir engel olarak düşündüklerinden, Müslüman Kardeşler'in ve bütün muhafazakâr fundamentalistler'in kültürel plandaki Batı karşıtlığını, ehven-i şer olarak kabul ettiler. Körfez Savaşı'na kadar, radikal İslamcılar'ın, geniş kesimlerini desteklediler: Afgan Hizb-i İslâm örgütü 1989'a kadar Amerikalılar tarafından silahlandırıldı; Cezayirli FİS ve Tunus'lu Gannusî de öyle!..''

''... Amerikalılar, (Suudi Arabistan gibi, Pakistan gibi) Müslüman müttefiklerine, bazı İslamcı grupların, taşeronluğunu da verdiler: Washington'daki Suudi Arabistan Elçiliği, 1982'den beri İslâmi İşler Bölümü'nü barındırmaktadır. Prens Muhammed bin Faysal bin Abdürrahman tarafından yönetilen bu bölüm, siyahi Amerikalıların İslamileştirilmesinde son derece faaldir ve Amerika'daki çeşitli İslâm örgütleri arasındaki temasları sağlamaktadır: 1963'de ABD'de kurulan ve 70'li yıllardaki yöneticilerinden birinin Suudi Arabistan'da yerleşmiş Müslüman Kardeşler'den Muhammed Ebu Seyyit olduğu, Müslüman Öğrenciler Derneği gibi...'' (Olivier Roy, 'Siyasal İslâm'ın İflâsı', s/174/175, Metis Yayınları, 1994)

Bu manzara-i umumiye, handiyse otomatik olarak 'Hıristiyan, Batı'lı ve Beyaz Emperyalizm' in, bütün XIX yy ve sonrasında, ona başkaldırmış ya da başkaldırabilecek, çağdaşlığa hevesli Milliyetçiler'e karşı, hemen daima ve her yerde, 'Ulemâ' yı, muhafazakâr 'fundamentalistler' i müttefik edinip 'kullanmış olduğunu' hatırlatmıyor mu? Rusya' da Çar Emperyalizmi nasıl Cedit' çi Müslüman/Türk milliyetçilerine karşı, 'Kadimist' muhafazakâr Müslüman fundamentalistler' i desteklediyse; Osmanlı' da İngiliz Emperyalizmi, aynı şekilde, Kemal' in Kuva-yı Milliyecileri' ni 'Bolşevik' addediyor; onlara karşı, şiddetle Halife/Padişahı destekleyip, onun Şeyhülislamı'ndan berikiler için idam fetvası alıyordu.

Washington' ın oynadığı oyun, çok mu farklı?

'Yönetim', 'olumsuz yön'de mi?

Şimdi bir rica: Daha önce altını çizdiğimiz şu gerçekleri, Olivier Roy' nın söylediklerinin ışığında, bir kere daha değerlendirir misiniz?

1. Tesbit: ''... Rand Corporation' ın 'orta vâde tahmin uzmanı' Mr. Fuller, daha 1990' larda, Türkiye' nin İslâm'ı otomatik bir tehdit saymaması gerektiğini öne sürmüş, Atatürk' ün 'aşıldığını' iddia ederek; daha sonra, Zaman' da ileriye süreceği şu müthiş iddiaya, zemin hazırlamıştı: ''...Türkiye Kürt meselesi'ni ve siyasette İslâm Sorununu demokratik yollardan çözmelidir. (...) Eğer Alevi kimliği tanınmazsa, Kürtlere ifade özgürlüğü verilmezse, çok ciddi bir kriz olabilir. (...) Şu anda, her iki konuda olumsuz yönde gidiyor...''

2. Tesbit: 'Olumsuz Yön' ün ne olduğunu, Türkiye' nin geleceğine yönelik senaryolar düzenlemeyi pek seven, Judith S. Yaphe, National Defense University' nin Stratejik Araştırmalar Enstitüsü' nün 155 numaralı bülteninde, gayet net olarak açıklamıştır: ''... Türkler, ordunun Refah/Yol Hükümeti'yle mücadeleye başladığı 1997'ye oranla, daha fazla 'kutuplaşmıştır'. Ordu, kişisel ibadet özgürlüğüne 'sınırlamalar getirerek', 1930'lar Türkiye'sine dönmek istemektedir...'' Bunun anlamı açık: Türkiye 'de Cihet-i Askeriye, Washington 'ın 'telkinlerine' kulak vermiyor; Gâzi' den vazgeçmek, onu 'aşılmış' saymak yerine, Kemalizm 'in en diri olduğu 30' lu yıllara dönmek eyilimindedir; ABD, bunu 'olumsuz bir gidiş' telâkki ediyor.

3. Tesbit: O kadar olumsuz ki, bir süre önce Washington 'daki bir 'beyin fırtınası' nda, Prof. Dr. Henry Barkey, haber verilen olumsuz krizin senaryosunu açıklamış: ''... Kürtçü/Şeriatçı ittifakı, iç savaş; nedeni, etnik ve dini gerçeğe aykırı hareket edilmiş olması...''

O kadarla kalsa iyi, aynı çalışmasında Judith S. Yaphe, 'olumsuz gidiş' in sonuçlarını şöyle belirlemiş: ''... dini ibadetlerine izin verilmeyen genç subaylarla ordu yönetimi arasındaki rahatsızlığın büyümesi...'' çünkü, ''... ordu, herhangi bir siyasi amacı olmayan, sadece gündelik ibadetini yapanlarla '(yâni 'ılımlı' Müslümanlarla) siyasi amaçlı İslamcılar arasında, hiçbir ayırım gözetmiyor; üniversitelerde, geleneksel giysilerin ( 'tesettür' demek ister) giyilmesini yasaklıyor; bu süreçte ordu halk desteğini yitirecek; küçük ve orta sınıflarla (yâni halk) genç subaylar orduya başkaldıracaklar...''

4. Tesbit: Ilımlı Müslümanlarla, orduya başkaldıracak subayların kim olduğuna gelince, son zamanda, Fethullah yandaşı olduğu kuşkusuyla Silahlı Kuvvetler'den çıkarılmış olanları hatırlayacak; bir de, Hoca Efendi' nin ünlü kasetindeki 'takıyye' önerilerini de hesaba dahil edeceksiniz.

''... diyoruz ki Müslümanların, maddi güçlerinin, kendi ülkelerindeki güç kaynaklarının; toplumun büyük kesimlerine, bu duygu ve düşünce ile ulaşmaları açısından kıvama gelecekleri ana kadar, hizmete devam etmeleri şarttır. Yanlış bir şey yapar, 'erken huruç' diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa; dünya, başlarını ezer; ve Müslümanlar'a Cezayir'deki hadise gibi, yeni bir hadise yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşananlar gibi!..'' (Sabah, 19 Haziran 1999)

O 'huruç', hangi 'huruç'?

Herhalde farkındasınız, her şey nasıl birbirine uygun tasarlanmış, nasıl iç içe: Hoca Efendi' in beklediği 'huruç', besbelli Judith S. Yaphe' nin, ya da Prof. Dr. Barkey' in beklediği; 'ılımlı' Müslümanlara katılmış, 'İslâmcı' (Genç) subaylarla, Cumhuriyet'in Silahlı Kuvvetleri'nin çatışması!.. O zaman, FİS' in akıbetine uğramaktan endişe etmeleri, haklı ve tutarlıdır; zira FİS' e ABD' nin 'koltuk çıktığını' Olivier Roy açıklıyor.

O halde, -hele Cihet-i Askeriye'nin Refah/Yol hükümeti'yle mücadeleye başlamasını, 'rahatsızlığın başlangıcı' diye alıyorlarsa-; Türkiye' deki 'İslâm'a Dönüş' , neticede, 'ulusallığa' karşı 'dinselliği' ; 'yurttaş' a karşı, 'mü'min' i; kısacası, Mustafa Kemal' e karşı, Mehmet Vahdettin' i himaye ediyor demektir ki bu, bir zamanlar, İngiltere' nin yaptığını, günümüzde ABD yapmak istiyor anlamına gelir.

O zaman soru şu: Hoca Efendi' nin 'ılımlı' İslâmcılığını, bazı aydınlarımız ve siyasetçilerimiz, acaba ülkenin 'ulusallaşması' zannettikleri için mi, hararetle desteklediler ve destekliyorlar; yoksa Washington'daki, bazı 'orta vâde tahmin uzmanları' gibi düşündükleri için mi?

Hiç olmazsa onlar, 'Atatürkçülük' taslamıyor. (16/7/1999)

Yazarımız Attilla İlhan yıllık iznini kullandığından yazılarına bir süre ara vermiştir. (19/7/1999)

Demokrasi'nin 'Ayıbı' Nerede Başlar?

Size tuhaf bir şey söyleyeyim mi? Harbiye'den İETT otobüsüne binip, Fâtih'e gidemezsiniz! Hoş, Taksim'e de gidemezsiniz ya, neyse! Harbiye ve Fâtih , sadece İstanbul'da iki semt adı mı? İstanbul dışında, -o zamanki tâbiriyle 'taşra' da- doğup büyümüş nice genç, bu iki adı, aynı romanın kapağında, yan yana okumuştu: Peyami Safa, 'Fâtih/Harbiye' , Roman.

İzmir'de büyümüş, 'taşra' da büyümüşten farklıdır: çocukluğunda, tramvayın atlısını da görmüştür ( Karşıyaka, Alsancak ), elektriklisini de (Güzelyalı tarafı)! 'Şehir Hatları' vapurlarına, yabancı değil! O sebepten mi nedir, yatılı okumaya geldiğim İstanbul' da (Nişantaşı) '40 Karanlığı' nda ben, ne tramvayları merak ediyordum, ne de Şirket-i Hayriye vapurlarını; merak ettiğim, Peyami Safa'nın romanı idi: 'Fâtih/Harbiye' ! O tramvayı hemen de bulmuştum: römorklu, numarasını artık unuttuğum, rengi galiba lacivert/yeşil (Yoksa o Maçka/Beyazıt mıydı?) bir tramvaydı, ki Harbiye 'den kalkıp Fâtih 'e giderdi; o sebepten, levhasında Harbiye/Fâtih yazıyordu.

Peyami Safa , tramvayın birbirine bağladığı bu iki İstanbul semtinde, 'geleneksel' le 'çağdaş' ı çeliştirmiş, bu hayat diyalektiğinden, o zaman için, gerçekten çarpıcı görüntüler ve sonuçlar çıkarmıştı; semtler yayılıp genişlese de, 30'lu yıllarda -belki daha da önceden- oluşan çelişkinin, günümüzde de aynen sürdüğünü söyleyemez miyiz: üstelik, daha da keskinleşmiş olarak! Ama dilime doladığım o değil; Harbiye/Fâtih tramvayı, dumanlı bir sonbahar İstanbul'unda kaybolmuş; Harbiye/Fâtih otobüsü ise, hiç olmadı; bu da bir şey mi, epeyce bir zamandan beri, Taksim ya da Fâtih istikametine gitmek için, otobüsünüzü bekleyip de binebileceğiniz Harbiye Durağı da artık yok! Evet, yok! Harbiye 'den Fâtih 'e -ya da Taksim 'e- gitmek isteyen yolcu, aradığı otobüse binebilmek için, ya Pangaltı Durağı 'na kadar yürümek zorunda bırakılmıştır ya da Elmadağı Durağı 'na kadar!

Yalnız bu kadar mı, hayır! Harbiye'den bir sabah otobüse atlayıp, sahil yoluyla, Maçka üzerinden Emirgân'a uzanmak mı canınız çekti; tabana kuvvet, önce Harbiye'den Nişantaşı'na yürümek zorundasınızdır; aynı sebepten, çünkü Harbiye 'de durak yoktur! Bu yokluk, Harbiye 'den Beşiktaş 'a inmek isteyen mütevazı yolcunun Mecidiyeköy 'den gelecek otobüsüne binebilmek için, taa Osmanbey Durağı 'na kadar yürümesini gerektiriyor. Harbiye'nin iki durağından birini kaldırmakla, yalnız Fâtih/Harbiye romanını 'topal' bırakmış olmadınız; İstanbul'u, halkı gibi otobüslerinde yaşayan herkesi -ya kanter içinde, ya karda kıyamette- gâvur azabına mahkûm ettiniz.

Hangi gerekçeyle?

Hangi 'ayrıcalıklı' kaçta kaç?

' Cumhuriyet' , 'kul' u 'yurttaş' a dönüştürdüğü inkılâpla, 'hemşehri' yi 'sosyalleştirmiştir' : Ankara'da, 'Meclis' , 'yurttaş' ın meclisidir; yaşadığın şehirdeki meclis, hemşehri'nin, yâni halkın, yâni senin 'meclisin' ! Belediyelerin bu gerçeği 'resmî' itirafı, seçmene hitaplarının 'sayın hemşehriler' olmasında mündemiçtir. 'Halkçılığı' inkılâbıyla pekiştirilmiş bir Cumhuriyet 'te, hemşehrilerin seçeceği meclis, şûradan çok mu farklıdır sanırsınız: o zaman, pusulasındaki Kutup Yıldızı, 'hemşehrinin yararı' olmak lâzım gelen bu meclis de, onu hizmete kriter (ölçüt) saymak mecburiyetindedir; lâfta böyledir zaten, lâfta böyledir de, acaba uygulamada nasıldır?

Fâtih/Harbiye örneğinde olduğu gibi, hemşehriyi eziyete sokacak bir karar, Allah bilir, hemşehrilerden tekinin haberdar olmadığı bir celsede alınır; gerekçe olarak da, 'trafiğin yoğunluğu' gösterilir. Şehir, kaldıramadığı yoğun bir trafiğin çarkları arasına sıkışmış; seyrekleştirmeye çare aranıyor; elbette aranacak, buna kimsenin itirazı yok, yalnız her seferinde bulunan çare, toplu taşımacılığa inanmış ve güvenmiş 'hemşehri'nin aleyhine mi olmalıdır. Her belediyenin ağzında, aynı lâf: 'Halka Hizmet'; her türlü hizmette öncelik, hemşehrinin 'tekerlekli' olanına! Trafik Polisi'nden Belediye İşletmeleri'ne kadar, hepsi; trafiği ferahlatmak teşebbüsünü, dört tekerlekli tabutları hareket noktası alarak çözmeye kalktıkları anda, halka değil, 'ayrıcalıklı' bir kesime hizmet etmiş olduklarını nasıl anlamazlar?

Sabah akşam, iki Boğaz Köprüsü 'nün uçlarında durup bakınız, araba kuyrukları, çokluk, içinde tek kişi oturan araçlardan oluşmuştur; araç sahibi ahali, İstanbul'un kaçta kaçı? Sen halka hizmet ediyorum diye, acaba hangi 'ayrıcalıklı' kaçta kaçı rahatlatıyorsun? Biri elinde, biri kucağında iki çocuğuyla, Harbiye Durağı'nda, beyhude yere Kuruçeşme 'ye otobüs bekleyen yoksul genç kadın; birbiri ardına tesbih gibi dizilen, tek yolculu -trafiği ferahlamış- arabalara nasıl bakıyor, hiç gördünüz mü? Görmelisiniz: ülkede nelerin yolunda gitmediğini, anlatabilecek açıklıktadır.

Demokrasi'nin ayıbı, yoksa burada mı başlar? Halk birdenbire -hakiki üretici olan köylü ve işçi- olmaktan çıkıp, hizmet sektöründe fantirfüş, repodan geçinen, jet-sosyete manyağı birileri mi olup çıkar? Yasa karşısında herkes eşittir de, bir yerden sonra, bazıları, biraz daha mı eşittir? Nasıl 'bir örümcek'. Tevfik Fikret'i 'Hakk'a götürür'se; ayrıcalıklı tekerleklere yer açmak için kaldırılmış bir Harbiye Durağı da, bizi, 'Sistem'in manasını ve mantığını, sorgulamaya götürür. Demokrasi, hukukta eşit, ekonomide farklı bir toplum olduğundan mı, diyalektiğinde sosyalizm'i saklıyor; siz bunu düşünedurun, güçlüye prim verip güçsüzü ezen bir toplumsallığın, hangi tür bir toplumsallık olduğunu, açık açık konuşalım.

'Serbest rekâbet'in tabiattaki muâdili nedir?

Maçka üzerinden giden, Taksim/Emirgân otobüsünün numarası, o tarihte de yoksa 40/A mıydı? Dumanlı bir Boğaziçi atmosferinde, tenhalık ve yalnızlık, martıların rakı beyazı melankolisi, Marmara 'dan Karadeniz 'e geçen ağır şilepler; ve en beklemediğim anda, içimdeki bilinmez hangi Cenova ya da Marsilya çağrışımlarının düğmesine basıveren, kılavuz kaptanın, o nostalgique düdüğü!

Yeni bir Paris yolculuğunu kafama koyduğum, -nedense bu defa kolay kolay dönemeyeceğimi sandığım- o 27 Mayıs sonrası günlerinde, Yeşilçam Serüveni'ni ağır hayal kırıklığıyla kapatmış; 'Aynanın İçindekiler' roman dizisinin hummasına kapılmıştım. Sabah, 40/A , akşam 40/A ; bütün gün Emirgân ; haldır haldır, Miralay Ferid Bey (Eminönü) ile zevce-i muhteremesi Ruhsâr Hanım'ın, yaşayacakları evi arıyorum; 27 Mayıs , her geçen gün biraz daha sağa kayıyor, ona ümit bağlamış aydınların, hiçbiri de; '...eğer biraz iktisad-i siyasi bilseydiler!..' ; ya da Müdafaa-i Hukuk Doktrini 'ni iyi hazmetmiş olsaydılar; 27 Mayıs 'çıların o sabah, Albay Alparslan Türkeş 'in ağzından, 'NATO'ya bağlıyız, CENTO'ya bağlıyız!' diye bağırmayacaklarını düşünemiyor.

Gerçekte bu elbet, ABD'ye bağlıyız anlamına geliyordu; yâni 'özelleştirme' ye, 'küreselleşme' ye, yâni Yeni Dünya Düzeni 'ne, yâni 'Serbest Rekâbet' e! Peki, 'Serbest Rekâbet' düzeninin, tabiattaki muâdili nedir, hiç düşündünüz mü?

Düşünmeliydiniz! (30/8/1999)

'Millet'in 'İşadamı' Olmak!...

' Demokrat İzmir' gazetesinin sahibi Adnan Düvenci, 'mütehevvir' adamdı: babacan bir şakacılıktan, kaşla göz arasında, kırıp dökücü bir öfkeye geçebiliyor; o yüzden, söyleşirken, son derece ihtiyatlıyız. O, ben ve o sıra İstanbul' dan gelmiş Nâci Sadullah bey, bir sonbahar öğle sonu, bilmiyorum hangi münâsebetle, Cumhuriyet'in ilk yıllarını tartışıyorduk: o nesil ki, İzmir' de önce İstiryadis' in mavi haçlı Yunan bayrağını, sonra da Kemal Paşa' nın atlılarını görmüştür, o yıllara toz kondurmaz; buna rağmen, Adnan bey' in ('Düvenci') birden köpürerek, şuna benzer şeyler söylediğini hatırlıyorum:

''...sen ne diyorsun kardaşım, o bahsettiklerimiz 'millet'in 'işadamı' değildiler, hiç olmadılar: bazıları, 'Millî Şef'in 'tüccarı' ve 'sanayicisi' idi; diğer bazıları ise, Celâl bey'in ('Bayar') 'tüccarı' ve 'sanayicisi'!..''

Bu, şu mu demekti? Cumhuriyet, 'özel sektörünü', bir kere 'kamu' dan beslemiştir ya; üstelik bu işi, 'siyasetçiler' i aracılığıyla yapmıştır. Oysa İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki, iktisat hocamız Prof. Dr. Neumark, 'serbest teşebbüs' ü başka türlü anlatmıştı; 'burjuva', ne soyludur, ne ruhban, o 'piyasa' dan yetişmiştir; üstelik, en acımasız rekabet koşullarıyla uğraşıp, alt ederek! Peki, 'rekabet' i nasıl almalıydık? Müsabaka/yarışma tarzında bir şey mi; yoksa, 'mücadele/ savaşım' tarzında bir şey mi? Ders çıkışı koridorda yakalayıp bunu hocaya sorduğumda; o kusursuz, sadece r'leri yuvarlayan Türkçesiyle demişti ki: ''-...mücadele, hem de gözünün yaşına bakmaksızın!...''

Siz hiç Türkiye' de, böyle kıyasıya bir rekabet ortamı gördünüz mü? Ben gördüğümü hatırlamıyorum; sanırım, liberalliğin vatanı sayılan ülkelerde de, pek kalmamıştır; yoksa Tröst ve Kartellere, Çokuluslu ve Uluslararası Şirketler'e karşı, önlemler tasarlanır mıydı? Bu, fotoğrafın, iyimser yorumu; bir de 'kötümser' yorumu var ki, gerçeğin hasını daha iyi anlatıyor: koşulsuz liberallik olsaydı, zaten gezegende 'tek tüfek' geçinen 'Sistem', üçüncü ülkeleri daha iyi soyabilmek için, ellerini kollarını sımsıkı bağlayacak koşulları önce dayatır; sonra bunların uygulanmasını denetlesin diye, iki ünlü çoban köpeğini ('IMF ve Dünya Bankası') bekçi diker miydi?

Oysa 'insanlık' olaya 'farklı' bakmıştır.

'Sistem', 'tek tabanca' olursa!...

Liberalliğin ünlü formülünü kim hatırlamaz? ''Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!''. 'Bırakıldığı' zaman, ortaya ne tür bir yaşantı çıkmıştı, ünlü bir söz onu güzel özetliyor: 'Vahşi Orman Kanunu!'. Vahşi Orman, iki şeyden anlar, hile ve şiddet! Kim ki bu ikisinin 'bey'idir, 'malı' götürür!; hak, hukuk, adalet, vs. hak getire! Gelip üç kurdun elinden, nasılsa avlayabildikleri geyiği alıp götüren, arslanın davranışını beğenmeyebilirsiniz; aynı şeyi, derme çatma bir şirketin satış payını, paldır küldür gelip götüren, uluslararası holding için de söyleyebilir misiniz? Tuhaftır ama, mahiyeti aynı olduğu halde, ilkinin adı 'vahşet', ikincisinin adı 'ticaret' tir.

Bir tarihte, Bankalar Caddesi' ndeki 'ithalatçı' bir patronun 'veliahtına' 'ders çalıştırırdım'; soğuk, ustura gibi titiz ve keskin bir zattı; kitap kâğıt ve kalem insanlarını handiyse lüzumsuz addettiğini anlamak için, gözlerine bakmak yetiyordu; 'ticaret' i, besbelli 'kutsal' diye alıyordu; bir keresinde demişti ki: ''-...rekâbet esastır, iyi olan kazanır; tabiatın kanunu budur!.'' Doğru söylemek gibi kötü bir huyum var ya, kendimi tutamayıp: ''-...yâni, 'güçlü' olan mı?...'' demiştim; ''-...ikisi aynı şeydir!'' deyip kesti attı: eksik olmasın, sâyesinde, sonradan geliştirebildiğim düşüncelerin tohumunu, gönlüme böylece atmış oldu.

Doğrudur, güçlünün güçsüzü bastırıp malı götürmesi, tabiatın şaşmaz bir kanunu; öyle olduğundan dolayı, tabiatın içinde, onun bir parçası olan insanlar da, 'insanlıklarını' anlayıncaya kadar, aynı acımasız kanuna göre yaşamışlar; gel gör ki insan, 'insanlığını' anlayınca, hayvanlığın -daha da beteri, 'vahşi hayvanlığın'- 'kanunu' olduğu besbelli 'düzene' karşı, önce eleştiri oklarını yöneltiyor; sonra onu düzeltmenin -başka bir deyişle, 'beşeri kılmanın'-, çarelerini araştırmaya başlıyor. İnsanlık tarihi, bir bakıma üretiminin, koşullarının ve kurallarının 'insanileştirilmesi' tarihidir ki, akıl ve duygu işe karışır, 'Vahşi Orman Kanunu', insana ve insanlığa yakışır bir çerçeveye oturtulmak istenir: köleliğin kaldırılmasından, tutsaklığın yasaya bağlanmasından, sendikalara, sekiz saatlik iş gününe, sosyal sigortaya, üretimin, dağıtımın ve tüketimin 'toplumsallaştırılmasına', yâni Sosyalizm'e kadar, bir sürü 'sosyal fetih', 'insanlığın' o ünlü 'Vahşi Orman Kanunu'nu düzeltme çabasıdır: o çabanın sonucudur!

Taraflar, işte o zaman netleşiyor: a/ Güç sahibine 'bırakınız yapsın, bırakınız geçsin' diyen kuşkusuz 'tabii', fakat hiç de 'beşeri' olmayan bir düzen mi? b/ Yoksa, insanı insan yapan akıl ve duygu değerleriyle; üretimi, dağıtımı ve tüketimi toplumsallaştıran 'insani' bir düzen mi?

Sıra kimde?

Siz bakmayın işi lâfa boğup, yüzünüze yıldızlı maytap tutmalarına; sorun, bu kadar basit! Elinizin tersiyle borsa, piyasa, repo, faiz, özelleştirme, küreselleştirme, Yeni Dünya Düzeni, vs. vs. 'kirliliğini' süpürüp, işi aslına ircâ edebilirsiniz: 'Sistem', gezegende 'tek tabanca' kaldı ya; insanlığın, bunca yüzyılda elde edebildiği ne kadar 'sosyal fetih' varsa, onları birer birer geri almak; güçlüsü zayıfı, zalimi mazlumu çoktan belli bir dünyada; mazlumların ve zayıfların, saadetten (refahtan) pay talebinde bulunmasını, önlemek peşindedir.

Nasıl mı yapacaklar? Hanidir yaptıkları gibi! Önce düşman, en beşeri olandır (sosyalist), yâni üretimi, dağıtımı ve tüketimi sosyalleştiren toplumlar; ondan sonraki düşman, üretimi, dağıtımı ve tüketimi ulusallaştırandır, (ulusal) toplum! Son 40 yıl, 'Sistem' in, -kötü de olsa- gerçekleştirilmiş bir 'sosyal düzeni' dağıtmasını sağladı; o düzeni yaşadığı topraklarda artık 'Vahşi Orman Kanunu' geçiyor: fahişeliğe mecbur elektronik mühendislerini, uyuşturucu düşkünü balerinleri, Beyoğlu'nun çöplüklerinden toplamaktayız. 'Totaliter' Bolşeviklik, cefakeş aydın ve sanatçı üretmiştir, evet; ama bu sonraki 'haşerâtı', asla o üretmedi: onları, 'Serbest Rekabet' üretiyor; hem de ne kadar kolay, ne kadar da bol!

Artık sıra, gezegenimizdeki, 'ulusallaştırılmış' düzenleri dağıtmaya gelmiştir: 'Tahkim' i, 'muhkem' anlayabilmek için, bu kadarcık da olsa iktisâd-ı siyâsi öğrenmeye, elimiz mahkûm! (1/9/1999)

'Kendi Çıkarı'nın 'Horozu'...

Doğrusu, öyle yuppie'ye filân benzemiyordu; daha derli toplu, aklı başında bir adam; o akşam, TV kanallarını dolaşırken onun üzerinde kalışım, özür dilermiş gibi açıkladığı 'Tahkim gerekçesi' yüzünden! Yooo, hayır; 'ecnebi sermaye gelmez, enerji yatırımı yapamayız' demiyor; 'Yeni Dünya Düzeni budur' demiyor; uysal ve yüksek bir bürokrat 'efendiliğiyle', kibar kibar: ''-...uluslararası tahkim anlaşması, Türkiye' nin yurtdışındaki yatırımları açısından da, büyük bir önem taşımaktadır'' diyor; ''...filân ülkedeki büyük bir yatırımdan şu kadar alacaklıyız, alamıyoruz; feşmekân ülkeden alacağımız milyonlarca dolar hanidir askıda: 'ulusal yargıları', sorun çıkardı...''

Türkiye'yi -hele deprem ertesinde- tümüyle 'batmış' sayan şaşkınlar, acaba hiç 'Tahkim Sorunu' na, yeni Türk 'lümpen' Burjuvazisi açısından bakmayı düşünmüş müdür? Olaya, otomobil sahibi 'lümpen' şehirlinin 'baktığı' açıdan bakıyor; 'kamu yararı' onun kafasında, çoktan kendi 'miskin' ve 'şahsî yararıyla özdeşleşmiş; 'ecnebi yatırımı', 'ulusal yargı' dan kurtardın mı, isterse Müdafaa-i Hukuk Doktrini çöksün, umurunda mı; onun filân ülkede kaybettiği bilmem kaç dolar kurtulacak ya, sen ona bak! Tüccar ve sanayici, eğer kendini 'millet' in ('kamu' nun) 'işadamı' gibi değil de; kendi çıkarının 'horozu' gibi görürse; ülkesinde, 'ulusallığın' savunmasından o dakika vazgeçebilir; 'küreselliğin' savunmasını benimser!

Örnek mi dediniz? Şu, 'enerji finansmanı' konusunda, TÜSİAD'ın ortaya koyduğu, 'Tahkim Gerekçesi' dir; bir bakar mısınız?

''...proje finansmanı enerji yatırımları için uygulanan bir model; projenin kendi kârının, projeleri karşılayabileceğini gösterebilmemiz gerekiyor ki, uluslararası kuruluştan kredi bulabilesiniz? Hiçbir yabancı yatırımcı cebinden çıkarıp vermiyor. Onlar da bir finansör buluyorlar, bunun olabilmesi için de sizin o ülkede yapacağınız yatırımın kârının dışarıya çıkabileceğini garanti etmeniz lâzım: Bu da, uluslararası tahkim!'' (Cumhuriyet, 7 Temmuz 1999).

Yâni 'lümpen' ('ulusal') sermaye, -kendini fasulye gibi nimetten sayıp,- uluslarası arenaya dahil olursa; ülkesinin değil, ülkesine yatırım yapmayı tasarlayan 'ecnebi sermaye' nin, 'çıkarlarını' hesaba katmak zorundadır; ancak o sayede, gezegeni soymak için tasarlanmış evrensel stratejide kendine bir yer bulabiliyor.

Peki, gerekçe haklı ve geçerli mi?

Çin'e 40 milyar dolar, niye 'tahkim'siz?...

Başbakan, 'tarihî' bir lâf etti: 'Tahkim olmazsa, 'yabancı sermaye' gelmez!, 'tarihî', çünkü Tanzimat sadrazamlarının Devlet-i Aliyye' nin istikbalini İngiltere Devlet-i Fehimesi ile ilişkilerine bağlayan, ünlü sözlerini hatırlatıyor: sanki Müdafaa-i Hukuk onlara rağmen, onlara karşı gerçekleştirilmemiş! Peki, o sözdeki doğruluk payı nedir? Soruyu, eski bir Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, 'dehşetengiz' bir açıklıkla cevaplandırdı: Deprem telâşı içinde, 'atlamış' olmayasınız?

''... a/ Başbakan Sayın Ecevit, 'tahkim olmazsa yabancı sermaye gelmez' demiştir. Birilerinin, Sayın Ecevit'e kendi hükümetinin -genel ve yerel seçimli, eski ve yeni hükümeti- ilk altı ayında 950 milyon, yaklaşık bir milyar dolarlık yabancı sermaye izni verildiğini anımsatması gerekli olmuştur. b/ Gene birilerinin, Çin'e yıllardır ve her yıl 40 milyar dolarlık yabancı sabit/sermaye yatırımının 'tahkimsiz' yapıldığını söylemesi yararlı olacaktır...'' (Cumhuriyet, 18 Ağustos 1999).

Çin, NATO üyesi filân değil, AB ile alâkası yok, üstelik komünist: 'piyasa ekonomisi' ne fevkalâde kuşkulu yaklaşıyor; buna rağmen ağırlığını koymasını bilmiş, alacağını almış; oysa bizim başbakanımız, Keçecizade Fuat Paşa gibi, Amerika 'Devlet-i Fehimesi ile alâkımızın bozulduğunu görmektense Türkiye ekonomisindeki 'kamu yararının' feda edilebilmesini kabul edebiliyor; gerekçesi, ülkeyi tehdit eden o muazzam 'enerji açığı' ve ona bulanamayan çâre!

Erhan Işıl, o eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, 'Tahkim Komedisi' ni irdelerken, bir 'bir bilen' olarak iktidarın gerekçelerini darmadağın ediverdi; deprem günlerinde çıkmış o açık seçik ve aydınlık çalışma; 'Soğuk Savaş' siyasetçilerine, gerçekten altından kalkamayacakları sorular yöneltiyordu; bunlardan birisi, eğer 'tahkim olmazsa, Türkiye' nin karanlıkta kalacak olması' konusundadır; bakar mısınız, neler demiş:

''...enerji açığı teknik ve ekonomik olarak, bir ülkenin, çeşitli türlerde toplam enerji istemi (talebi) ile çeşitli türlerden oluşan toplam enerji sunumu (arzı) arasındaki farktır. Bu nedenle de, örneğin petrol ve doğalgaz dışsatımcısı ülkeler dışında, enerji açığı olmayan ülke yoktur. Dünyanın gerçeği böyledir, fakat Türkiye'de 'birileri' -kendi amaçları için- enerji açığı deyimini çarpıtarak, bunu yalnızca ülkemize özgü bir tehlike imiş gibi gösteriyorlar... Dahası var. Eldeki resmî istatistiklere ve bilgilere göre, 'karanlıkta kalmamız' kesinlikle olası değildir...''

''...olayın ilginç yönü, 'karanlık geliyor' tehdidini savuran siyasi partiler ve siyasetçiler ile elektrik enerjisinin bol ve güvenli olarak sağlanamayışındaki sorumluların aynı kişiler olmasıdır. Karanlık, yâni 'Öcü' masalcıları, önce dağıtım ve iletim sistemlerinde, en az 15 milyar kilovat/ saatlik (Kw/s) çok büyük elektrik kayıplarını, derhal azaltacak küçük yatırımları niçin yıllardır ihmal ettiklerinin; üç beş yılda bitecek orta boy hidroelektrik yatırımlarını, 14-15 yılda neden bitiremediklerinin ve çaldırdıkları (kaçak) elektrik konusunda niye hiçbir şey yapmayıp elektrik hırsızlarına bolca af çıkardıklarının hesabını (kaabilse) versinler..'' (Cumhuriyet, 17 Ağustos 1999).

Peki o zaman, soru şu mudur?...

Acaba o yüzden mi Türkel Minibaş, enerji yatırımı bahsi açıldı mı; '...IMF'nin 2.2 milyar dış kaynak aktarımı karşılığında, ...Türk ekonomisinde şunun, şunun ve şunun yerine getirilmesini... şart koşması; ülke ekonomisinin düzelmesi için değil; çokuluslu ve ulusötesi sermayenin hareket serbestisini sağlayacak ekonomik ve hukuki ortamı sağlamak adınadır!' diyor. (Cumhuriyet, 5 Temmuz 1999).

Ona bakarsanız, amaçları belli: ''...mâliyetleri düşürmek, finans piyasalarına taze kaynak yaratmak, özel sektör için câzip yatırım alanları oluşturmak!''. (Cumhuriyet, 5 Temmuz 1999). İyi de, acaba o zaman soru şu mudur? Nasıl oluyor da, başbakanından en kıytırık ekonomi muhabirine kadar, bu ülkede çoğumuz, Tahkim' i ve MAI' yi, ülkemiz için 'olmazsa olmaz', son derece 'hayati' bir şart sayabiliyoruz?

Bu sorunun cevabı, o uysal ve derli toplu bürokratın, söze başlarken aktardığım, 'hayallerinde'. (3/9/1999)

XX. YY'ın En Büyük 'Acayipliği'!..

Şimdi çocuklar bile güler; iki savaş arasında, İngiltere Kralı'nın bir unvanı da, neydi bilir misiniz? 'Hindistan İmparatoru'. Rabindranath Tagore İngiliz soylusu sayılır, 'Sir' diye anılırsa; Londra'daki kral, niye Hind alt/kıt'asının 'imparatoru' olmasın? O kadar da değil!. Eğer 3. Fransız Cumhuriyeti tarihe geçmiş bir dizi demokratik devrimin 'eseri' laik bir cumhuriyet olmasa; Cumhurbaşkanı M. Albert Lebrun, aynı kolaylıkla kendisini Madagaskar, Kongo ve Fas Kralı ve Tunus Bey'i diye vasıflandırabilirdi; çünkü hep söylerim, o yılların coğrafya atlaslarında (Faik Sabri bey 'in ünlü 'Büyük Atlas 'ı) Asya, Afrika ve Okyanusya 'sömürge' kıt'alardır.

Yıllar sonra Paris'de, Afrikalı 'milliyetçi' komünist öğrencilerle Quartier Latin kahvelerinde tartışırken, içimizde beliren o müthiş çelişkiyi nasıl da fark edemezdik şaşarım: XX. yy'ın ilk yarısında, gezegenin en gelişmiş demokrasileri, İngiltere ve Fransa idi; bunda hiç şüphe yoktu ama, hiç kimsenin aklına, bu iki ülkenin, gezegeni sömürgeye çevirmiş, milyonlarca siyahı sömüren 'emperyalist' birer ülke olduğu gelmiyordu: oysa Türkiye Cumhuriyeti, sömürge mertebesine düşmekten, dişiyle tırnağıyla kazandığı bir İstiklâl Savaşı sayesinde kurtulmuştu. Gazi 'nin 'çağdaşlığı' amaç edinip, Batı 'ya ve Batı 'lı ülkelere 'yan oturması', elbette bu vahim gerçeği içeriyordu ama, bu ne bizim nesle doğru dürüst izah edilmiştir, ne de bizden sonrakilere!

Sanırım soğuk bir akşam üstüydü, gizli bir kar suyu kahvenin camlarını buğularken, M'ba'yla -o Afrika solcusu aydın kız- ikimiz şu acı 'tesbiti' yapmıştık: ''XX. yy'ın en büyük acayipliği, en 'demokrat' en 'ileri' sayılan 'geliş