Sinek
pislemedik bir yere yazınız: 'Erken' Cumhuriyet döneminde, ilkokul
öğrencilerinin, yabancı coğrafyadan öğrendiği ilk
şehir ismi, Lausanne; yabancı bir dilden öğrendiği ilk
kelime, kapitülasyon (capitulation) olmuştur: Karşıyaka
(İzmir) Cumhuriyet İlkokulu'nda, Fatma Hoca'nım bunun ne demek
olduğunu bize anlatırken, kan içinde kalırdı: sorun ne
kadar mühimdir, çok sonra anladık; anlayabildik mi, ondan da tam emin
olamayız; yoksa, - hele Özal 'dan bu yana- cumhuriyet hükümetleri,
'ecnebiye' bunca 'ta'viz' verir, ''imtiyaz'' tanır mıydı?
Kapitülasyonun
ansiklopedi tarifi şudur: 'Yabancı devlet uyruğunda ya da bir
yabancı devletin himayesinde, Türkiye'de oturanlara, adli, ticari, idari
imtiyazlar ve bağışıklıklar tanınması:
aynı devletin uyruğu yabancılar, kendi konsoloslarının
uygulayacağı, kendi ülkelerinin kanunlarına
bağlıydılar. Yabancı iki devlet uyruğu arasındaki
uyuşmazlıkların çözülmesi de yabancılara
bırakılmıştı. Taraflardan biri Osmanlı
uyruğu olduğu durumda, Osmanlı mahkemeleri, yabancı
konsolosluğun bir tercümanının hazır bulundurulması
koşuluyla yetkiliydi, aksi halde değil!' (Büyük Larousse, cilt: 12,
s. 6340)
'İlga
edilmiştir' demek istemiyorlardı...
Türkiye,
bu belâdan kurtulabilmek için, büyük çaba sarfetmiştir. Hatırlar
mısınız, İsmet Paşa -ki Lausanne 'da Türk
Murahassıydı,- aynı bahis açılınca,
'Hatıraları' nda ne demişti:
''...biz,
hukukçu ve iktisatçı olmayan vatandaşlar, kapitülasyon belası
denilince, memleketin yüzyıllardan beri mahkûm edilmiş olduğu, mâlî
ve iktisâdî kısıtlamaları anlar; ve bunları
kaldırmanın çok güç olacağını zannederdik.
Gençliğimden beri, kapitülasyonların, yalnız iktisadi
hükümlerinden dolayı, elimiz kolumuz bağlı bilirdik.
İşin içine girdiktan sonra anladım ki, asıl ehemmiyet verdikleri,
kapitülasyonun adli kısmıdır. Nitekim mâlî ve ticarî hükümlerden
dolayı fazla güçlük çıkarmaksızın kapitülasyonların
kalkmasını kabul ettiler. Ama adlî kısım üzerinde sonuna
kadar direndiler...''
''...uzun
müzakerelerden münakaşalardan sonra nihayet anlaşmaya vardık.
Mühim olan, muahede metni içinde kapitülasyonların ilgasına dair olan
maddeyi yazmak meselesi idi. Bana yapılan teklifler hep şu tarzda bir
formül oluyordu; 'taraflar, kapitülasyonların ilgasında mutabık
olmuşlardır'. Hep böyle söylerlerdi. Ben basit bir şekilde cevap
verirdim: '...mutabık olmuşlar nedir? İlga edilmiştir.
Neden böyle söylemiyorsunuz?' Nihayet bir gün, konferansın nihayetine
doğru, maddeleri hazırlayan yazan mütehassıslar, benim yerime
geldiler. 'Nasıl istiyorsun' diye sordular: 'ilga olunmuştur' veya
'ilga olunduğunu beyan ederler' tarzında yazılsın dedim.
Müspet karşıladılar, kendilerine sordum: 'Ne oldu, şimdiye
kadar böyle yazmıyordunuz?', 'Şimdi, emir aldık'
cevabını verdiler..'' (Hatıralar, 2. kitap, s. 133 ve sonrası.
Bilgi Yayınevi, 1992.)
Bu
kadarı, işin 'evveliyatı' nı hatırlamak; bilmeyeni,
bilgi sahibi kılmak için; şimdi gelelim, asıl meseleye!
'İstiklâl-i
tam' tarifi çok açık!
' Tahkim'
, aslında 'hakeme gitme' demek; Çokyönlü Yatırım
Anlaşması (MAI), çokuluslu şirketlerin üçüncü ülkelerde
yapacağı yatırımları; uyuşmazlık halinde, o
ülkelerin hukuk ve yargı sisteminden kurtarmak için; 'uluslararası
bir tahkim mekanizması' öngörüyor ki, bunu benimsemek, iki sebepten imkân
harici:
1/
Ülkemiz, bu belâdan çok çekmiş, Paşa 'nın
anlattığı gibi, çok da zor kurtulmuştur. 2/ Gâzi 'nin
'İstiklâl-i tam' tarifi, çok açıktır: ''...istiklâl-i tam
denildiği zaman, bittabi siyasi, mâlî, iktisâdî, adlî, askerî, harsî ve
ilâh. Her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-i tam demektir. (Buraya dikkat) bu
saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet, millet ve
memleketin, mâna-yı hakikisiyle bütün istiklâlden mahrumiyeti
demektir...'' E.Z.Karal, 'Atatürk'ten Düşünceler' , s. 7. Türkiye İş
Bankası Yayınları, 1956)
Gâzi 'nin
sıraladığı 'tam bağımsızlıklar' dan,
günümüzde; 'Sistem' in, 'karşılıklı
bağımlılık' numarasıyla, kaçından yoksun
kaldık; kuşkusuz o ayrı, hayli de etraflı bir
tartışma konusudur; 'çokuluslu tahkim mekanizması' nda,
ecnebinin işini zorlaştıran, elbette, Yargıtay
İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 1994 'te
aldığı Tevhid-i İçtihat (içtihadı birleştirme)
kararı oluyor; zira o zamana kadar münhasıran 'usul' yönünden
incelenebilen hakem heyeti kararlarının, ondan sonra 'esastan' da
incelenebilmesi, mümkün oluyor.
Ondan
sonrasını, size bir yazıdan aktaracağım; lütfen, bir
bakar mısınız: Bu satırları yazan kalem, 'sağ' da
mıdır, 'sol' da mı?
'Yargıtay'ı
'devre/dışı bırakmak'!..
''...ilkönce
Yeni Galata Köprüsü projesindeki uyuşmazlık üzerine hakemlerin
İdare aleyhinde almış oldukları karar, bu
İçtihadı Birleştirme kararını dayanak alan
Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nce 'esastan' incelenmiş; ve hakemler
hakkında ağır iadeler içeren ibareler İdare lehine
bozulmuştur. Bunun hemen arkasından, ikiyüz milyon dolarlık hakem
kararı da, yine İdare (yani kamu) lehine Yargıtay'ca
bozulmuştur...''
''...Hemen
akabinde a/ Prof.Dr.Yaşar Karayalçın (Murat Karayalçın'ın
ağabeyi) AÜHF salonunda alelacele bir sempozyum tertipleyerek bu
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'nın 'yanlışlığını'
kanıtlamak iddiasıyla bir tartışma
başlatmıştır. b/ Bilahare, ANAP/DSP koalisyon hükümeti
tarafından, yeni açılan devlet ihalelerindeki sözleşmelere, 'uyuşmazlık
halinde davanın uluslararası tahkimle çözülmesi' maddesi konulmaya
başlanmıştır...''
''...Bu
suretle, Türk maddi hukuku uygulama dışı
bırakılmış ve böylelikle de hakem kararlarının
Yargıtay'ca 'esastan' incelenmesi yolu kapatılmış
olmaktadır. Kısacası bununla Yargıtay'ın hakem
kararlarını 'esastan' incelemesini önlemek, hakem kararlarını
Yargıtay'ın denetiminden kaçırmak, müteahhit firmaların
haksız kazançlarını hakem kararlarıyla
meşrulaştırarak, devlet hazinesini soyup yağmalatmak
amacı güdülmektedir. Bu yolla devlet her bir ihaleden dolayı, bir
ihale bedeli kadar daha borçlandırılabilecektir...''
Burada hiç
akıldan çıkarılmaması gereken en önemli şey,
'müteahhit firmalar'ın, 'ecnebi sermaye'li 'çokuluslu şirketleri'n
olacağı, 'dolayısıyla' 'adli kapitülasyon' un
'hortlatılmasıdır' , bir; Lausanne 'da Türkiye Cumhuriyeti 'nin
ölümüne mücadele ederek elde ettiği 'adli istiklâl-i tam 'ın,
hırpalanmasıdır, iki!. Yine de, geriye, mûcib-i merak, iki nokta
kalıyor: a/ 'bu soygun ve yağma çarkının, nasıl
işlediği'?, b/ bu anti/emperyalist tavrı, hangi kalemin
koyduğu?
İkincisi,
bir dahaki sefere, birincisini açıklayacaktır. (2/4/1999)
Nerede
kalmıştık?
'Uluslararası
Tahkim' (MAI) 'numarası' yüzünden 'adlî kapitülasyonlar' ın,
nasıl hortlatıldığında mı? Demiştim ki,
'burada hiç akıldan çıkarılmaması gereken en önemli
şey, 'müteahhit firmalar' ın, 'ecnebi sermaye' li 'çokuluslu
şirketler' olacağı, dolayısıyla 'adli kapitülasyon' un
'hortlatılması' dır, bir; Lausanne' de, Türkiye Cumhuriyeti' nin
ölümüne mücadele ederek elde ettiği 'adlî istiklâl-i tam' ın
hırpalanmasıdır, iki; ve eklemiştim: '... yine de geriye,
mûcib-i merak iki nokta kalıyor: a/ 'Bu soygun ve yağma
çarkının nasıl işlediği?' b/ 'Bu anti/emperyalist
tavrı, hangi kalemin ortaya koyduğu?'
Son cümle
aynen şu: 'İkincisi, birincisini açıklayacaktır'; şimdi
ister misiniz, önce 'ikincisi' 'birincisini açıklasın', sonra da ben,
'birincisi' ni açıklayayım.
''... bu
soygun ve yağma çarkı, bakınız nasıl işliyor;
müteahhitler, sözleşmeye uysun veya uymasın, birtakım parasal taleplerde
bulunuyorlar, ki bu talepler bazen ihale bedelinin iki üç misline kadar
varabilmektedir. Bu talepler üzerinde uyuşmazlık söz konusu oluyor ve
sözleşmeye göre, 'tahkim'e gidiliyor...''
''...
fakat bundan sonrası, tam bir 'danışıklı
dövüş'tür. İdare bir hakem(!) seçiyor, müteahhit bir hakem(!)
seçiyor; sonra bu iki hakem, birlikte, üçüncü bir 'tarafsız' hakem
seçiyorlar. İşte böyle seçilen ve ne hikmetse, kararlarını
hep idâre aleyhine veren hakem heyetinin kararlarına, daha önce belirtilen
'içtihadı birleştirme' kararına kadar, her iki tarafın da
usulî itirazlar dışında uymak ve bunları uygulamak
mecburiyeti bulunuyordu...''
''... ne
zaman ki Yargıtay bu oyunu bozdu, işte o günden beri hırsız
ve soyguncu müteahhitler ile işbirlikçi bakan ve bürokratlar, önceden
tezgâhlamış oldukları ve kimin alacağı çok önceden
belli olan ihaleleri, müteahhit lehine ve idare aleyhine sonuçlandırmak
için ihale sözleşmelerindeki 'tahkim maddesi'ne, 'uyuşmazlık
halinde uluslararası tahkime gidilir' ibaresini koymak suretiyle,
Yargıtay'ı devre dışı bırakıyorlar...''
''...
oysaki, bütün ihalelerde ve uluslararası Müteahhitler Birliği'nin
(FDIC) 'İhale Esasları' kitabında da, 'hakem
kararlarının, bulundukları ülkenin kanunlarına uymak
mecburiyetinde olduğu' kabul edilmektedir...''
''... bu
utanç verici hırsızlık, arsızlık ve yolsuzluğu
'kapatmak' için de, bahane olarak, güyâ müteahhit firmalarının ve
onların ortağı olan yabancı şirketlerin, bu projeler
için yabancı dış kredi bulabilmelerinin 'uluslararası
tahkim' şartına bağlı olduğu, yalanı ortaya
sürülüyor. Gerçekte ise, bu tam anlamıyla bir aldatmaca ve
yutturmacadır. Çünkü bugüne kadar, 'uluslararası tahkim
şartı hiç aranmaksızın, yabancı şirketler ihalelere
girmişlerdi. Söz gelimi 1. ve 2. Boğaz köprüleri ile otoyollar bu
şart olmadan kredisi temin edilmiş ihalelerdir...'' (Yeni Hayat, Mart
1999, sayı 53.)
Nasıl,
beğendiniz mi?
Şaşırtıcı
olmayan şudur...
Tabii, bu
arada, ''Hırsızlığı 'Tahkim' Etmek / Adlî
Kapitülasyonların öteki Yüzü'' başlıklı yazının,
''Yeni Hayat'' dergisinde yayımlandığını
açıklamış oldum; yazarı Hanifi Altaş! Herhangi bir
'ulusal' sosyalistin, hatta komünistin gözünü kırpmadan altına
imzasını atabileceği, bu 'yurtsever' yazının
yazarı, 'Türkçü' bir aydındır, 'Yeni Hayat' ise, bildiğiniz
gibi, 'Türkçü' bir dergi! Bu tavır, geleneksel Türkçülüğün, 'Mazlum
Milletler Enternasyonal' i ve 'Müdafaa-i Hukuk Platformu' ile
'kaynaşmış', anti/emperyalist tavrıdır ki; 'Sistem'
in, gün geçtikçe, içine bir yılan gibi daha çok çöreklenmeye
çalıştığı, ülkemizdeki; 'Ulusal Solculuğun' ya da
'Ulusal Güçbirliği' nin, açık seçik -ve inkârı imkânsız-
bir örneği olarak beliriyor. Bu, 'Ulusal Savunma' nın, hem zorunlu
gereği, hem kaçınılmaz sonucudur.
Gâzi,
'Kuva-yı Milliye' ve 'Müdafaa-i Hukuk' terim ve kavramlarını açıklamaya
çalışırken; son derece etkileyici ve aydınlatıcı
konuşmuştur. Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı'
nın, koşullarını ve aşamalarını kurcalarken,
Enver Ziya Bey' in (Karal) yaptığı derlemede, o metinleri
bulmuş, bir söyleşi yazmıştım;
başlığı, şuydu: ''Ulusal Savunma Kavramı:
Müdafaa-i Hukuk!'' (Dünya, 18 Ocak 1979). Gâzi' nin o açıklaması, bu
yazıda yer alıyordu:
''...milletin
birliğini yaratan ve İstanbul'un içinde bulunduğu koşullara
(işgal) rağmen bu birliği dahilde ve hariçte göstermeye yönelik
bir amaçla yapılan örgütlenme, yalnız Kuva-yı Milliye'den ibaret
değildir...''
''...Tam
tersine, bütün memlekette, memleketin en uzak köşelerinde bile, meydana
gelmiş; doğrudan doğruya yasal ve uygar bir örgüttür ki, ona
Müdafaa-i Hukuk Örgütü (Teşkilâtı) diyoruz. Onda silâh söz konusu
değildir; belki uygar, toplumsal ve genel bakımdan siyasal bir dernek
(cemiyet) demektir...''
''...işte
merkezde (İstanbul'da) merci bulamayan ordu da, elbette bir taraftan
korunmak, yönetilmek, yöneylendirilmek (sevk-ü-idare) gereğini duyuyordu
ve böylece Müdafaa-i Hukuk Örgütü, Silahlı Kuvvetleri de içine
almış bulunuyordu...'' (Mayıs 1920).
Şaşırtıcı
olmayan şudur: Türkiye, son elli yılın girdabına
kapılmış, inançsız politikacıların elinde, Sevres
sath-ı mailine, her gün biraz daha sürükleniyordu; aralarındaki
uyuşmazlıklar, fikir aykırılıkları ne olursa
olsun, bu toprağın çocukları; günün birinde mutlaka, 1919'un
ateşli dürtüsünü içlerinde duyacak, ona uyacaklardı: gündelik siyaset
soytarıları, havanda su döverek, milleti nasıl gargaraya
getireceklerini düşünedursun; farkında mısınız,
memleketin dört bir yanında, o yılların büyüleyici
'bağımsızlık gülleri' açıyor: 'Ulusal Sola Katkı'
dergisinden söz etmiştim; gördüğü ilgi, beni de
şaşırttı; 'Yeni Hayat' ın göreceği ilgi, daha aşağı
olmayacaktır; ya 'Kuva-yı Milliye' dergisine ya 'Müdafaa-i Hukuk'
dergisine ne dersiniz? Bu dergiler, 'Yıldız, Hilâl ve Kalpak'
aydınlarının, tarihi görevlerine sahip
çıktıklarını; 'Kemal' in ve 'Galiyef' in meş'alesini
devraldıklarını göstermiyor mu?
Bu
meş'ale sönmez, çünkü 1917'de ve 1919'da başlamıştır,
her iki tarafta, 'ateşi ve ihaneti görmüştür' ; elbette, ebediyete
kadar sürecek!..
-------,,
Meraklısı
için not: Kitaplığımızda Mir Seyit Sultan Galiyef
rafındaki eserler, çoğalıyor. Yayıncıların bu
ilgisi, hiç kuşkusuz, okurların ilgisinden doğmaktadır. Bu
ilginin, gün günden yoğunlaşıp artması, sevinilecek bir
şey!
Son kitap,
Oğuz Şaban Duman'ın eseri, adı 'Doğu/Batı
Meselesi ve Sultan Galiyef', Türk Dünyası Araştırmalar
Vakfı tarafından yayımlanmış; 'Sultan Galiyef ve
Bizdeki Takipçileri' başlıklı, ilginç bir bölümü var;
ayrıca, Galiyef'in makalelerinden ve savunmalarından, hayli uzun ve
etraflı örnekler veriliyor... (5/4/1999)
Sadi
Koçaş' ı kim hatırlıyor? O başarılı
başarısız 'darbeler dönemi' nin (60' lar, 70' ler), asker
kökenli politikacısını? 12 Mart sonrasında, sıcak bir
yaz öğle sonu, gazeteye gelmişti; 'Demokratik Sol Hareketi', henüz
CHP'nin içindedir; 'Demokratik İzmir'in hem Bülent Ecevit'le ilişkisi
var, hem 'Hareket' in önde gelenleriyle; Sadi Koçaş gelirken, elbette
bütün bunları biliyor. Adnan Düvenci' nin geniş ve ferah
odasında, bir süre tartıştık. O gittikten sonra, Yazı
Müdürü Akın Simav' ın, yanağını
çukurlaştıran o yerli film jönü gülümsemesiyle, bana: ''-
...ağbiy, istersen evi ara, senin pijamaları
hazırlasınlar'' dediğini hatırlıyorum.
Kurtul
(Altuğ), sonradan bir kitabında, 12 Mart'ın güçlü adı
Koçaş'ı, o gün sorularımla
'sıkıştırdığımı'
yazmıştır; oysa benim edindiğim; iki sandalye arasına
oturmuş, yerinden rahatsız bir adamla konuştuğum izlenimi
idi. Koçaş'ın 70'li yılların sonlarına doğru gün
ışığına çıkan, 'anıları', bu hissimi
doğrulamıştır: 'Sistem' in (ABD' nin) kontrolüne girdikten
sonra, Türkiye'nin 'katlanmak' zorunda kaldığı 'utançları',
açık açık anlatıyordu. Bunlardan birisinden, fevkalâde
etkilenmişimdir. Meğer Amerikalılar, daha ilk hükümetini
kurduğu zaman, Türkiye'nin 'federal bir cumhuriyete dönüşmesi'
konusunda, Süleyman Demirel'in ağzını aramışlar;
bakınız, nasıl anlatıyor:
''...
Süleyman Demirel hükümeti kurulduğu zaman, 1965'lerde, Amerikalılar
bu konuda ağız aramış, başbakan da bunu
Genelkurmay'daki bir brifingde açıklamak tecrübesizliğini
göstermişti; ama orduyu yöneten kişiler tarih biliyorlardı; bu
teklifin iç yüzünü hemen anlamış ve derhal reaksiyon
göstermişlerdi...'' (''Atatürk'ten 12 Mart'a'' Cilt 4. S. 1.837. Dipnot:
506)
Bildiğim
kadarıyla Koçaş'ın bu 'ifşaatı', Demirel
tarafından tekzip edilmemiştir. Tekzip edilseydi de fark etmezdi: o
günden bugüne yaşananlar, o 'niyeti' doğrulamıştır. O
halde, lütfen söyler misiniz? Perşembe'nin gelişi, Çarşamba'dan
belli miymiş, değil miymiş?
'İşte
o ahval ve şerâit altında, dahi...'
Henüz
Rusya ve Yugoslavya 'federal' cumhuriyetleri, parçalanmak gibi bir akıbete
uğratılmamışlardı, ama; 'Sosyalist Sol', 1940
yıllarının sonundan beri, ABD'nin 'iyi niyetinden'
kuşkulandığından mıdır nedir, bunun üzerine,
içimden bir 'Müdafaa-i Hukuk' yazısı yazmak gelmişti: ''Tam
bağımsızlık, Tam demokrasi!''
''...
Milli Mücadele'nin bütün belgelerinde, 'Hareket'in anti/emperyalist
niteliği ('Mazlum Milletler') belirtilmiştir; tabii,
ulusallığı, halkçılığı ve
demokratlığı da! Besbelli bu yüzden, Misâk-ı Milli de,
Müdafaa-i Hukuk programı da, her kesimden destek görüyor: 'ulusal'
sınırların, 'ulusal' hakların savunulması gündemde
olunca, 'Turan' cı' Ziya Gökalp, 'İslâm' cı' Mehmet Âkif,
'Yeşil Ordu'cu Hakkı Behiç, İştirâkiyûn' cu Hocaoğlu
'Baytar' Sâlih; dahası Yusuf Akçura, Hâlide Edip, Câmi Baykut, Rıza
Nur, Mustafa Suphi ve niceleri, aynı inançla, aynı safta
görünüyorlar; onun içindir ki, o yıllarda bir 'Müdafaa-i Hukuk' Halk
Kurtuluş Cephesi'nden söz etmek, hiç de yanlış ve anlamsız
görünmüyor...''
Bu 'tarihi
hakikat' ten sonra, şöyle bir soru sormuşum: ''... 1919' dan 70
yıl uzaktayız, 1989' da İslâmcı'sından
Turancı'sına, Komünist'inden Milliyetçi'sine, her kesimden, herkesi,
omuz omuza getiren 'ulusal amaçlar' a ulaşılmış
mıdır?'' Arkasından bir 'manzara-i umumiye' tasviri geliyor:
''... demokrasiyi bir türlü gerçek ilkeleri ve kurallarına göre
işletemiyoruz; 'insan hakları' tartışması, sürekli
gündemdedir; Müdafaa-i Hukuk'un Kongre'ci, Meclis'ci 'jakobenliği',
müdahaleci ve otoriter bir 'Bonapartist'liğe yozlaştı.
İktidarda kim olursa olsun, 'Kurtuluş Savaşı'
verdiğimiz 'Sistem' le 'entegrasyon' a sürükleniyoruz; ecnebi bir dil,
muteber lise ve üniversitelerimizde öğretim, neredeyse radyo ve
televizyonlarımızda yayın dili olmak üzeredir; vs, vs, vs...''
Ondan
sonra, sağduyunun icabettirdiği, öneri: ''... bu koşullar
altında, inancı ve eyilimi ne olursa olsun, Türk
aydınlarının, soyutta kalan uyuşmazlıklarını
abartıp, somut gerçeklerin dışına sürüklenerek,
ufalanmaları mı daha akılcı ve gerçekçidir; yoksa 'Sistem'
e karşı 'ulusal' hakların savunulmasında; 'ulusal'
sınırlar içinde gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve
yerleşmesinde, omuz omuza vermesi mi?...'' (Cönk dergisi, Mart 1989)
On
yıl önce, malûm ve mâhut 'değerler' ortalığı
sarmış, patır patır 'yükselirken'; pek çoğumuzun
'şair rüya görüyor' deyip geçtiği, ya da geçebileceği bu temenni;
on yıl sonra, somut bir gerçeğe dönüşmektedir: yoksa nasıl,
Türkçüler'in 'Yeni Hayat' dergisinde; Dr. Alpaslan Işıklı,
'Yurttaşlık Bilinci' üzerine, yazı yazar; ya da ismiyle müsemmâ
'Müdafaa-i Hukuk' dergisinde, Emin Değer, Zeki Sarıhan, Çetin Yetkin
gibi isimlerin arasında, Dr. Necdet Ekinci' nin, Sultan Galiyef üzerindeki
ciddi ve ilginç çalışması yayınlanır? Unutmuş
olamazsınız, 'Ulusal Sola Teorik Katkı' daysa; Hakan Reyhan' la
Arslan Bulut, yan yana; Mustafa Suphi ile Yusuf Akçura omuz omuzaydı.
Sizce bu,
'Müdafaa-i Hukuk' değerlerinin, 'ulusal' sınırlar içinde,
'ulusal' hakları korumak için; aynen dedeleri ya da babaları gibi,
somut olarak bir araya gelmeye başladıklarının, önemli bir
işareti değil midir?
'Niçin
müdafaa-i hukuk?...'
Müdafaa-i
Hukuk dergisi, ilk sayısında 'Niçin Müdafaa-i Hukuk?' sorusuna cevap
vermişti; diyordu ki:
''...
yurdumuz düşman işgaline uğradığı o karanlık
günlerde, yurtseverler, ilk aşamada 'Müdafaa-i Hukuk', başka bir
deyişle 'Hakların/Hukukun Savunulması/Korunması' derneklerini
yurt düzeyinde kurarak,
bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü
savunmak yolunda ilk adımı atmışlardı. Gerçi bugün
yurdumuz eylemli bir işgal altında değil, ama unutmamak gerekir
ki emperyalizm, bir ülkeyi egemenliğine almak için artık eylemli bir
işgale gereksinim duymuyor. Bu nedenle bizler de, 'Müdafaa-i Hukuk'
adını verdiğimiz bu derginin çevresinde anti/emperyalist bir
bilinçle birleşip bütünleşmiş bulunuyoruz...''
''...
dergimizin sayfaları ve onun çevresinde birleşip bütünleşen
bizlerin bağrı, etnik kökeni, siyasal düşüncesi, dinsel
inançları, toplumsal konumu ne olursa olsun, herkese açıktır. O
kişi yeter ki bu toprakları 'vatan' bilsin; yeter ki tüm uluslarla
eşit haklara sahip olarak, onurlu bir biçimde yaşamak istesin; yeter
ki bağımsızlık ve özgürlük aşkıyla yanıp
tutuşsun; yeter ki Atatürk ilkeleri ve devrimlerini korunacak ve
yaşatılacak en yüksek değerler olarak bilsin...'' ('Müdafaa-i
Hukuk', sayı 1, 30 Ağustos 1998)
Türkiye
Cumhuriyeti'ne, daha 60' lı yıllarda, -Rusya ya da Yugoslavya gibi-
daha kolay bölebilmek için, 'federallik' önerilirse, Kuva-yı Milliye
toprağından, böyle bir çağrı yükselmez mi?
Meraklısı
için not: 'Müdafaa-i Hukuk' , Antalya'da Prof. Dr. Çetin Yetkin' in yönetiminde
yayımlanıyor; Genel Yayın Danışmanı, Prof. Dr. Nejat
Kaymaz; Yönetim Kurulu'nda, Emin Değer, Hicran Karabudak, Ahmet
Kuşçu, Fikret Otyam, Ali İhsan Zeybek var; Yönetim Yeri, 'İsmet
Paşa Caddesi, Balbey İşhanı, Kat: 4, No: 52 Antalya.
Telefonu: 0 242/244 50 29 / Faks: 441 31 46 ve 241 12 73 (7/4/1999)
...yâni,
'Sarı' Mustafa'nın yalancısıyım: o tarihte Komintern
Genel Sekreteri 'Tavariş' Zinovyef, 'asıl TKP biziz' diye
kapısını çalan, çeşitli Türk fraksiyonlarından o kadar
bıkmış ki, Parti'nin 'lağvına' karar
çıkartmış! 'Sarı' Mustafa'ya göre, Parti, en az üçe
bölünmüştü: 'Doktor (Şefik Hüsnü bey)' yandaşları, Mustafa
Suphi yandaşları, Spartakistler!
Olayları
yakından izlemiş bir başka kalem, Abidin Nesimî, o küçük fakat
son derece ilginç eserinde (TKP'nde Anılar ve Değerlendirmeler:
1909/1949. Promete yayınları, 1979), hiziplere ve bölünmelere dair,
neler anlatmaz ki! Bunlar, 'erken' Cumhuriyet dönemine ait bilgiler; daha
öncesindeyse, Ankara'da 'Halk İştirâkiyûn Fırkası'
nın, İstanbul'da, Dr. Şefik Hüsnü bey'in TİKSF' nın, Kafkasya'da
'İttihatçı' Komünist Fırkası' nın mevcut
olduğunu, meraklısı bilir; daha sonrasında ise, bizim
neslimiz, Türkiye Sosyalist Partisi/Türkiye Emekçi Partisi ikiliği
yaşamıştır.
'68
Kuşağı' nın, işe FKF'de yekpâre başlayıp
amipler gibi bölüne bölüne; neredeyse, alfabede kullanacak harf
bırakmadığı, herkesçe malûm.
'Sosyalist
Sol' böyle de, 'Merkez Sol' hatta 'Merkez Sağ' farklı mı?
Güldürmeyin beni: son yarım yüzyıllık 'Soğuk Savaş
Demokrasisi' nin ne kadar partisi varsa, hemen tamamı, İnönü
Cumhuriyeti' nin 'totaliter' CHP' sinden 'bölünerek'
çoğalmıştır: bir bakıma, hepsi 'resmî' , bir
bakıma hiçbiri 'sivil' sayılamaz, zira 'siyasî toplum' un
uzantısı! Komiktir ama gerçektir: sonraki 'etiketleri' ister
'liberalin önde gideni', ister 'muhafazakâr', ister 'milliyetçi' olsun;
bunların alayı 'yukardan kumandalı', bir örnek partilerdir:
gerçekte, liderlik paylaşılamadığından bölünülür;
sonradan buna, 'ideolojik' bir kılıf uydururlar.
DP,
CHP'den; MP, CMP, CKMP, DP'den bölünmüştür; HP de öyle; isteyen hepsinin
şeceresini araştırabilir, 'bütün yollar Roma'ya yâni CHP'ye
çıkacaktır: günümüzde bile, Meclis'deki siyasi partilerin
yapısı, işleyişi ve siyaset anlayışı,
İsmet Paşa'nın zamanındaki CHP'nin, tutum ve
tavrından, iki parmak farklı mıdır, şüpheliyim;
nasıl ki, Demirel'in cumhurbaşkanlığını idrak ve
uygulayışı, Paşa'nın
cumhurbaşkanlığını idrakinden ve
uygulayışından pek farklı gözükmüyor. Neden böyle? Neden
sağda olsun, solda olsun; gizli açık bütün siyasi örgütlerimiz, daha
doğarken -amipler gibi- bölünme nedenlerini içinde taşırlar?
'Çıplak
siyaset' batağına asla girmemiş, ama yarım
yüzyıldır olup biteni 'soğukkanlı' bir gözlemci olarak
izlemiş birisi için, sanırım bunun iki temel sebebi vardır.
Birinci
temel sebep, kolayca kestirilebilecek -neredeyse gözümüze giren- bir sebep:
siyasete 'soyunan' aydınların, 'üst yapısı'!.. Siz
bakmayın konuştuğu zaman mangalda kül
bırakmayışına, Türk aydını, hâlâ 'inanç'
aydınıdır, 'bilinç' aydını değildir; yâni,
alt/yapısı kırılmış da olsa, 'ümmet toplumu'nun
üst/yapısı hâlâ etkili oluyor; çünkü 'inanç' onun
üst/yapısının temeli: tabiatı gereği methodique
değil, dogmatique: kimse 'Kutsal Kitabı' ve 'gerçekleri'ni
tartışamaz!' Bilinç aydını, tam tersine, methodique bir
aydın, yâni rasyonalist, yâni laik: olayları ve insanları,
bilimsel verilere göre değerlendirir. Siyaset hayatımızda
gördüğümüz hangisi, elbette, önceki: adam takım tutar gibi, parti
tutar; yâni 'duygusal'dır, demek 'hissiyatına mağlup olabilir';
partinin lideri ve yüksek yönetim kademesiyle uyuşmazlığa
düştü mü, sırtında yumurta küfesi yok ya, 'ekibini' alıp
başka bir 'çadıra' gider: bölünme gerçekleşmiştir.
İkinci
temel neden, daha önemli: Türkiye'de partileşme, 'klâsik şema' ya
göre gelişmedi; çok partili düzene, 'Bürokrasi Diktası' geçiyor;
üstelik, 'dikta'nın koşullarını, oluşacak 'Muhalefete'
dayatarak geçiyor: Demokrat Parti'nin, İşçi Sınıfı'na
ve Muhalefeti'ne düşmanlığı, 'Soğuk Savaş'
yüzünden, CHP'ninkinden daha azgın daha edepsizce olmadı mı?
Ayrıca, 'liberal' sayılan DP , olmayan ulusal burjuvaziyi, aynen CHP
gibi, 'devlet eliyle' var etmeye çabalıyor; büyüyen işçi
sınıfını da, 'evcilleştirilmiş' bir
sendikacılık mecrasına sokuyordu. Menderes' in yarıda
bıraktığını, Demirel tamamlamış; Bürokrasi+Burjuvazi=İktidar
formülü gerçekleştirilmiştir:
'kısırlaştırılmış' İşçi
muhalefeti, 'erkekliğine' güvenemediğinden; liberal demokrasilerin
'sahici' muhalefetine asla soyunmaz: soyunamaz! O zaman, 'bölünme' nin bir
başka nedeni oluşmuş olur: 'çıkar
uyuşmazlığı'!
İşte
'Sosyalist Sol' un tragedyası bu gerçekte yatıyor.
Türkiye'
de Sosyalizm ya da Komünizm, bir bakıma, aydınlarla
öğrencilerin, kendi aralarında 'siyasetçilik'
oynamalarıdır; hayli belâlı, insanın hayatını
söndürebilen bir oyun, ama oyun! TİP hariç - hiçbir örgütlenmenin
ardında işçi desteği olmadı; onun desteğini de,
kısa sürede, milletvekili olmaya hevesli genel başkanlar için, bir
tramplene çevirdiler.
İşçi
tabanı olmayan siyasi parti, güya oluşturduğumuz 'göstermelik'
demokraside, buza yazılmış yazıdır: işçi
konfederasyonları, ülkemizde, bu 'tabansız' hadım
'yumuşaklığını' sürdürdükçe, daha çok sosyalist, hatta
komünist parti de görürüz; ayrıca bunların, incir çekirdeğini
doldurmaz sebeplerden, ya da aslında marksist filan değil, düpedüz
'etnik' olduklarından, 'amipler' gibi bölündüğünü de!
O zaman
elde ne kalıyor? 'Kitle' partisi mi? 'Yelpazesi geniş bir cephe'
oluşturmak mı? Bu da, aydın yapımız 'inanç'
olduğundan, çeşitli duygusal saplantı ve ön kabullerin devreye
girmesine yol açar; yâni meselâ, son zamanlarda neredeyse kendiliğinden
(spontanè olarak) başgösteren, 'Ulusal Sol Güç Birliği' gibi bir
kitle hareketinde, çok lâzımmış gibi, 'Ulusal Sol' mu, 'Ulusal
Güç' mü tartışması başlatılarak, muhtemel bölünmelere
zemin yaratılmış olur. Bir an düşününüz: işçi
konfederasyonları, tarihin emrettiği gibi, böyle bir teşebbüse
arka çıkabilseydiler, havanda su dövülür müydü?
Hem insan
merak ediyor: acaba neden hiç kimse, Ruslar dahil bütün Bolşeviklerin ve sosyalistlerin,
Müdafaa-i Hukuk-u Milliye' nin arkasında olduğunu, ona destek
çıktığını; bir an için olsun, aklına getirmiyor?
Neden o tarihte 'ulusallık' (millîlik) vasfının, 'Sosyalistler'
arasında, tartışma konusu bile olmadığını?
Besbelli, unuttukları bir şey var, hem de önemli bir şey:
anti/emperyalist -yâni tam bağımsızlık yandaşı-
ve Cumhuriyetçi olmak, gerçekte düpedüz 'toplumcu', yâni 'solcu' olmaktır!
Yaa!
(9/4/1999)
12 Mart
sonrası, ilk yaz: 'inadına' güzel bir yaz! Gazetenin
başyazılarını, 'Demokrat İzmir' imzasıyla, ben
yazıyorum; bunlardan birisi, şöyle başlıyordu: ''...
bildiğiniz gibi, Atatürk solcu'ydu...''. Meğer, kimse
bilmiyormuş, bir kıyamettir koptu: kimisi, Gâzi' ye 'hain'
dediğimi sanıyor, kimisi 'komünist' dediğimi!
Oysa
anlatmak istediğim neydi, bence, zaten anlamış olduğunuz:
siyaset coğrafyasında 'Sol', mutlak değil nisbi, dogmatique
değil dialectique bir terimdir: Gâzi Mustafa Kemal Paşa, Vladimir
İlyiç' e göre, 'sağ' dadır ama; Emperyalizm/Mazlum Milletler
çatışmasında, 'sol' da yer alır; eğer böyle
olmasaydı, 1920' lerde SSCB ve Türkiye' deki 'Kemalist Hareket', gözü
kanlı Emperyalizm'in 'ortak düşmanı' olur muydu?
Soru,
tersine de sorulabilir: eğer dünyayı kasıp kavuran 'büyük
çelişki' de, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve Kuva-yı Milliye, 'Sol' da
olmasaydı; III. Enternasyonal ve Komintern, ona -komünist, hatta sosyalist
olmadığı halde- arka çıkar mıydı?
Anti/emperyalist
olmak yetmiştir!
Hem de,
nasıl çıkmıştır: Komintern Genel Sekreteri 'tavariş'
Zinovyef, Sultan Galiyef' in 'örgütlediği' Doğu Halkları Bakû
Kurultayı' nda aynen şöyle demiştir:
''...
Mustafa Kemal Hükümeti'nin Türkiye'de yürüttüğü siyaset Komünist
Enternasyonalı'nın, yâni bizim siyasetimiz değildir; fakat
(buraya dikkat) İngiliz Hükümeti'nin aleyhinde yürütülen bir inkılâp
mücadelesi'ne yardıma hazırız...'' (1 Eylül 1920)
Yetmedi
mi? Öyleyse, Vladimir İlyiç' in, aynı yıllarda, Ankara' ya
gönderdiği ilk Sovyet Elçisi' ne, söylemiş olduklarını,
hatırlayacaksınız:
''...
Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir; ama görünüyor ki,
iyi bir teşkilatçı, kaabiliyetli bir lider: 'Milli Burjuva
İhtilâli'ni (yâni Ulusal Demokratik Devrim'i) idare ediyor; ilerici,
akıllı bir devlet adamı. Bizim Sosyalist
İnkılâbı'mızın önemini anlamış olup, Sovyet
Rusya'ya olumlu davranıyor...''
''... O,
istilâcılara karşı bir Kurtuluş Savaşı
yapıyor (Buraya dikkat!) Emperyalistlerin gururunu
kıracağına, Padişahı da yardakçılarıyla
silip süpüreceğine inanıyorum. Ona, yâni Türk halkına
yardım etmemiz gerekiyor...'' (Bkz. 'Aralof'un 'Hatıraları')
Bu kadar
basit ve açık: Ulusal Demokratik Devrim'le Sosyalist Devrim'in, omuz omuza
buluştuğu saf, anti/emperyalizm' dir: 'milliyetçilik', eğer
anti/emperyalist 'tam bağımsızlık' anlamını
taşıyorsa; sosyalist ya da komünistin, ona itirazı olabilemez;
çünkü bu 'itiraz' tarihin diyalektiğine ters düşer.
'Solculuğu'
paylaşamıyorlardı!..
Müdafaa-i
Hukuk dergisinde, Çetin Yetkin sorunu irdeliyor; yazısının ilk
başlığı, 'Atatürk ve Sosyalizm'; fakat, açık yaraya asıl
dokunan, ikinci başlık: 'Ulusal Güçbirliği mi, Yoksa Sol
Güçbirliği mi?'. Birbirinden ilginç eserlerin yazarı olan Çetin
Yetkin, kimilerinin Gâzi'nin 'sosyalistliğini' el altından
savunduklarına 'takılmış'; 'değildi' diyor, '..asla
olmadı ama, bu gerçek, sosyalistlerin onu desteklemesini engellemez...'.
Aklın yolu bir! O kadar bir ki, 'erken' Cumhuriyet döneminin, 'talihsiz'
demokrasi deneyinde, 'iktidar' la 'muhalefet' in, 'solculuğu'
paylaşamayışları, bunu gösteriyor.
Serbest
Cumhuriyet Fırkası' nın (yâni, Muhalefet'in) lideri Fethi Bey
(Okyar), ne demiş, bakar mısınız:
''...
fırkamız sola mütemayildir, münakaşa hürriyetinin tesisine
taraftar olmak ve hakikatte bu gibi hürriyetlerin câri (yürürlükte)
olmasını istihdaf etmek (amaçlamak) itibariyle Sol'a müteveccihiz
(yöneliyoruz)...'' (Hâkimiyet-i Milliye, 15 Ağustos 1930)
Buna
Cumhuriyet Halk Fırkası 'nın (yâni İktidar'ın)
verdiği cevap şudur:
''...bu
memlekette padişahlığı, halifeliği,
Şarklılığı kaldıran, dini dünya işlerinden
ayıran, Latin harflerini alan, şapka giydiren bir fırkanın
daha solu yoktur. İsmet Paşa'nın Sol'una, ancak hürmet için
geçilebilir...'' (Hâkimiyet-i Milliye, 21 Ağustos 1930)
Baktıkları
açıdan, ikisi de haklıdır: 30'ların 'otoriter'
cumhuriyetinde, halk yönetimlerinin 'olmazsa olmaz' unsuru, özgürlüğü
savunmak, fikir serbestliğinden yana olmak, elbette 'Solculuk' tur; aynen
bunun gibi, ama 'Ulusal Demokratik Devrimi' gerçekleştirmek, laikliği
uygulamak da, -'meşrûti' de olsa,- 'monarşi' ye karşı,
'solcu' bir çıkıştır. Bence ilginç olan, iki yanı da
'solda' birleştirmiş olan 'ortak payda'dan, -'yâni
anti/emperyalizm'den,- her iki sözcünün de hiç bahsetmemiş olması; o
'tavır' olmasa, acaba ikisi de 'Sağ' da kalmaz mıydı?
Kaldı
ki, sosyal ve ekonomik siyaset düzeyinde tartışılırsa,
adı üstünde 'serbest' (liberal) olan 'muhâlefet' in, 'sağ' da;
hızlı sanayileşmeyi, kamu iktisadi teşebbüslerinin
öncülüğünde gerçekleştirmeye yönelmiş 'iktidar' ın ise
'sol' da olduğu sonucuna varılabilir. Hem siz ne söylüyorsunuz, Allah
aşkına? Trotskyst dostum Mark Apter' e göre, Fransız Komünist
Partisi de, ünlü lideri Maurice Thorez de 'sağ' da idi; oysa, 'tombul'
anarşist Magda, Bakunin/Kropotkin çizgisine göre, Trotsky' i de -Lenin,
Stalin ve öteki 'bolşevikler' gibi- kendi 'sağında' görüyordu.
'Kulaktan
dolma' olunca!..
' Solcu',
ne Marksist demektir, ne sosyalist, ne komünist! Terim, 'belli bir zaman ve
yerde, belli sosyal ve ekonomik koşulların oluşturduğu,
siyasi bir duruma' göre, tarihi 'içeriğini' kazanır. Bizdeki
yanlış, yani 'solcu'nun 'komünist' -o da bir şey mi, 'hain'in
önde gideni- sayılması, iki sebepten doğuyor.
İlki
daha önce değindiğim, gerçek: 'bilinç' düzeyinde değil, 'inanç'
düzeyindeyiz; çünkü, 'bilinç' önce metod (yöntem) gerektirir, sonra da onu
doğru uygulayabilmek için, 'bilgi' ve 'gözlem'; oysa
sağcısıyla solcusuyla Türk 'aydını' -hepsi değil
tabii, ama büyük çoğunluğu- 'kulaktan dolma' aydın,
dolayısıyla hem 'yüzeysel' hem 'yöntemsiz'; bu da ikinci sebebi,
'geçerli' ve 'etkili' kılıyor: propagandayı!
'Solculuğun'
sosyalistlik, ya da komünistlikle bir tutulması, 'Soğuk Savaş'
ın başımıza doladığı bir bela; hem
akıl, hem siyaset sağlığımız açısından,
bundan bir ayak önce kurtulmalıyız.
Meraklısı
için not: Bazıları, enternasyonal kelimesini 'Enternasyonel' diye
yazıyor: yanlıştır ve ayıptır, doğrusu
Enternasyonal! Nasıl ki, Komünist Enternasyonalı'ndan türetilmiş
Komintern' i de, bazılarının yaptığı gibi,
'Komüntern' yazmak, ayıptır ve yanlıştır.
Bu bile,
ne kadar 'kulaktan dolma' olduğumuzun bir işareti sayılamaz
mı? (12/4/1999)
Aslında
ona 'lövanten' mi demeliyiz? Yarı Fransız, yarı İtalyan;
Türk okullarında okuduğu için, Türkçeyi iyi bilir; Türkiye' yi
tanır: yıllardır Paris' de yaşadığı halde,
arada İstanbul' a geliyor; gelmese de, olayları izlediği ve
gazeteleri -İnternet'ten- okuduğu için, olup bitenden haberi var.
Bazen, gecenin bir vaktinde, telefonla arayıp, eleştirilerini söyler;
bazen, Kanlıca dönüşü, bir bakarım, yararlı göndermelerle
yüklü bir mesajı faksta beni bekliyor. İsmi önemli mi? Nasıl
biri olduğunu, ilk tanışmamızda, benim o yazımdaki
'alafranga aydın' ı örnek göstererek, tarif etmişti: 'Solun
Gerisi' (Bkz. Hangi Sol, 4. Basım. s. 220. Bilgi yayınevi.)
Regis
Debray' nin Le Nouvel Observateur' deki 'tesbitler' inden yola çıkarak,
'Cumhuriyet' ve 'Demokrasi' üzerine yazdıklarım, birçokları gibi
onu da heyecanlandırdı. Hele Gazi'nin, Anadolu İhtilâl ve
İnkılâbı'nı Fransız İhtilâl-i Kebiri'nden
esinlenerek gerçekleştirdiğini yeniden ortaya dökmek, besbelli
alâkasını yoğunlaştırıyor; bu münasebetle,
Türkiye'de çoğumuzun bilmediği, belki de 'atladığı',
önemli bir 'noktaya' dikkatimi çekti: Fransız Radikal Sosyalist
Partisi'nin 'demirbaş' lideri Edouard Herriot'nun, Türkiye dönüşü
yayınladığı 'l'Orient/Doğu' isimli kitabında, konuyla
ilgili bir 'tanıklığı'.
Edouard
Herriot, Fransa için bir bakıma 3. Cumhuriyet demek: Lyon' un
değişmez Belediye Başkanı, bakan, başbakan, her konuda
söz sahibi, etkili ve 'sahib-i nüfuz' bir politikacı. Sonradan Halk
Fırkası' na dönüşen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti' nin, temel
ilkeleri açısından, Fransız Radikal Sosyalist Partisi' ne
benzediğini söylemiştir; partisi, Victor Hugo döneminde, Meclis'de
'aşırı sol' sayılmaktaydı; oysa, 30'lu yıllara doğru,
onun solunda SFIO (Sosyalist Parti); SFIO'nun solunda da, SFIC (Komünist Parti)
kurulmuştur: demek, 'merkez' e yakınlaşmış!.
Müthiş
bir şey!
Herriot'
nun, Millî Mücadele' nin ilk yıllarına ait
'tanıklığı' , her yönden çarpıcı ama,
sanırım asıl Gâzi'nin ve İsmet Paşa'nın, ona
söyledikleri bakımından, etkileyici; neden derseniz, göreceğiniz
gibi, Anadolu İhtilâl ve İnkılâbı'nın, Fransız
İhtilâl-i Kebiri'ne olan 'akrabalığını' teyit ediyor.
Hem de, düpedüz 'devrimcilik' düzeyinde! Diyor ki Edouard Herriot:
''...Ocak
1920 tarihli Teşkilât kanunu, bazı hususlarda biraz kaypak, biraz
ihtiyatlı görünüyordu; ama, sonradan bana İsmet paşa'nın
açıkladığına göre, Meclis ülkeyi hem ecnebi işgâline,
hem de Sultan'a (kuva-yı İnzibatiye demek ister) karşı
korumak zorunda olduğu için, Paris Komünü'nden esinlenmişti...''
''...yâni
devletin bakanlıkları, artık doğrudan Meclis reisi'ne
bağlı olan ve direktifi Meclis'den alan bakanlar
aracılığıyla yönetilecekti. Fransa Cumhuriyeti'nin,
Ortadoğu'daki Yüksek Komiseri, 'hâkimiyet'i bütünüyle halka intikal
ettiren, böylece Sultan'ın gücünü hiçe indirgeyen bir
davranışın önemini elbette haber vermeden edemezdi...''
''...Mustafa
Kemal, bu Teşkilât kanunundan söz ederken, demiştir ki: '-...bu,
Millî Hükümet'in ve Meclis'in durum, şekil ve görevlerini,
karşılıklı olarak belirleyen, ilk kanundur'. Başka
türlü şöyle de söylenebilir: bu 'yeni' rejimin, ilk
'Anayasa'sıdır...'' (Edouard Herriot, 'l'Orient', 'Bir Cumhuriyet'in
İlkbaharı', s. 78. 1930. Paris.)
Gerçekten
de, Fransız Devrim Tarihi' ni bilenler, Anadolu İhtilâl ve
İnkılâbı' nın, Fransız Devrimi' ne benzediğini,
fark etmişlerdir. Kimbilir, belki de Müttefikler arasında, Ankara
Hükümeti'yle yakın ilişkiye ilk giren, onu ilk tanıyan ülkenin
Fransa olmasında, bunun da etkisi olmuştur. Fakat, Mahmut
Goloğlu'nun 'Üçüncü Meşrutiyet' diye
adlandırdığı, TBMM Hükümeti dönemini, 'Paris Komünü' ile
mukayese etmek! İlkinin ikincisinden 'esinlendiğini' söylemek!
Müthiş bir şey! Hele bunu söyleyen, İsmet Paşa olursa!..
'Paris
Komünü' çağrışımları...
'Paris
Komünü'nün, yakın tarihimiz açısından, niye bu kadar çok önem
kazandığını iyice somutlaştırabilmek için, 70' li
yıllardan bir söyleşiyi hatırlatabilir miyim?
''...1875'te
Almanya' daki iki toplumcu eyilimli kuruluş, Lassalle'ci 'Alman Emekçileri
Genel Birliği' ile Bebel ve Liebknecht'in yönettiği 'Alman Sosyal
Demokrat İşçi Partisi' birleşecek olurlar: 'Gotha Programı'
diye anılan bir programları vardır; daha sonra ikinci bir
program düzenlenir ki, o da 'Erfurt Programı' diye anılır; her
iki programı Sosyalizm' in 'babaları' Marks ve Engels görmüşler,
okumuşlar, eleştirmişler; eleştirilerini o zamanın
önemli sosyalistleri olan Bracke, Bebel, Kautsky, Sorge vs
bildirmişlerdir. Giderek bu mektuplar ve eleştirilerden bir kitap
düzenlenmiş, adı 'Gotha ve Erfurt Programları'nın
Eleştirisi' ; bendeki nüshasını 8 Mart 1952'de Paris' te
almışım...''
''...içlerinde,
bu diktatörlük sorununa değinen iki önemli mektup dikkati çekiyor. Birisi
Engels' in Bebel' e yazdığı 18/28 Mart 1875 tarihli mektup,
ötekisi Marks'ın Bracke'ye yazdığı 5 Mayıs 1875 tarihli
mektup...''
''...ilkinde
diyor ki Engels, devlet üzerinde gevezeliği südürüp durmayalım.
'Fransız Komünü', bildiğimiz devletlere benzemeyen bir devletti;
zaten devlet sonunda dağılacak geçici bir kurumdur; bize (yâni
Marks'la ona) kalsa, biz programda 'devlet' sözcüğünün geçtiği her
yere ya 'topluluk' sözcüğünü koyardık, ya da (buraya dikkat!) 'Komün'
sözcüğünü!..''
''...Marks
ise, mektubunda, 'proleterya diktatörlüğünden' bahsederken, bunun
bildiğimiz kapitalist devletin bulunduğu kapitalist toplumdan; hiç
devletin bulunmayacağı sosyalist topluma geçerken işe yarayacak,
geçici bir dönem olduğunu ve bilinen anlamda bir devlet
olmadığını belirtiyor...''
''Her
ikisinin de 'Fransız Komünü' nü göz önünde tuttukları besbellidir;
ama işi sağlama bağlamak için, Marks'ın 'Fransa'da İçsavaş'
adlı eserinde, 'Komün'ü nasıl nitelediğine bakalım: 'Komün,
özüne bakılırsa bir işçi sınıfı yönetimi,
üretilenlere el koyan sınıfa karşı üretici
sınıfın mücadelesinin sonucu, emeğin özgürlüğünün
hangi siyasal biçim ile sağlanabileceğinin ayrıntılı
bir açıklamasıydı...'' ( 'Hangi Sol', 4. Basım. s. 68-69,
Bilgi Yayınevi, 1996).
'Cumhuriyetçiliğin'
en 'solu'nda!
Şimdi,
İsmet Paşa'nın Herriot'ya söylediklerine, niye 'müthiş'
dediğim anlaşıldı sanırım: İlk Meclis'i,
'Paris Komün'ü ile mukayese ediyor; 'Paris Komün'ü ise, Fransız
İhtilal-î Kebiri'nin 'Sosyalist Sol'a en yakın 'cumhuriyetçi'
kurumlarından birisi! Kanıtı, Marks' ın ve Engels' in
Bebel'e ve Bracke'ye yazdığı mektuplardaki,
tanımlamaları ve benimsemeleri!
Onun için
denebilir ki, Gâzi Mustafa Kemal elbette sosyalist değildi; bir
'Demokratik Devrim' inkılâpçısı idi; ama, son derece radikal bir
'cumhuriyetçi' olduğu, kesin; o kadar 'radikal', o kadar
'cumhuriyetçiliğin en solunda'ki, inkılap tasarımında ve
eyleminde 'Paris Komünü' ona 'ilham verebiliyor'. Bunu söyleyen de, İsmet
Paşa! (14/4/1999)
''...Birlik
Gazetesi sahibi ve başmuharriri Hüsnü Faik bey, Mustafa Kemal der demez, o
cümle zihninden ışıklı bir tesbih dizisi gibi akıyor:
''...ve bir gün bir gecede, Bastille hâk ile yeksân oldu...''; sonra,
hatırlayacaktır:
''-...338'de
miydi acaba? Evet, öyle olacak! 338'de Gâzi'yi Fransızlar Sefaret'e davet
etmişti: 14 Temmuz Bayramı için. Neydi o, bir Miralay vardı
Bojin mi, Mojen mi ne? Gâzi'nin sözleri bunlar, o akşam
söylediği!..'' (Kurtlar Sofrası, 5. Basım. s. 118. Bilgi
Yayınevi. 1998).
Yanlış
hatırlamıyorsam, Erzincan'dayım; romanı tekrar elden
geçiriyorum, sonradan kaybettiğim bir belgeden; Gâzi'nin, 14 Temmuz
Daveti'nde yaptığı konuşmayı, okumuşum; o
heyecanla, bu etkileyici cümlesini, Hüsnü Faik bey' in ağzından
aktarıyorum: ''...ve bir gün bir gecede Bastille hâk ile yeksân oldu!''.
Bunlar, 1957 yazında yaşanıyor, sonra, terhis, İzmir,
İstanbul, Paris derken; belgeyi kaybediyorum; artık içimde bir ukde,
acaba aslı yoktu da, hayalimde böyle bir sahne mi icat ettim?
Haklıyım da, bu şüphede; zira, ne kadar belge taradıysam,
Gâzi' nin o konuşmasına, rastlayamıyorum; lâfını bile
eden yok! Taa, Sadi Borak' ın derlemesi çıkıncaya kadar!
''Atatürk'ün Resmî Yayınlara Girmemiş Söylev Demeç Yazışma
ve Söyleşileri. Kaynak Yayınları, 1997''. 146. sayfayı
açınız, bir başlık: 'Fransız İhtilâli Üzerine
Söylev', altında tarihi ''(14.7.1922). Daha altında bir not 'albay
Mougin'in verdiği ziyafette söylenmiştir.''
O zaman,
insanın kafasını kurcalayan, soru şu mu? Bu söylev Gâzi'nin,
-hiç değilse Fransız İhtilâl-i Kebiri'ne, ne kadar vâkıf
olduğunu göstermesi bakımından,- 3. ciltlik 'resmî' Söylev ve
Demeçler' kitabına, acaba neden, alınmamıştır?
Yalnız o mu?, En az bunun kadar önemli olduğu halde, ünlü İzmir
Konuşması' ndaki Montesquieu eleştirisi de,
alınmamıştır: Daha doğrusu, o bölümleri atlanmıştır.
İkisi de alınmalıydı, çünkü: ancak bunları
okuduğumuz zaman; Gâzi'nin 'TBMM Meclis'i Hükümeti'ni, neden 'Paris
Komünü' ne benzettiğini, daha iyi anlayabiliriz.
'...İhtilâl'in
üç sebebi vardır!'
''...efendiler,
ihtilâlin başlıca üç sebebi vardır: halk, evvelemirde,
hürriyetlerini kazanmak mecburiyetiyle karşılaşıyordu. Bu,
ihtilâlin 'siyasi' sebebi idi. Halk tabakaları arasındaki
farkları, imtiyazları ortadan kaldırmak lâzımdı, bu da
ihtilâlin içtimâi sebebi idi. İş gücünün mükâfatını bizzat
toplamak lâzımdı, bu da ihtilâlin iktisâdi sebebiydi...''
''...halbuki
bu esaslar bütün dünyaya şâmil umumi esaslardır. Onun için ihtilâl
fikri, Avrupa'ya ve Dünya'ya yayıldı. Mamafih ihtilâl birçok
engellere ve müşküllere katlanmak zorunda kaldı, çünkü
Avrupa'nın hükümdarları, imtiyaz sahipleri, ihtilâlin bu
kurtarıcı tecellisine engel olmak istediler. İttifâk-ı
Mukkades'ler, askeri ve siyasi tedbirler, bu cereyanı durduramadı.
Bir ihtiyaçtan ve ruhtan doğan ihtilâl harekâtına karşı
koyulamazdı...''
Dikkat
isterim: Gâzi, ihtilâl'in nedenlerini sıralarken, öyle bir üçüncü neden
saymıştır ki, bunu ancak 'ulusal demokratik devrimi', sosyalizm'
e çok yakın bir yerinden benimsemiş, bir aydın zikredebilir. Ne
diyor, 'İş gücünün mükâfatını bizzat toplamak
lâzımdı, bu da ihtilâlin iktisâdi sebebiydi'; ancak onun böyle
düşündüğünü bildiğiniz zamandır ki, İzmir İktisat
Kongresi' nde, Anadolu halkına kalkınmak için bir 'Sa'y (Emek)
Misâk-ı Millîsi' önermesini 'yerine oturtabilirsiniz'; ancak o zaman,
Meclis' deki 'Halk Zümresi', hatta '(Ankara) Komünist Fırkası' bir
anlam kazanır; 'Bütün idareyi Halkın eline vereceğiz' sözü,
asıl derinliğine kavuşur.
Ne var ki
Paşa, Miralay Mougin'in ziyafetinde, Fransız İhtilâl-i
Kebiri'nden, 'bilgi satmak' amacıyla söz etmiyor; devrimin
cereyanını hayli renkli cümlelerle anlattıktan sonra sözü
asıl getirmek istediği yere, yâni Anadolu İhtilâl ve
İnkılâbı'na getirecek; iki 'devrim' arasında,
çarpıcı bir mukayese yapacaktır.
''...efendiler,
bizim Mütâreke esnasında toplantı halinde bulunan bir Meclis-i
Meb'usânımız vardı. Bu dağıtıldı. Millet,
yeniden bir Meclis toplanmasını temin etti. Meb'uslarını
intihap ederek payıtahta gönderdi. Bu Meclis de tecâvüze uğradı.
Milletin dâhili ve hârici düşmanları, onun şerefine,
istiklâline, içtimâi ve iktisadî hayatına, hukuk-u tabiiyesine tecâvüzde,
artık ittifak etmişti...''
''...yüz
otuz sene evvel Fransız milletinin pek haklı ayaklanmasını
ve galeyânını mûcip olan zulüm ve şiddet; hak ve adâlet
asrı olduğu iddia edilen, 20. Asırda, Türkiye halkına revâ
görüldü! Türkiye halkı, tanınmayan ve çiğnenen hukukunu müdafaa
için kıyâm etti; bu kıyâm, onun için hak ve vazife oldu. Türkiye
Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti böyle bir kıyâmın
neticesidir...''
''...hürriyet
ve istiklâl aşkı ile galeyân ve feverân eden bir kavmin ne harikalar
yaratabileceğini, Fransız İhtilâl-i Kebiri, bundan yüz otuz sene
evvel, pek güzel isbât etmiştir (...) Efendiler, bizim cidâl ve
ayaklanmamızın sebebi dahi Fransız milletini o kahramanca
harekete sevkeden âmillerden, daha az kuvvetli ve daha az mantıklı
değildir...'' (Vakit, 19 Temmuz 1922).
Böyle bir
hasletleri kaldıysa...
Eski bir
Mecidiyeköy ilkbaharında, Sarı Mustafa ('Börklüce'), önemsizmiş
gibi dudağını bükerek; bana, 'tavariş' Zinovyef' in,
Kemalistler'e arka çıktığı, Bakû Kurultayı söylevinde;
Mustafa Kemal'i aynı zamanda eleştirdiğini, açıklamıştı:
İngiliz 'kuklası' halife'ye karşı
çıkmadığı için eleştirmiş ama, buna rağmen,
Ankara'yı destekliyorlar. 'Sarı' Mustafa, pipo dumanlarının
arkasına saklanarak, müstehzi, eklemişti: ''-...inkılâbın
seyri ve inkişâfı, ne Halife bırakacaktı, ne Padişah;
biz bunu görmekteydik, onlar göremiyordu; bilahare, utandılar!'' Yirmi
yıl kadar sonra, Grigoriy Yevseyeviç Zinovyef'in söylevini buldum ve
okudum; 'Sarı' Mustafa doğru söylemişti.
Benzer bir
eleştiri, Edouard Herriot'da sezilmiyor mu? 'Teşkilât Kanunu' nu
anlatırken, 'kaypak' sıfatını kullanmış;
kullandığı Fransızca kelime 'opportuniste', ben böyle
çevirdim, o da 'İhtilâl'in Padişah' a rağmen,
başlangıçta Padişah'la yürütülüyor olmasına
takılmış; ona da, pek 'radikal görünmüyor' gibi gelmiş!
Eminim İzmir'deki o ünlü ve uzun sohbetinde (2 Şubat 1923), Gazi'nin
aynı sebebten Montesquieu'yü nasıl eleştirmiş olduğunu
bilse, böyle demezdi; gerçekte, bilmese de dememesi lâzım, İsmet
Paşa ona 'Paris Komünü' nden ilham aldıklarını söylüyor, bu
kadarı yetmez mi?
Montesquieu
eleştirilerine de geleceğim: Kemalistler'in, -hele 'solcu
Kemalistler'in,- göğüslerini iftiharla kabartacak; Gâzi'yi zâlim ve câhil
göstermeye bayılan, 'inançsız' Atatürkçü'lerle (!), 2. Cumhuriyetçi
'takımını' utandıracaktır.
Tabii,
öyle bir hasletleri kaldıysa!.. (16/4/1999)
Muhakkak
çoğunuz şaşıracaktır! I. Doğu Halkları
Kurultayı 'nın açış söylevinde, 'tavariş' Zinovyef,
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden ve lideri Mustafa Kemal Paşa'dan söz
ederken, aynen şöyle diyordu:
''...yoldaşlar,
sizin de bildiğiniz gibi, Sovyet hükümeti, Kemal Paşa'dan
desteğini esirgemiyor. Onun yönettiği hareketin, bir komünist
hareketi olmadığını unutmuyoruz, onu biliyoruz. Önümde
Ankara'daki Halk Hükümeti'nin ilk meclis oturumunun stenoyla
yazılmış özetleri var; orada Kemal Paşa, kendisi,
'Sultan'ın ve Halife'nin kişiliğinin 'kutsal' ve
'saldırılamaz' olduğunu söylüyor...''
''...Kemal
Paşa'nın yönettiği hareket, Halife'nin 'kutsal
kişiliğini' düşmanların elinden kurtarmayı
amaçlıyor; bu, komünist'çe bir görüş mü, hayır! Ama biz,
yığınların dini duygularına da saygı duyuyoruz ve
onlara başka bir anlayış verilebileceğini biliyoruz. Tabii,
bu uzun yıllar ister...''
''...ama
şu Kurultay'da, Kemal Paşa Hükümeti'nin Türkiye'de,
padişahın iktidarını yaşatmaya
çalıştığını söylemek zorundayız; dini
inanışları ve yargıları ne olursa olsun, aslında
böyle yapmamalıydı...'' (Bakû, 1920 / 'Birinci Doğu Halkları
Kurultayı', s. 49/50, Koral Yayınları, 1975.)
Ne
buyrulur?
Zinovyef'in
gözden kaçırdığı...
Bunları
söylerken, Komintern Genel Başkanı Zinovyef 'in sergilediği
'mantık' ; Marksist 'diyalektiğin' nasıl
uygulanacağına, çarpıcı bir örnek oluşturmuyor mu?
1/ O
tarihte (1920) III. Enternasyonal 'a göre, Müdafaa-i Hukuk Hareketi , anti/
emperyalist, fakat Padişah/Halife'nin 'kutsal kişiliğini'
korumak ve kurtarmak isteyen bir hareket; görüntü, bu! Zinovyef, bunu kabul
etmiyor, hatta buna karşı, eleştirmiş de! Ama, temel
çelişki, 'Sistem'le yâni Emperyalizm'le 'mazlum milletler' arasındaki
olunca; her şeye rağmen, Mustafa Kemal'in yönetimindeki 'halk
hükümeti'ni desteklemekte tereddüt etmiyor. Bunu sinek pislemedik bir yere
yazınız.
2/
Aslında 'tavariş' Zinovyef, Mustafa Kemal 'i eleştirirken, onun
tavrının da diyalektik bir 'esneklik'
taşıdığını kavrayamamış; oysa, 'dini
duygulara saygı duyuyoruz, bunlar zamanla değişebilir ama, uzun
zaman ister' diyor; Mustafa Kemal 'in davranışındaki
'ihtiyatı' , en iyi bu 'uzun yıllar' deyimi açıklayabilir.
İlhamını Paris Komünü'nden aldığını söyleyen
bir Hareket'in, 'geçmişi geriye getirmek' istemeyeceği, su götürür
mü; ama nasıl Komintern, temel çelişki söz konusu olunca, tâli
(ikincil) çelişkilere göz yumuyorsa, Mustafa Kemal de öyle yapıyor:
Emperyalizm'e karşı giriştiği, halk kurtuluş
savaşını kazanabilmek için; 'Sistem' Anadolu'ya 'Hıristiyan
vasıflarıyla girdiği için, orada Gâvur'a karşı olan
herkesi, Müdafaa-i Hukuk'un şemsiyesi altında toplamak
zorundadır; bu da Halife'ye hemen karşı çıkmakla olmaz;
onun yaptığı da bu!..
Aynı
şey Edouard Herriot 'nun 'tespiti'' için de geçerlidir.
O
takdim/tehir süreci ki...
O da, TBMM
Hükümeti'nin hem Paris Komünü'nden esinlenmiş olmasını, hem
Sovyetler'le işbirliği yapmasını (bunu yapan tek ülkeydik);
hem de 20'li yılların ilk yarısında Padişah/ Halife'yi
korumak ve kurtarmaktan söz etmesini anlayamamış, hatta
'kaypaklık' tan (opportunisme) söz etmiştir. Ne diyordu,
hatırlayalım:
''... Ocak
1920 tarihli teşkilât kanunu, bazı hususlarda biraz kaypak, biraz
ihtiyatlı gözüküyordu; ama sonradan İsmet Paşa'nın bana
açıkladığına göre, Meclis ülkeyi, hem ecnebi işgaline,
hem de sultan'a karşı korumak zorunda olduğu için, Paris
Komünü'nden esinlenmişti...'' (Edouard Herriot, 'L'Orient', s. 78, 1930,
Paris.)
Paris Komünü'nden
'ilham almış' ne demek; elbette -bolşevik, hatta sosyalist
değil ama;- Demokratik Devrim'in, Sosyalizm'e en yakın sol ucunda yer
almış demek; başarılı olduğu takdirde,
'hâkimiyeti' Sultan/ Halife'de bırakabilmesi mümkün mü? Mümkün
olmadığı, İsmet Paşa'nın ifadesinden de
anlaşılıyor. Hakikat şu ki, Müdafaa-i Hukuk Hükümeti'nin,
stratejik (maksimum) hedefleriyle; taktik (minimum) hedefleri, bir takdim/tehir
süreci içinde, sürekli yer değiştirirler.
Yanılmıyorsam,
bunun iki önemli sebebi vardır.
1/ Gâzi
Mustafa Kemal Paşa , Emperyalizm'e 'direnişin' kendiliğinden
(spontané) başladığını elbette görmüştü: yöresel
Kuva-yı Milliye'ler, İşgal Kuvvetleri'ne silahlı ve sivil
direniş, sayısı küçümsenemeyecek yöresel kongreler vs... Dikkat
isterim: bu anti/emperyalist 'direniş' gerçekti ama, 'ulusal' olmaktan
çok, 'yöresel'di; bazıları cumhuriyet ilânını bile
tasarladığı halde; 'yöreselliği' aşamıyor; bir
türlü 'ulusallık' katına yükselemediği için, birleştirici
unsur olarak dini, dolayısıyla Halife/Padişah'ı öne
sürüyordu.
Bu faktör
göz önüne alınırsa, 'Ulusal Demokratik Devrim' in, olanca
radikalliğiyle, mutlaka Kurtuluş sonrasına ertelenmesi
gerekecekti. Öyle de oldu.
2/ Gâzi
Mustafa Kemal Paşa'nın, kalkıştığı ihtilâl
hareketi içindeki 'yalnızlığı' biliniyor: Hareket'in 'itici
gücü' ne ulusal burjuvazi (çünkü mevcut burjuvazi, 'komprador' , yâni
'işbirlikçi' ), ne de örgütlü bir parti; dokusu gevşek bir 'sivil
toplum' kuruluşu, bir 'cemiyet' ; hal böyle olunca, uygulamada, askeri ve
mülki bürokrasi, ister istemez, ön plana çıkıyor; önce ihtilâl, sonra
da inkılâp 'dışardan' değil, 'içerden' yürütülüyor.
Önceki
'itici güç', sonra 'fren'
Bunun da,
başka bir diyalektik esneklik gerektireceği, kesin! İhtilâl ve
İnkılâp, Amasya Tamimi 'nden itibaren belli ve belirgin olan
amacına, önünde sonunda varacaktır ama, bu hayli çetrefil ve
müşkilatı bol bir gelişme süreci içinde olabilecektir.
Nitekim,
işin başında İhtilâl ve İnkılâb'ın
yürüyüşünü kolaylaştırıp hızlandıran, bu
'içerden' itici güç, sonraki yıllarda, İnkılab'ın
'yarıda kalmasına', -daha da kötüsü- 'merkeziyetçi bir bürokrasi
diktasına' yozlaşmasına neden olabilecektir. Benzer bir süreç,
Sovyetler'de de yaşanmış; orada da, netice aynı
olmuştur; fakat bunu sonra konuşacağız.
Gâzi
Mustafa Kemal, Anadolu halkını, anti/emperyalist halk kurtuluş
savaşıyla birlikte, radikal (jacobin) bir Cumhuriyet'e götürürken;
olaya fevkalâde geniş bir tarih ve toplum perspektifi içinden
bakıyor; aynı 20'li yıllarda, Zinovyef 'e ve Herriot 'ya cevap
verircesine, Montesquieu'yü eleştiriyordu. Bu bir yerde, onun, ideolojik
yapısının ne kadar sağlam ve kapsamlı olduğunun;
bir yerde ise, yalnız asker olarak değil, inkılâpçı olarak
da, ne yaman ve çetin bir 'kurmay' olduğunun kanıtıdır.
Şimdi
gelelim, Montesquieu meselesine! (19/4/1999)
'Dolaysız
Demokrasi!'
Sadi
Borak, İzmir'de, Gâzi'nin halkla yaptığı söyleşinin
'tamamını' yayımlarken, bir açıklamaya gerek görmüş;
önce ona bir göz atar mıyız?
''...Atatürk'ün
2 Şubat 1923 gününde, İzmir'de halkla yapmış olduğu,
altı saat süren konuşmaya, Türk İnkılâp tarihi
Enstitüsü'nce yayımlanan 'Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II' derlemesinin
1952 basımının 83. sayfasında 7.5 sayfa olarak yer
verilmiştir: konuşmanın yapıldığı gün de 31
Ocak 1923 olarak gösterilmiştir; oysa söyleşinin
yapıldığı tarih 2 Şubat 1923'tür; konuşma metni,
7.5 sahife değil, esas kaynağında 83 sahifedir.
Konuşmanın tam metni, Siirt milletvekili Mahmut (Soydan) bey
tarafından çıkarılmış olan Milliyet gazetesinde süreli
olarak yayımlanmıştır...'' (Atatürk'ün Resmi Yayınlara
Girmemiş Söylev Demeç Yazışma ve Söyleşileri, s. 125.
Kaynak Yayınları, 1997)
Söyleşi,
kurtuluşu müteakip, Gâzi 'nin 'TBMM Reisi veya Başkumandan olarak
değil, sadece bir meb'us olarak' düşüncelerini açıklaması
bakımından, son derece önemli görünüyor; daha çok
'halkçılık ve inkılâpçılık' konusundaki 'radikal
jakoben' tavrını ortaya koyuyor! Okudukça, insan kendi kendisine,
sormadan edemez: İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1952 'de söyleşiyi
'Söylev ve Demeçler II 'ye alırken, yoksa kuşa çevirip bu yüzden mi
7.5 sahifeye indirmişti?
Çünkü
konuşurken Gâzi , 'halkın doğrudan doğruya idareyi ele
aldığı' TBMM Hükümeti'ni, açıkça övüyor; o TBMM Hükümeti
ki, hatırlayacaksınız, İsmet Paşa, Edouard Herriot'ya
ondan söz ederken, 'Paris Komünü 'nden ilham
alındığını söylemişti; Gâzi'nin sözlerinde bu
ilham çok açık; aslında Montesquieu'yü eleştirmesi de, bununla
alakâdar.
Sıra
galiba ona geldi.
Kolayca
anlaşılmıyor mu?
Mustafa
Kemal demiş ki, 'TBMM Hükümeti mevcut hükümet şekillerinden
hiçbirisine benzemez; çünkü onların dayandığı esas,
kuvvetlerin ayrılması, kuvvetlerin denkleştirilmesi
nazariyesidir; halbuki bizim hükümetimiz, kuvvetlerin birleştirilmesi
esası üzerine kurulmuş bir hükümettir. Bu şekil ve mahiyette
hükümet, denilebilir ki, bugün mevcut değildir, ancak mevcut olmayan bir
şeyi hiç vücuda gelmemiş bir şeyi de yapmış
değiliz. İnsanlık tarihi tetkik edilecek olursa, görülür ki
aynı mahiyette kurulmuş ve faaliyet icra etmiş hükümet var
idi...'' (Aynı eser, s. 181/182)
Kolayca
anlaşılmıyor mu? Gâzi Mustafa Kemal Paşa,
konuşmasında, -adını anmıyor ama-, Paris Komünü'nü
hatırlatıyor; zaten, ardı sıra, bu tarz bir hükümetle
'kuvvetlerin denkleştirilmesi esasına göre kurulmuş
hükümetlerin' mukayesesine girmiş ki, bu da neyi anlatmak istediğine
bir kanıt:
''... bu
nazariye esasen Montesquieu tarafından kurulmuş bir nazariyedir.
Montesquieu bu nazariyesini yaparken, dünyada mevcut modellerden birini
aramıştır ve onu İngiltere'de bulmuştur.
İngiltere'de ve her yerde krallar vardır: krallar cümlece
bilindiği üzere, Allah tarafından dahi kuvvetlendirilmiş
sanılırdı...'' (Aynı eser, s. 182)
Gâzi,
kralların elinden 'icra kuvvetinin' alınabilmesi, adeta imkânsız
telâkki edildiği için, Montesquieu'nün 'çözümü' bu 'gerçeği' esas
alarak aradığının üstüne basıyor:
''...
Montesquieu değişmeyen, sâbit bir kararı kabul etmişti; bu
noktadan hareket ederek, şimdi bu kralın kendi istibdadı ve
hükmü altında idare ettiği milleti hakiki saadete götürebilmek için
ne yapmak imkânı vardı? Montesquieu bunu düşünürken dahi
biliyordu ki, bu ancak ve ancak milletin hâkimiyetini millete vermekte mümkün
olurdu; fakat buna imkân tasavvur edemediği için bu millet
egemenliğini -ki kralın elindedir- bunun hiç olmazsa bir
parçasını millete verelim, parçalara bölelim; kral istediği gibi
keyfine göre hareket edemesin, az çok milletin arz, emek ve egemenliği de
kralın hareketleri üzerinde etkili olsun ve bu suretle zarar yarı
yarıya insin; işte 'kuvvetlerin denkleştirilmesi' nazariyesinin
esasını koyan Montesquieu'nün zihniyeti bu idi...'' (Aynı eser,
s. 182).
Yeterince
açık değil mi?
Montesquieu,
Rousseau, bir tesadüf mü?
... fakat,
Gâzi'nin 'temel tesbiti' şudur: ''... insanlık daima ve daima
birtakım zor kullananların karşısında
kalmıştır: İnsanlık bütün
varlığını, daima bu zor kullananların elinden kurtarmak
için sarfetmiştir. Bu zor kullananlar, bir milletin egemenliğini
elinden zorla almış olanlardır, insanlık bazen bu
zorbalıkları yıkmış, parçalamış,
asmış ve kesmiştir; fakat matteessüf, kurtulunmuş farzedildiği
noktada tekrar aldatılmıştır; ve böylece, zavallı
insanlık, daima birtakım zorbaların esiri olmaktan
kurtulamamıştır...''
Öyledir
de, acaba insanlar elini kolunu bağlamış, gelecekten ümidini
kesmiş oturuyor mu? Elbette, hayır! 'çalışmalar durmaz,
durmayacaktır; Montesquieu'nün önerisi bunlardan birisidir, ortaya
konulduğu gün insanlığın en sevinçli günüdür'; hepsi, o
kadar da değil; Gâzi ayrıca bir başka 'aydınlanma'
cının da adını anmış, bir de 'uygulama' dan söz
etmiş:
''...
Jean-Jacques Rousseau'nun yazdığı kitaplar da bilhassa bu
nazariye üzerine kurulmuştur; fakat bu nazariyenin vaadettiği saadet,
insanlığın arzu ettiği saadet değildir; mücadele devam
ediyor...''
''... bu
kadar parlak olan bu nazariyenin, Amerika'nın hayat ve esas
ihtiyaçlarına yeter karşılıkta
olmadığını anlamak isterseniz, daha dün cumhurreisi olan
Wilson'ın en son kitaplarını okuyunuz; bu zat diyor ki: -Bu
yeterli değildir; denkleştirilmiş kuvvetler olamaz ve yoktur;
kuvvetlerin ayrımı esasen yanlıştır...'' (Aynı
eser, s. 183)
Bu
eleştirilerden çıkan ne? Gâzi Mustafa Kemal Paşa, açıkça,
'dolaysız demokrasi' yi savunuyor; onu Padişah/Halife'yi 'korumak ve
kurtarmak' niyetiyle suçlamış olanlara karşı, onların
ulaştıkları 'dolaylı demokrasi' yi yetersiz bulduğunu;
hâkimiyetin halka intikâlinin, mutlaka 'kayıtsız şartsız'
olması gerektiğini vurguluyor. Onun demeçlerinde sık sık
'halk hükümeti' deyimini niye kullandığı; niye sırası
geldikçe 'bütün idareyi halkın eline vereceğiz' dediği ancak bu
sözleri, İnkılâb'ın koşulları içerisinde diyalektik
olarak ele alınıp, değerlendirilince daha iyi
anlaşılır.
Yine de
kafamızda, rahatsız edici bir soru işareti,
kıvrılmıyor mu? Bu diri ve canlı, 'dolaysız demokrasi'
fikrinden yola çıkılsa bile; nasıl olmuş da, -ve neden,-
'totaliter' sayılamasa bile, 'otoriter' olduğu kesin, 'tek partili'
cumhuriyete geçilmiştir?
Bunu kim
açıklayacak? (21/4/1999)
Nasıl
da önemsiz, adeta kayda değmez bir şeymiş gibi, hiç ehemmiyet
atfetmeksizin söylemişti; oysa inkılâplar tarihinin, temel
gerçeklerinden birisini dile getiriyordu:
Soğuk
su tozlarının uçuştuğu, ağır ve loş bir
sonbahar akşamı; Seine kıyısında yürüyoruz; 'tombul'
Magda , kalın hantallığı ve dudaklarından eksilmeyen
sigarasıyla Concorde'dan beri ahkâm kesmektedir; boş bulundum,
Anadolu'daki anti/emperyalist İhtilâl'i 'boğmak için', 'Sistem' in,
hem bir ajan/devlet olan Yunanistan' ı, hem de Kürtler gibi etnik,
Nasturiler gibi 'dinî' azınlıkları
'kullandığını' söyledim; artık, susturabilirsen,
sustur.
''...'Sistem'
itirazdan hazzetmez; bunu, her yerde yapmıştır; Fransız
İhtilâli'ni 'boğmak için', uluslararası bir 'Kutsal
İttifak' oluşturulduğu; Fransa'ya askeri 'müdahale'
yapıldığı, yalan mı? Hadi o uzak, onu unuttuk diyelim;
sizin İhtilâl'le 'akran' Sovyet İhtilâli'nde, aynı şey
olmadı mı? Kolçak'ın, Vrangel'in, Denikin'in 'Beyaz'
Ordularını, kimler örgütleyip desteklemişti? Ankara
İhtilâli'ne müdahalesinin, Yunanlılar, Kürtler ve Nasturiler'den
ibaret kalması; belki de bolşevikler'e karşı, 'yeni'
Türkiye'yi, bir sed olarak kullanabilme hesaplarında, saklıdır;
aksi halde İngiltere 'Sistem'i olanca gücünde üstünüze sürüklerdi...''
Haksız
diyebilir misiniz? Ben diyememiştim. Sonraları İnkılâb'
ın 'katılaşması' nı, 'sertleşmesi' ni -hele
yarım kalmış olmasını- ne zaman düşünsem;
'dış baskı faktörü', 'tombul' Magda'nın mülehham ve
yuvarlak görüntüsüyle birlikte hafızama yansımıştır.
Olaylar
hesaba katılırsa...
Öyle ya,
neresinden bakılsa, İnkılâb'ın 'otoriterliği' Takrir-i
Sükûn Kanunu'ndan sonra, gündeme alınmıştır; işine
öylesi gelenler, bu kanunu; Gâzi ve arkadaşlarının, 'tek
başına hükmetmek' eğiliminin göstergesi diye almayı
seviyor; merak ederim, acaba neden hiçbiri, o kanuna tekaddüm eden,
yasalaşmasına neden 'olayları' hesaba katmıyorlar?
Oluşma ve gelişme rayları üzerinde, mantıkî
sonuçlarına göre ilerleyen bir inkılâp, ikisi de 'dış
mahrekli' iki isyan (Nasturi ve Şeyh Sait ); ikisi de 'dış
mahrekli', iki suikast (İzmir ve 'Çerkes' Ethem) ; dışardan, bir
ültimatom (İngiliz) ; hiç kuşkusuz, bu 'strateji' kapsamında
harekete geçirilmiş, bir 'siyasi muhalefet' ( Terakkiperver' ler); bir
askeri müdahale hazırlığı (Gâzi' nin Nutku' nda bkz: 'Büyük
Komplo') ile karşı karşıya kalırsa; kendini koruma
içgüdüsü, onu 'sertleştirmez' de ne yapar?
'Paris
Komünü' nden ilham alan Kemalistler, elbette o İhtilâl'in tarihinde, aynı
tehditler belirince, 'Terör' diye adlandırılan bir 'giyotin devri'
yaşandığını bilmekteydiler; Kemalizm' in
'İstiklâl Mahkemeleri', Jakobenler'in 'Halk Mahkemeleri' yanında,
'devede kulak' mesâbesindedir: Cumhuriyet'teki ilk söyleşilerimden
birinde, yazmıştım sanırım: kırk şu kadar
bin giyotine karşı, üç bini bile bulmayan sehpa! Hiç kimse,
halkçı ve inkılâpçı Kemalist hürriyetçiliğin, hele o ilk
yıllardaki 'sertleşmesinde', İnkılâb' a yönelik '
dış tehdit' faktörünün ve gizli fırıldakların, etkili
olmadığını söyleyemez.
Peki,
hepsi bu mu? Bu kadar mı?
İki
'amansız' tehdit!...
Esat Âdil
bey, 'tombul' Magda' nın aksine, 'tespitini' alçak sesle, fakat 'dramatik'
gözlerle yapmıştır; sanırım 1950 sonları, çünkü
Vakit Yurdu' nda (eski Bâbıâli) Türkiye Sosyalist Partisi'nin
'nâşir-i efkârı', Gerçek gazetesini çıkarıyoruz; Sirkeci'de
bahçeli bir lokantada, gecikmiş bir öğle yemeği; ben Hasan
(Tanrıkut) ve O! Gündemde 'Ulusal Demokratik Devrim' in, 'otoriterliğe'
yozlaşması! Esat Âdil bey, sır söyler gibi, yumuşak bir
sesle diyor ki:
''...
halk, kurtuluşa hazır ve istekliydi; halbuki, cumhuriyet'e
değil! Gâzi, karizmasıyla, yine de aklın
almayacağını başarmıştır; ama, 'ümmet
üst/yapısı'nın önkabulleri ve fikr-i sabitleri,
etrafını kuşatınca, ne yapsın, müdafaaya çekilmek
zorunda kaldı...''
Kulağına
yakın tuttuğu sigarasının, adeta ateşini dinleyerek, o
korkunç mukayesesini yapıp, bir anda Hasan'ı da, beni de serseme
çeviriyor:
''...
şu bizim hâlimize baksanıza! Sosyalist bir parti kurmuşuz,
tarihin ve toplumun diyalektiği, işçilerin hemen bu partiye
koşmasını gerektirmez mi? Hani, nerdeler? En az üyemiz,
işçi üye; çoğu öğrenci ve aydın, niye? Partinin tarih ve
toplum açısından 'hitap ettiği' sınıf, henüz ne
kendisinin bilincinde, ne de çıkarlarının!..''
''...
işte Mustafa Kemal de, o yıllarda, aşağı yukarı
benzer bir durumdadır: Ulusal demokratik devrim'i, 'yukardan' adeta
paraşütle indiriyor; oysa o devrimin sınıfsal
çıkarlarını koruyacağı ulusal burjuvazi ortada yok;
olanıysa, zaten 'ecnebi'nin ya uşağı, ya maşası,
ya köpeği, onu çoktan boğmaya hazır!..''
Geceleri,
yağmur yağdı mı, kevgir gibi suyu aşağıya
geçiren pansiyonumda, sorunu kendi kendime tartışmayı
sürdürmüş; sonradan (Moskova) komünisti dostlarımı çileden
çıkaran, bir sonuca varmıştım: İhtilâl ve
İnkılâp, yükselen toplumsal sınıfın 'itici gücüyle'
oluşmuyorsa; iki büyük ve amansız tehditle karşı
karşıya kalır:
a/ eski
çıkar düzenini korumak isteyen, kapitalist/emperyalist 'Sistem'in
dış müdahalesi;
b/
İnkılâba sahip çıkıp onu destekleyecek sosyal
sınıfın yokluğu ya da bilinçsizliği yüzünden, iç
direnişin büyümesi!
Bu iki
faktör, hele yoksulluk ve çaresizlikle birleşirse; İnkılâp,
gelecek projeksiyonunu uygulayacak yerde, nefsini müdafaa
kısırdöngüsüne düşüp, 'katılaşır'; hele
kılavuzu bürokrasi ve aydınlar olursa, kısa sürede
'merkeziyetçi' bir 'bürokrasi diktasına' dönüşmesi
kaçınılmazdır!
İki
'çarpıcı' örnek...
Yüzyılımız,
bu sürecin iki 'çarpıcı' örneğini yaşadı: 'Ulusal
Demokratik Devrim' olarak, Türkiye ; 'Sosyalist Devrim' olarak, Rusya ;
Türkiye'de burjuvazi, Rusya'da proletarya, devrimlerine sahip çıkacak
sayıda ve güçte (bilinçte) değillerdi; her ikisinde de, inkılâp
yarıda kaldı, önce 'totaliter' bir diktatörlüğe
yozlaştı; İlkinde Marksizm, yeni despotluk modeli olarak
Bolşevizm; ikincisinde Kemalizm, yeni bir despotluk modeli olarak
'Atatürkçülük' adını aldı. Aslında, Gâzi'yle de, onun
inkılâpçılığıyla da, alâkası yoktu; bunu
biliyorsunuz.
O gece
içimde ıslak ve karanlık bir çöküntü yaratan, vardığım
bu sonucu, sonraki yıllarda François Mitterrand başta olmak üzere
-Sosyalist Sol'dan birçok aklı başında aydının da
tespit ettiğini, hatta savunduğunu görmek, zayıf da olsa- bir
teselliydi; halkların katılımı olmadı mı,
inkılâplar, ister demokratik olsun, ister sosyalist; önünde sonunda, tarihten
aldıkları 'meşrûiyete' dayanarak, şiddete yönelirler; onun
arkasından da, ya Fransa'da olduğu gibi, eskiye dönüş (Restorasyon);
ya Türkiye ve Rusya'da olduğu gibi, uluslararası Emperyalist 'Sistem'
in 'gizli kumandası' altında, 'küreselleşmiş' sözde
demokrasiler gelir.
Meğer
ki Fransa'daki gibi '1789 ruhu', 1791 ya da 1848 'devrimlerini'
yaratmasın! (23/4/1999)
Gâzi,
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden, Halk Fırkası'na intikal ettiği
sırada; Galiyef'çi 'Mazlum Milletler' teorisine uygun olarak, 'içerde' bir
'sınıf mücadelesi' ni değil; 'dışarda' ki 'büyük
çelişki' yi hesaba katmaktadır; çünkü ona göre, 'mazlum' bir millete,
çıkarları yekdiğerine karşıt sosyal sınıflar
henüz oluşmamıştır, herkes 'fakir' dir; o yüzden, 'mazlum
millet' in bütününü 'halk' kavramı içinde toplamaya
çalışıyor; nasıl 'siyasi' bir Misâk-ı Millî
gerçekleştirdi; 'kurtuluşu' bununla başardı ise; öyle bir
'Sa'y (Emek) Misâk-ı Millî' si gerçekleştirip, 'kuruluşu' onunla
başaracak!
Bu
çabanın, 'dışa bağımlı'
(İstanbul/İzmir) 'Liman Burjuvazisi' ni, nasıl
telâşlandırdığını bilir misiniz? O çevrelere
yakın, -yakın da lâf mı, onların 'has adamı'- Ahmet
Emin bey; bu telâşı açıkça, şöyle dile getirmiştir:
''...Mustafa
Kemal Paşa Hazretleri, istikbâli hazırlayabilecek en büyük kuvvettir.
Bu kuvvet millî mesainin başına geçecek yerde, bir 'halk
fırkası' kurarak sınıf mücadeleleri ihdas etmek
istidadını gösteriyor. Bu çığır, mahdut millî kuvvetlerimizi,
millî bir hedefte birleştirecek yerde, bu kuvvetlerin birbirini muattal
bırakmasına sebep olmayacak mı?'' (Vakit, 18 Ocak 1923).
Gâzi,
'mazlum millet' i bir 'halk fırkası' nda birleştirerek, elbette
'emperyalizm' le mücadeleye hazırlıyordu; Ahmet Emin bey'in,
satırları arasından sızan endişeyse, Osmanlı'dan müdevver
'Liman Burjuvazisi' nin, bu mücadelenin kendi aleyhine olacağı
endişesidir. Haklı bir endişe: çoğunluğu 'gayr-ı
müslim' bu 'burjuvazi', Devlet-i Aliyye'yi 'batıran' 'ecnebi' sermaye'nin,
yurt içindeki 'kollarıdır', ki aynı Ahmet Emin bey, 'Mütareke'
yıllarında onları, ülkeyi bir 'Amerikan mandası'
altına vererek 'himâye altına almayı' önermişti:
''...yararlı
ve pratik bir siyaset yolu aramayarak, sadece beklemeyi ve bu sırada
'bağımsızlık isteriz' diye bağırmayı meslek
edinenlerle; memleketin sayısız dertlerine pratik çare arayanlar
arasındaki fark, bir tarafın teoriler üzerine uzanıp
yatmasından ve diğer tarafın büyük maddî ve manevî mes'uliyetten
korkmayarak ve kaçmayarak pratik bir yol bulmasından ibarettir.
Birçokları bizimle insanlık amacıyla ilgilenecek, sonra kendi
kendine çekilecek bir devlet bulunamaz diyorlar. Biz iddia ediyoruz ki, böyle
bir devlet vardır ve Amerika'dır...'' (Vakit, Eylül 1919)
Nasıl,
'çarpıcı' değil mi?
Batı'lı
ama, 'taklit' değil!. .
Gâzi,
elbette Ahmet Emin bey' in 'pratik çaresi' ni, daha 1919'da 'şayân-ı
kabul' addetmemiş; 1923'de ise, 'millî mesai' addettiği 'Komprador
Liman Burjuvazi' sinin başına geçmeyi düşünmemişti: ama bu
davranışı, 'erken' cumhuriyet dönemi 'devletçiliğinin', bir
halk devletçiliği manasına geldiğini göstermez; her Ulusal
Demokratik Devrim gibi, bizimkisi de sonuç olarak, liberal demokratik bir düzen
peşindeydi; başka bir deyişle, 'olmayan' sosyal
sınıfını (ulusal burjuvazisini) yaratmak istiyordu.
''...örnek
alınan model, endüstri devrimi sonrası ortaya çıkan, Batı
tipi toplum yapısıydı. Fakat Mustafa Kemal, her türlü salt
öykünmeciliğe (taklitçiliğe) karşıydı. Bu nedenle
Batı'daki kurumları Türkiye'ye aktarmak yerine, Batı
uygarlığının temelinde yatan ilkeleri uygulamak istiyordu.
Bunlar ulusçuluk, ulusal ekonomi ve yaşam görüşü olarak, bilime
dayalı (pozitivist) bir yaklaşımdı...''
''...gerçekten
de, 'bilimsel yöntemler'e karşı büyük bir
bağlılığı vardı (Timur, 1968: 152) Atatürk'e göre
bilim evrensel olduğuna göre ve Batı uygarlığı da bilime
dayalı bulunduğu için, bilimsel yöntemlere özel bir dikkat göstererek
Batı uygarlığının temel ilkelerinin
alınması, devrimlerin evrenselliğini sağlayacaktı
(Mango, 1968: 61) bu anlamda devrimler, salt öykünmeciliğin ötesinde bir
amaç taşıyordu...'' (Emre Kongar, '21. yy'da Türkiye', s. 110. Remzi
Kitabevi, 1998)
İyi
de, şimdi lütfen, 'I. Beş Yıllık Sanayi Planı'
nın 'Sunuş' undan, şu satırları okur musunuz?
''...bu
programa, hususi teşebbüs erbabı tarafından tesisine imkân
görülmeyen sanayi şubeleri ithal edilerek, devlet veya millî müesseselerin
teşebbüsleri olarak kurulmaları düşünülmüştür. Ancak bu ana
sanayi, hususi teşebbüs ve sanayi erbabına daha çok geniş ve
faideli 'industrie' imkânları bahşedecektir...''
''...devlet
teşebbüsü ile kurulacak olan ana demir sanayii, hususi
müteşebbislerin yeniden tesis edecekleri makine, tel, çivi, döküm, boru,
cıvata, vida vesaire fabrikalarına ve sanayie ucuz ve kolay tedarik
edilir yarı mamul emtia verecektir...'' (Korkut Boratav '100 Soruda
Devletçilik', s/160, Gerçek Yayınevi, 1976)
Aynen öyle
olmadı mı? Öyle oldu ama, 'içerde' daha uzun süre, bu 'ulusal sera
Burjuvazisi' iktidara ağırlığını koyamadı;
'ağırlığını' gittikçe artıran 'Bürokrasi'
ise, -özellikle, 'Fırka'ya egemen olan İnönü/Peker 'takımı'
- 'dışarda' ki bazı rüzgârların burgacına
takılmış görünüyordu...
'Eşraf'ın
'demirperdesi' kırılamayınca
Önce bunun
sebebine bir göz atalım mı?
''...asıl
mesele, milliyetçi/devrimcilerin -yâni 'Kemalistler'in- zorlamalarına
rağmen, Eşraf demirperdesini yıkarak, Hareket'i kütle mihverine
oturtamayışları noktasında toplanmaktadır. Bu
yapılamayınca, Eşraf ve Bürokrasi düzeyinde kalan, halk
kütlelerine ulaşamayan bu hareketin üstelik dünya şartları da
elverişsiz giderken, toplumun çeşitli katlarında
hoşnutsuzluk yaratması doğaldır...'' (Doğan
Avcıoğlu, 'Türkiye'nin Düzeni' , 1. Basım. s. 243. Bilgi
Yayınevi. 1968)
Hal böyle
olunca, ''...Kemalist devlet, otoriter olmuştur. Bu kaçınılmaz
bir durumdu, tutucu Eşraf desteği ile bir kurtuluş
savaşı'nı gerçekleştirdikten sonra, toplum katlarında
başka bir desteği olmayan bir 'milliyetçi' kadronun 'Toplumsal
Devrim' isteği, otoriter bir devleti zorunlu kılardı. Karabekir
Paşa ve Fethi Okyar'ın siyasî liberalizmi, 'devrimciliğe' paydos
deyip, eski düzene dönmekten başka sonuç vermezdi. Ne var ki bu
şartlar altında yürütülen 'devrimler', üst yapı devrimleri
olarak kalmış; ortaçağdan kalma 'Eşraf' demirperdesi
kırılarak, köylü kitlesine ulaşılamamıştır.
Bunun da başlıca nedeni, bugün gittikçe
ağırlıklarını hissettirmeye başlayan işçi ve
köylü kütlelerinin, o günlerde -tarihsel şartlar yüzünden- hareketsiz ve
tepkisiz oluşudur. Tutucu 'Eşraf' desteği ile 'devrimcilik',
olumsuz sonuçlar yaratmıştır...'' (Aynı eser, s. 242).
Bu
'olumsuz sonuçlardan' biri de, 'otoriterliğe' yatkın çevrelerin,
'dışardaki' girdapa kapılmasıydı ki, bu
fırtınanın bir çeşit 'totaliterlik
fırtınası' olduğunu, yaşayanlar bilir;
yaşamayanların da, mutlaka öğrenmesi gerekiyor; zira, Paris
Komünü'nden ilham alarak başlamış Anadolu İhtilâli'nin,
önce 'otoriter', gittikçe 'totaliter' bir aşamaya geçmesini, başka
türlü anlamak ve açıklamak kolay olmayacaktır. (26/4/1999)
Ancak
babam yattıktan sonra, salondaki 'akü' lü radyoya yanaşabiliyordum;
çünkü, olur olmaz şeyleri dinleyerek, çok kıymetli 'elektriği'
harcayışıma kızıyor; oysa ben, o 1943
yılında, Gavurdağları'nın dolambacı içinde
kaybolmuş, metruk ve tenha Bahçe kasabasında, ancak radyo sayesinde
Avrupa'da sürüp giden savaşı izleyebiliyorum; bu da, Türkçe
yayın yapan 'ecnebi' istasyonları, dinleyerek oluyor: BBC, Moskova,
Berlin, Kudüs vd. Gece yarısı, süt mavisi mehtap, camlardan salona
akıyor; evde, herkes uyumuş; kasabadan, ara sıra, görmüş
geçirmiş köpeklerin, meyyûs havlaması; ya da, tünelden
ansızın çıkan bir marşandiz katarının, istasyona
doğru, düdük çalarak akıp gitmesi!
Tüylerimi
her seferinde diken diken eden, o olayı anlatmasam, öteki
anlatacaklarım önemini yitirebilir; en azından, 'beşeri'
etkisini! Saat sabahın 1'ne doğru, radyonun uzay yeşili
kadranında, ibreyi hangi Avrupa başkenti üzerine getirsem, garip bir
şekilde aynı marşı dinlerdim: ''Deutschland Über Alles!'';
yâni Nazi Almanya'sının, birkaç yıllık savaş
içerisinde, bütün Avrupa'ya yaydığı, marş; aynı
zamanda, Prag, Bükreş, Budapeşte, Zagreb, Sofya ve Varşova'dan
işitilmesi, aynı vahim tarihi gerçeği vurguluyor: 'totaliterlik'
dünyayı sarmıştır!
Gözü
kanlı 'totaliter' Avrupa 'beyleri'...
Siz
bakmayın, şu ara kimsenin, yere göğe
koyamadığına!
İki
savaş arasında 'demokrasi', Avrupa'da -elbette, Türkiye'de de-
basbayağı 'küçümsenen', dahası 'hor görülen' bir rejim, bir
yaşama düzeniydi. Hele 'yıldırım harbi' sayesinde,
Wehrmacht ve Luftwaffe, Polonya'yı, Fransa'yı, Yugoslavya'yı
birkaç hafta içersinde, dize getirince, Almanya, gözlerde büsbütün büyümüş!
Panzerdivision'lar, Meriç'in öteki kıyısında göründükleri gün,
nasıl bir gerilim yaşandığını, bugün kim
hatırlıyor?
'Seferberlik'
yıllarından kalma bir nostaljiyle mi, nedir; tozlu ve tenha Anadolu
şehirlerinin, duman duman çarşı kahvelerinde, kırçıl
bıyıklı, gözleri yorgun, kalın cigaralar içen bazı çok
bilmiş ihtiyarların, endişeli bir tavırla
başlarını sallayarak: ''-... İngilizler 'kalleş',
Fransızlar 'sefih', halbuki Alamanlar 'mütefennin' (fen'de ilerlemiş)
bir millet! Ne varsa onlarda var, bize onlardan hayır gelir'' diye ahkâm
kestiklerini duyardık. Buna inanıyorlardı da! Hâlâ inanan
çoktur.
I. Dünya
Savaşı'nın kıt'ada yarattığı hercümerç
öylesine kapsamlı ve etkileyici olmuştu ki, sağda ve solda,
'totaliter' dikta rejimlerini 'doğurmuş', giderek demokrasiyle
yönetilen, 'yozlaşmış' ve 'sefih' sadece birkaç ülke
kalmıştı: Fransa, İngiltere, İsveç, İsviçre!
Sağ'daki
'totaliterliğin' başlangıcı, elbette İtalya'dır:
Mussolini ve onun ünlü Fasci di Azione Rivoluzionaria (1915) ve Fasci Italiani
di Combattimento (Kara Gömlekliler/1919)! 30'lu yılların
akış sürecinde Adolph Hitler'in Nasyonal/Sosyalist İşçi
Partisi, işin içine 'çıplak' ve 'acımasız' bir
'ırkçılığı' da katarak, sahneye çıkıyor;
İtalya ve Almanya, o kadar etkileyici bir görüntü sergiliyor ki, 40'lı
yıllara geldiğinde, Norveç'de Quisling, Macaristan'da Horthy,
Romanya'da Antonesco, Fransa'da Petain, Portekiz'de Salazar, İspanya'da
Franco, Türkiye' de... (neyse onu geçelim) ve diğerleri; 'Kara Gömlekli'
Avrupa'nın, 'gözü kanlı beyleri' oluyorlar. İsveç, zaman zaman,
onlara doğru yalpalıyor; İngiltere'nin kaderi ise,
basbayağı 'karanlık'!
Sol'daki
'totaliterlik', elbette Ovsif Visaryanoviç Stalin'in eseridir: 'Sovyet'
(Şûrâ) kavramı bile, ilk yıllarda 'Komün'
çağrışımları yapan, bir sosyalizm habercisi gibiydi;
apparatçik'in, -yâni düz parti bürokratının yönetime egemen
olması; hele o sıra, 'tek ülkede sosyalizm' uygulamasına
geçilmesi, sonraki 'totaliterliğin' anası oldu. Her ne kadar Sovyet
Devrimi, başından itibaren, 'bolşevikliği',
-dolayısıyla Rusluğu- ağır basan, 'müstebit' bir
'diktatörlük' havası veriyorduysa da; gerçek 'parti istibdadı', önce
Galiyef' in, sonra Trotsky' nin, sonra Moskova Davaları sonucu, öteki
(Zinovyef, Kamenef, Karl Radek, Bukharin vs.) 'oppozitsiya' ların
tasfiyesiyle pekişmişti. II. Dünya Savaşı ertesinde, bu
'totaliterlik' salgın hale gelecek; eski 'faşist totaliterliğin'
boşalttığı, çoğu Doğu Avrupa ülkesine
bulaşacaktır.
Ayıptır
söylemesi, ama...
'
Totaliter' olmak, siyasi düzende, tek bir siyasi partinin, ülkenin kaderine
egemen olması; tek bir ideolojinin geçerliliği, her ikisini de tek
bir şefin yönetmesiydi ki, sloganı malûm ve meşhûr, o
slogandır 'Tek Millet, Tek Parti, Tek Şef'!.
30'lar
Türkiye'sinde, -hele Mustafa Kemal Paşa'nın
rahatsızlığı ilerledikçe- her iki tarafa gidip gelen CHP
yöneticilerinin, bu yeni ve câzip cereyana yöneldiklerini görmek,
şaşırtıcı olmayacaktı. Acaba hatırlatsam
mı? Başka bir münasebetle, tarihçi Şerafettin Turan'dan
naklederek, bu 'yönelişin' ne şekilde tezahür ettiğini
belirtmiştim:
''...
Parti genel sekreteri (Recep Peker) çağrılı olarak gittiği
İtalya ve Almanya'dan dönüşünde, CHP için yeni bir tüzük ve program
taslağı hazırlamıştı. Faşizmden ve nasyonal
sosyalizm'den esinlenerek düzenlenen bu taslağı, Başbakan
İnönü'ye imzalatıp Cumhurbaşkanı'na sunmuştu. Bunda
sayılan sınırlı üyelerden oluşan bir üst kurul
öngörülüyor, bütün yetkiler onda toplanıyor ve TBMM bir şekilden
ibaret kalıyordu. Atatürk, bir tür parti diktatöryasını getiren
taslağı okuyunca, 'Bu zorbalar kimlerdir? Onları kim seçecek?'
diye tepki göstermişti. Arkasından İnönü ile Peker'i
çağırtmış, İnönü'nün taslağı okumadan
imzaladığı anlaşılmış ve öneriden
vazgeçilmişti...'' (Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, 2. Bölüm, s. 21, Bilgi
Yayınevi, 1996)
Siz
bakmayın, 'tarihçi' nin 'öneriden vazgeçilmişti' demesine; Türkiye'
de 'totaliter faşizm' in yaşanıp
yaşanmadığını anlayabilmek için, en iyi çare,
kavramın ansiklopedideki 'tarifi' ni okumaktır:
''...
'Faşizm' terimi, sosyalizmin ve demokratik eşitlikçiliğin,
aynı anda ve kesin reddiyle diğerlerinden ayrılan bir siyasal
sistem için kullanılır. Bu sistemde, siyasal, iktisadi ve toplumsal
yaşamın tüm kesimleri, merkezi ve hiyerarşik biçimde
örgütlenmiş, devlet otoritesi altında katı kurallara
bağlanmıştır...''
''...
devlet iletişim araçları tekeline sahiptir ve milliyetçi
duyguları coşturmak için, düzenli biçimde yığınsal
törenler (geçit törenleri, vb.) düzenler. Kişi özgürlüğü de topluluk
adına sıkıca denetlenir; bu amaçla, özellikle emekçiler mesleki
kategorilere ayrılırlar, sendikalar ortadan
kaldırılır, ataerkil bir aile modeli yüceltilir, mesleki ve özel
yaşamın her düzeyinde, polis denetimi uygulanır...'' (Büyük
Larousse, 8. Cilt, s. 3989)
Ayıptır
söylemesi, Paris Komünü'nden esinlenmiş, Gâzi'nin Cumhuriyeti; 'içerden'
ve 'dışardan' kaptığı, işte bu 'hisseler' le,
'mazlum Türk milletine', aynen bu hayatı yaşatmış;
adına da 'Atatürkçülük' demiştir.
İtiraza
kalkanın, alnını karışlarım. (28/4/1999)
(Önce,
paşa paşa, büyük itirafımı yapayım; asıl söyleyeceklerime,
sonra geçelim: bu söyleşinin başlığı bana ait
değil, ben bu başlığı başkasından
çaldım; kimden mi, onu da sonra söylerim.)
'Cumhuriyet'
bir red keyfiyetidir
Müdafaa-i
Hukuk Doktrini, iki 'başat' özellik gösteriyor: Fransız
İhtilâl-i Kebri'nin (Paris Komünü'nün), 'özgürlük, eşitlik,
kardeşlik' üçgen temeli, birincisi; Sovyet Devrimi'nin, 'Mazlum Milletler'
den yana, anti/emperyalist tavrı (Galiyef), ikincisi! Gâzi, metod olarak
Rasyonalizm'i ('Hayatta en hakiki mürşit ilimdir'); hedef olarak, (makro
hedef), diyalektik, yâni değişken ve değişebilir bir
kavramı seçmiştir: 'Çağdaş Uygarlık Düzeyi!' Bu düzey,
dün 'cumhuriyet'ti, yarın 'sosyalizm' olabileceği gibi; dün Batı
Avrupa'ydı, yarın Doğu Asya; dün 'sanayi toplumu'ydu, yarın
'bilgi toplumu' olabilir: esnekliği, onun gücüdür.
Cumhuriyet,
Batı Türkleri'nin (Oğuzlar) tarihinde, bir red keyfiyetidir: beyaz,
Hıristiyan ve Batı'lı emperyalizmi, red; onun 'kuklası'
monarşiyi ve meşrutiyeti, red; Halife'nin (Dinin), 'Ümmet Toplumu'
nun ve değer düzeninin, üstünlüğünü, red; 'imtiyazlı ve
sınıflı' toplu düzenini, red!.. Ütopya belli ki, xx.yy'ın
ilk çeyreği standartlarına uygun, tam bağımsız,
çağdaş, bir 'ulus devleti', bir 'cumhuriyet'tir:
sanayileşmiş, ordusunu donanmasını hava gücünü, 'ulusal' sanayii
ile 'bizzat' donatabilen; Balkanlar, Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve
Ortaasya'da sesine kulak verilen, önemli bir güç odağı: çekim
alanı, geniş ve derin; ideolojisi, 'kendisinin'!
Peki, bu
hayal gerçekleşti mi?
'Ecnebi'nin
davuluna oynamak!
Cumhuriyet,
'tam bağımsızlığı' nı çok pahalıya elde
ettiği için, 'dışardan', her türlü 'dayatmaya' hassastı;
tabii, 'ideolojik' dayatmaya da! Bu 'hassasiyet', -onca
yakınlığa, dostluğa ve yardımlaşmaya rağmen-
Sovyetler'e başından beri 'işlemiş'; belirli bir tarihten
başlayarak (30'lu yıllar mı?), Batı'ya karşı
'işlememiştir': Tanzimat 'alafrangalığı' na
dönüşümüzün, en köklü nedeni bu; hiç değilse, o nedenlerden bir
tanesi, belki de en önemlisi!
Batı'dan
ilk 'ideolojik dayatma', sanıldığının aksine,
'demokrasi ve insan hakları' değil, 'faşizm' dir; Türkiye
Cumhuriyeti, en az çeyrek yüzyıl, 'totaliter' bir 'devlet kapitalizmi'
yaşamıştır ki, sonraki demokrasi denemesinin 'göstermelik'
oluşunda, o dönemden edindiği 'kötü huyların ve
alışkanlıkların' etkisi büyüktür: yatay değil, dikey
örgütlenme merakı, meselâ; 'yukardan' kumandalı, gizli yönetim;
'siyasi toplum' un -yâni iktidar'ın- 'sivil toplum' a -yâni sendikalara,
meslek kuruluşlarına, basına vb.- kesinlikle hükmedişi, vs.
Aslına bakarsanız, Batı'nın 'ideolojik dayatması'
-yâni 'ikincisi'-, bir çoğumuzun 'sahici cumhuriyet' zannettiği
'faşizan kemikleşme'ye karşı, onun
'dağıtılmasını' öngörüyor: Batı, 'sistem' -tabii,
başta ABD- Türkiye'yi 'Hür Dünya'ya kabul ederken, ona, onu reddederken
bulunduğu yeri, uygun görmüştü: 'sistem'in denetiminde,
kalabalık bir 'açık Pazar', 'ucuz' asker deposu; 'demokrasi'
kamuflajı altında, 'gizli' bir 'yeni sömürge'!
Türkiye'nin
bu dayatmaya 'direnişi', Cumhuriyet'e ve onun kuruluş ilkelerine
sadakatinden, Kemalizm'e sahip çıkışından
doğmadı; zamanında 'faşizan' dayatmanın
doğurduğu, seçkinci oligarşinin (burjuvazi + bürokrasi)
çıkar düzeninin, böyle bir durumda allak bullak olması ihtimalinden
doğdu: yoksa, yüzyılın ortasında 'sistem' in (Dünya
Bankası, Para Fonu vs) önerdiği reçeteler; ancak yüzyılın
sonunda mı, bütün parti liderlerinin ağzından, seçim
'yatırımı' olarak işitilirdi? Herhalde dikkat ettiniz:
herkes 'küreselleşmiş' ekonomiye, teslim: hepsi, çokuluslu 'ecnebi'
sermayeden medet umuyor; yatırım diye gördükleri ve 'kalkınma'
sebebi saydıkları otoyollar, havaalanları, oteller, besin ve
orman sanayii; yâni 50'li yıllarda, Amerika'lı Baker, Randall,
Tornbourgh 'raporlarının' tavsiye ettikleri! İktidara taliplerin
bir teki bile, 'çağdaşlığın' olmazsa olmaz unsuru
nükleer, sibernetik, genetik ve biyonik yatırımlardan; 'ulusal'
savunmanın uzay teknolojisi, düzeyinde, 'bağımsız' ve
'ulusal' donatılmasından söz etmiyor.
Cumhuriyet,
neresinden bakılsa, ihanete uğramıştır; zira ülkeyi
'ecnebi' ye göre yönetmek, her konuda 'ecnebi' nin davuluna oynamak;
Cumhuriyet' in değil, Tanzimat' ın marifetidir.
'Atatürkçülüğü'
kimselere vermezler...
Tanzimat-ı
Hayriye'nin önde gelen Sadrazamı, Keçecizade Fuat Paşa'yı
hatırlayınız: ünlü vasiyetnamesinde, Padişah/Halife'ye neyi
önermişti?
Varan/1.
''...ne olursa olsun, dünyanın en sabırlı ve metin milleti olan
İngilizler, bizim en önde gelen ve en son vazgeçeceğimiz
müttefiklerimiz olacaktır. Bendenizce Bâb-ıâli'yi (hükümeti diyor)
İngiltere'nin dostluğundan mahrum görmektense, birkaç vilâyetimizi
elden çıkmış görmek daha iyidir...'' (The Levant Herald, s.
3.1869/Tevfik Çavdar, Türkiye'de Liberalizmin Doğuşu, s. 50)
Düşününüz,
ABD ile 'dostluğu' bozmaktansa, Güneydoğu'da bir federasyon
fırıldağıyla, 'birkaç vilâyetimizi elden
çıkarmayı' tartışabilen, Cumhuriyet yönetiminin
başbakanı -sonra da cumhurbaşkanı- Turgut Özal değil
midir?
Varan/2.
Devlet-i Aliyye'nin ünlü sadrazamlarından bir başkası, Âli
Paşa ise, Padişah/Halife' ye vasiyet ederken, şunları
yazabilmiştir:
''...zât-ı
şahânelerine, hem kendi özel çıkarları hem de genel
çıkarlar adına, devletin maaşlı memurlarınca yönetilen
fabrikalardan vazgeçmelerini öğütlemekteyiz. Devlet fabrikaları çok
masraflı olup, gelişmeye yatkın olan sanayii
boğmaktadır. Elimizdeki önemli birinci sınıf malzeme, yapı
ve makinalar, hisse senedine çevrilip, devlet fabrikalarının sevk ve
yönetimi, özel şirketlere teslim edilmelidir (s. 30)...''
''...bizim
gibi bir devlet için savaş donanması oluşturmak ve bunun
bakımı, son derece büyük masraflara yol açar. Sultanımıza
zaman geçirmeden bu donanmayı dağıtmalarını
öğütleyeceğiz (s. 41)...'' (La Revue de Paris, 1910 / Tevfik
Çavdar'ın aynı eseri, s.)
İyi
mi? Şimdi bir de, yarım yüzyıldır kafamızı
'özelleştirme' mavalıyla şişiren o gönüllü
'işbirlikçileri'; ve hele hele, iktidar olduğu yıllarda,
'Akdeniz'de Amerikan 6. Filosu varken, bizim donanmaya ne ihtiyacımız
var' diyebilen, eski başbakan -sonradan cumhurbaşkanı- Celâl
Bayar'ı düşününüz. İşin acıklı yanı, her iki
zat, 'Atatürkçülüğü' kimselere vermemişlerdir.
(Şimdi
sıra geldi, söyleşinin başlığını
yürüttüğüm kitabın açıklanmasına! Trotsky, Stalin'ci
bolşevikliği yerden yere vurduğu ünlü kitabına,
'İhanete Uğramış Devrim'/'La Revolution Trahie'
adını uygun görmüştü. Eskiler ne demiş, 'teşbihte hatâ
olmaz!')
Meraklısı
İçin Not: 'La Revolution Trahie', Lev. Davidoviç Trotsky' nin, 1923/1936'da
kaleme aldığı, ibretle okunması gereken bu
çalışmasını; 'Le Monde en 10/18' Koleksiyonu,
bellibaşlı öteki eserleriyle birlikte
yayımlamıştı; Türkçeye çevrildi mi, bilmiyorum; çevrilmediyse,
çevrilmeli; çevrildiyse, okunmalı. (30/4/1999)
Seçim, -o
yıllarda 'intihâp' derdik- 'otoriter' Cumhuriyet'te; doğrusu ya,
'faşist' İtalya'dan, 'nazi' Almanya'dan, bolşevik Rusya'dan,
farksız yapılırdı: bizim nesil, -müntehîb-i sâni'li- yâni
'iki dereceli' seçimlerden geliyor: halk önce meb'us seçecekleri seçer; onlar,
parti üst yönetiminin 'tayin ettiği' kişileri, Meclis' e gönderirler.
Yazmıştım sanırım: 'Millî Şef' İsmet
Paşa, İstanbul' da Akşam gazetesini ziyaret lütfûnda bulununca;
babam, 'başmuharrir' Necmeddin Sâdık (Sadak) bey' in
'meb'usluğunu' o dakika tahmin etmişti: Sadak, meb'us olmakla
kalmadı, Dışişleri Bakanlığı da yaptı.
Osmanlı'dan
bu yana, Türkiye'de siyasi partiler, tersine işler: yukardan
aşağıya! Eskiler hatırlayacak: İnönü Cumhuriyeti'nde,
TBMM'de o küçük 'Müstakil Grub' a, bıyık altından güler;
İngiliz 'demokrasisini' imâ ederek, 'Majestelerinin muhalefeti' derdik.
Henüz lisedeydik ama, II. Dünya Savaşı gözümüzü fena
açmıştı: 1946'daki o meşhur (çok partili) seçimde,
oylarımızı 'Millî Kalkınma Partisi' ne attık: düpedüz
sağcı, liberal bir 'zengin' partisi; bizse, 'solcu' geçiniyoruz: 'tek
parti yönetimi' nden o mertebe bıkmışız!
Seçim
'tarihimiz', neresinden bakılsa, demokrasi 'tarihimize' benzer: 75
yıl cumhuriyet'ten, 50 yıl demokrasi'den sonra; 'lider
sultası'ndaki partilerin, sade suya tirit programlarına, oy vermek
zorunda kalıyor muyuz, kalmıyor muyuz: siz buna bakın! Belki de
o sebebten, memleketimizde seçimler, 'Amerikan alaturkası' bir gösteriye
(show) dönüşür; halk, ancak vahim olduğuna hükmettiği hallerde
(tek parti sonrası, 12 Eylül sonrası, vb) oyunu kimsenin
beklemediği bir istikamete 'yığar': bu, bir 'seçim'den çok, bir
'referandum'dur; bir 'tercih'ten çok, bir 'mesaj' sayılmalıdır: 'tarihi'
bir 'mesaj!'
Bu 'halk',
o 'halk' değil mi?
Son seçim
de, bana sorarsanız, aynı 'ehemmiyeti' taşıyor;
'referandum' ehemmiyetini! Bunun tadına varabilmek için, sonuçlara, ele
'mağlupları' alarak yaklaşmak lâzım; hem de, 'ma'kabline
şâmil' olarak, yâni 'değerlendirmeyi' geriye doğru yaparak!
Sanırım o zaman, 'referandum'un verdiği 'mesaj' bütün heybeti ve
ihtişamıyla meydana çıkıyor.
Kimdir
'mağluplar'? En başta, şu platformuyla hiç sıkılmadan
kendine 'Gâzi'nin partisi' diyebilen, CHP! Yanı sıra, 'kimliği'
de, 'varlığı' da ABD'de olan Çiller'in hükmettiği, DYP; bir
de tabii, 12 Mart'ın 'bergüzârı' ANAP! Türk seçmeninin, 'resmen ve
alenen' çökerttiği bu üç parti, nasıl ele alırsanız
alınız, Türkiye'de son yarım yüzyıllık siyasi
maceramızın, hem sorumlusudur, hem de özeti! DYP'yi Demirel'siz,
ANAP'ı Özal'sız, CHP'yi Baykal'sız (İnönü Jr.sız)
düşünebilir misiniz? Bu isimlerin, hafızanızdaki zincirleme
çağrışımlarını çok merak ediyorum; nasıl
oluşuyor acaba? ABD'ne, 'teslimiyet'e varan bir 'uyduluk' şeklinde
mi? Avrupa Birliği'nin, yıllardır suratımıza
tükürmesine, handiyse 'yağmur bereketi' diyebilen, bir 'dalkavukluk'
olarak mı? Her türlü 'ulusallığı' ve 'ulusal
çıkarları', gözü kör bir anti/komünist terör, 'milliyetçi
muhafazakâr' değerlendirme 'ayaklarıyla' çiğneyip geçen, düpedüz
'kozmopolit' bir liberallik mi? Yoksa, Yeni Dünya Düzeni
tragedyasının, gönüllü uygulayıcısı, bir Dünya
Bankası ve IMF 'köpekliği'; 'özelleştirme' ve
'küreselleşme' gayretkeşliği mi?
Hiç kimse
'kıvırtamaz': Türk halkının, 'aleyhine' oy
yığdığı, 'siyasi cephe' budur: yarım yüzyıl
'iktidar olmuş' merkez sağ ve merkez sol'un duası okunuyor.
Bazı şaşkınların yaptığı gibi, sorunu
basit bir 'siyasi ahlâk' sorununa indirgemek, öyle izaha çalışmak;
maksatlı değilse, cahilcedir: bunlar oldum olası dürüstmüş
de, öbürleri boğazına kadar boka batmış; halk da buna
içerliyormuş, falan festekiz! Tuhaftır, sanki bunları
lağıma yuvarlayan, onca benimseyip özdeşleştikleri; daha kötüsü,
devleti de içine sürükledikleri, o siyasi platform, o iktisadi ilişkiler
ağı değil! Neden seçmeni, yâni halkımızı,
burnunun ucundan ötesini göremez; aydınlarımızın çoğu
gibi, zekâsı 'küçük çıkar hesapları'yla sınırlı,
sanmak istiyoruz? 'Mevcudiyetini, muhafaza ve müdafaa mecburiyeti'
doğduğu zaman; aynı halk, aynı toplumsal bilinç ve
sağduyuyla, nasıl ayağa kalkmış; ne büyük bir
isabetle, doğru tarafı tercih etmiştir: kimse
hatırlamıyor mu?
'Ahval ve
şerait', ilk bakışta o kadar 'nâ-müsait' olduğu halde;
başta İngiltere olmak üzere, 'yedi düvel'e ve 'Halife-yi Rû-yi Zemin'
Padişah'a karşı, isyan bayrağını açıp;
sağcısıyla solcusuyla, Türkçüsüyle Komünistiyle Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti'nde ve Kuva-yı Milliye'de toplaşan halk, yoksa başka
bir halk mıydı, sorarım.
Geç gelir
ama, 'mutlaka' gelir...
Amerikan
'alaturkası', malûm ve mâhût Media; aynı hastalıkla malûl
'aydınlar' Anadolu toprağını 'vatan' değil 'pazar'
gibi gören, 'Liman Burjuvazisi'; hâkimiyet'e bileğinin zoruyla,
-kayıtsız şartsız- sahip milleti, sömürge 'yerlisi'
ymiş gibi itip kakan, burnu büyük bürokrasi; istediği kadar
'Batı Kuyrukçusu' partilerin 'çöküşünü', Güneydoğu Sorunu'na,
Şehitlere vefa'ya, ya da ansızın beliren siyasi tavır
sükûnetine bağlasın; lâftır ve züğürt tesellisidir; seçmen,
'Hâkimiyet-i Milliye'ye sahip çıkmış; ona
tanıdığımız tek ve meşrû siyaset
imkânını pek mükemmel kullanarak, 'Hâkimiyet-i Milliye'yi,
'İstiklâl-i Tam'ı, 'üniter milli devleti'; -tek kelimeyle- Gâzi'nin
cumhuriyeti'ni yaşamak istediğini açıkça göstermiştir.
Bu
adı konmamış 'referandum' dan alnının akıyla
çıkmış siyasi hareketler; halkımızın hiç
değilse potansiyel olarak o 'tam bağımsız' -yâni
anti/emperyalist, yâni anti/Batı, yâni ulusal, çağdaş ve lâik-
tavra sahip çıkacağını 'umduğu' ve 'sandığı'
hareketlerdir: onlara bu 'ulusal kredi' açılıyor; nasıl
kullanacaklarının sorumluluğu, şimdiden hepimizi
düşündürmelidir. Ama asıl 'kesin sonuç', 'mağluplar' ın
uğradığı 'hezimet'! Köylüsü işçisi, aydını
cahili, sivili askeri, öğrencisi öğretmeni; hâsılı,
topyekûn Türk halkı 'Soğuk Savaş' döküntüsü siyasi kadrolara
açtığı krediyi geri almıştır.
Evet
biliyorum. 'Türk'ün aklı geç gelir' ama, 'mutlaka gelir': hiç gelmeyecek
mi sanıyorlardı? (3/5/1999)
Bilmem
sizin de aklınızdan geçti mi? Seçim kampanyasında, elbette
gördünüz, şöyle bir ilân: ''CHP; Atatürk'ün Partisi!'' . Elimde
olmaksızın, kendi kendime, şu soruyu sormuştum: seçime
katılan bu delik deşik partiyle, Kemalizm - yâni Müdafaa-i Hukuk
Doktrini- arasında, 'ortaklaşa' ne kaldı? Kim hangi tarafa
çekerse, o tarafa uzayan 'Atatürkçülük' diye müphem bir tutum ki, ne Müdaafa-i
Hukuk 'çular'ın anti/emperyalist, laik ve demokratik platformuyla
alâkası kalmıştır; ne de hatta, Halk Fırkası
'nın 'Üç Misâk-ı Millî' (Siyasi, iktisadi ve harsî) üzerine oturtulmuş,
'mazlum millet' ideolojisiyle! Tek başına, bu seçime giren örgütle,
başlangıçtaki metod ve ideoloji arasında 'uçurum'; bence
halkın, CHP'sine indirdiği 'tokatı' yeterince
açıklıyor.
Seçmen
(Türk halkı), üç çeyrek yüzyılda, o kadar çok CHP
yaşamıştır ki, 'hakikisini' arayıp bulamamaktan yorgun
düştü: 'Dokuz Umde' nin 'İzmit Konuşması' nın daha çok
'Solcu Kemalist'; bir bakıma- Kadro'cu, yâni Galiyef'çi - 'Halk
Fırkası'; Peker/İnönü hizbinin, 35 Kurultayı 'ndan itibaren
'devreye soktuğu', ilham perisi 'faşizan', CHP'sinin aynı
mıdır? 'Totaliter mevzuatı' aynen koruyarak, 'demokrasi' ye
geçen 'Milli Şef' in partisiyle; aynı 'mevzuatı'
değiştirebilmek için, Menderes/Bayar oligarşisiyle
çatışan CHP, aynı mı? 27 Mayıs ertesinde, neredeyse
'özyönetim' ci, 'insanca ve hakça düzen' türküleri çağıran 'Demokratik
Sol' CHP'si ile -ki İsmet Paşa'yı tahtından
indirmişti; sonraki yılların 'eyyamcı', hangi duaya amin
diyeceğini kestiremeyen CHP'sini bir tutabilir misiniz?
Bana öyle
geliyor ki CHP'nin 'tarihindeki' bunca dalgalanma arasında, 'tipik' ve
'değişmez' nitelik; CHP'nin (Mason) Lâikliği, (Taklit)
Batıcılığı; 'Halkevleri' ve 'Köy Enstitüleri'
nostaljisi; bir de, aşırı 'dilde özleştirmecilik'
merakıdır; bu kadar yeter mi diyeceksiniz, yetmediğini tek başına
son seçim -gerçekte 1950'den bu tarafa, hemen bütün seçimler-
kanıtlamıştır.
'Onu da
biz yaparız' kafası mı?
Nedeni,
belli: Gâzi'nin 'partisi' olup, 'Müdafaa-i Hukuk' u es geçen, odur;
'ulusallığı' savunup, sırasında Bolşevik,
sırasında Faşist ya da Nazi, sırasında Sosyal Demokrat
-ama, ne yazık ki 'hepsi ecnebi'- partilere özenip; mevcut ve sağlam
ideolojisini ve yöntemini inkâr ederek, partinin 'fikriyâtı' nı
'aşûreye' çeviren de, o'dur!
İdeolojisinde
ve eyleminde tutarlı, hangi aklı başında ve kendini bilen
bir siyasal örgüt; 20'li yıllarda, ilham perisi 'Paris Komün' ü olan
radikal bir halkçılık ve inkılâpçılık; 30'lu
yıllarda, ilham perisi İtalya'daki 'Yüksek Faşist Konseyi' olan,
kapitalist bir totaliterlik; 60'lı yıllarda, ilham perisi 'Mazlum
Milletler' olan bir 'Demokratik Sol'; sonraki yıllarda, ilham perisi
Brüksel Enternasyonalı olan, 'uyduruk' bir 'sosyal demokratlık',
önerebilir? Hele, uzun iktidar yılları boyunca, hareket
noktasına ve siyasi platformuna uygun, her 'icraatını'; 'bizzat'
yozlaştırıp, sonradan kendisi 'red ve inkâr' eylediyse? Ne yani,
yalan mı? Anti/emperyalist ve anti/kapitalist tavrı, benimseyen de
odur, reddeden de! Halkevleri'ni, öncü kültür kuruluşları olarak,
düşünüp kuran da odur; yozlaştırıp reddeden de, o! Köy
Enstitüleri, Eğitim ve Öğretim seferberliği vb.
'atılımları' o başlatmış; sonra tükürdüğünü
yalayıp, 'alayını' kızıl komünistlikle, o
suçlamıştır.
Ya 'eyyam'
değiştikçe, 'takım' değiştirmesine ne demeli?
Faşizm zamanıdır, İtalya'da, 'kara gömlekliler' zuhur eder,
adı Recep Peker olur; Nazizm'dir, Avrupa 'yı kaplar, Meriç boyunda
görünür, bakarsın Saracoğlu olmuş; savaş sonudur, Wellcome
Missouri'yi yaşarsınız, Beyoğlu 'nda ABD bayrakları:
adı Kasım Gülek; Üçüncü Dünya bastırıyor,
'Bağlantısızlık' almış yürümüş, adı
Bülent Ecevit; nihayet, 'küreselleşme' ve 'özelleştirme'
çağıdır, adına 'Üçüncü yol' diyorlar, o da Baykal.
Bukalemun'un
değişme hızı, yanında yaya kalır.
Peki, 'o'
hangi halktı?
O zaman
soru şu: kendi kendini, bu kadar çok, bu kadar hızlı 'reddeden'
bir Parti'yi; halk sürekli kabul edip bağrına basar mı? Bunu
ondan, nasıl bekleyebilirsiniz? Etmedi, etmiyor, böyle giderse,
etmeyecektir de!
Gâzi
Mustafa Kemal'in Halkçı, Devletçi, İnkılâpçı, Cumhuriyetçi,
Lâik ve Milliyetçi platformundan; CHP'de kala kala, çünkü ne
kalmıştır, bakar mısınız? Geçmişine, yâni tarihine
burun kıvıran, bir 'entel' züppeliği; yüzeysel, yâni 'taklit'
bir 'alafrangalık'; kendini özenle kalabalıktan farklı tutan,
bir 'seçkincilik'! Ayrıca, lâikliği, Selçuklu/Osmanlı
medeniyetini ve kültür sentezini 'külliyen' red sanıp;
'çağdaşlığı', geçmişten gelişip
yenileşmek yerine, yoğun bir 'ecnebi' yle özdeşleşmek
hevesi! Selçuklu'dan, Osmanlı'dan, kısacası bu halktan
(musıki, şiir, giyim kuşam, şarkı, türkü vs.) ne
gelirse, ne olursa hepsi kötü; 'ecnebi' den (İngiliz, Fransız, Alman,
Amerikan fark etmez) hepsi iyi! Şu ya da bu devlet adamının,
şu ya da bu parti liderinin, filan ya da falan tarihte, bu
davranışa karşı çıkmış olması, bir
şeyi değiştirmez; Anadolu sathında, 'ortalama' CHP
yandaşının 'profili' maalesef budur; zaten, seçmenin
cezalandırdığı da, o!
Bu kadarla
kalsa, yine iyi: Gâzi Mustafa Kemal Paşa, kim bilmiyor, yoksul bir
yetimdi, bir halk çocuğu; develerini ıhtırıp, tozlu yol
üstünde, devecilerle cıgara sohbeti yapan, odur; Orman Çiftliği
düzenlenirken, güneş altındaki masaları gölgede
birleştirip, üstüne paltoyu çekip, oracıkta uyuyan da odur;
uyandığında, çevresini köylülerle çevrilmiş görünce,
onlarla hasbıhale dalan da o! Neden? 'halkçı'dan çok, 'halktır'
da ondan! Çankaya yıllarını düşünsenize!.. Lâtife
Hanım'ın, onu, eşinden çok, gece nöbetçisi neferlerle
ilgilendiğinden kınadığını unutabilir miyiz?
Yönetimin, bu niteliğini kaybettiğini hissettikçe, kendini yollara
vurup, 'unsur-u asli' nin peşine düştüğünü; aradaki kopukluğun
ciddiyetini gördükçe, mahzun olduğunu...
'Ayağa
kalkın efendiler!'
Gâzi'nin
etrafında, çoğu beş parasız, idealist 'Cumhuriyet'
aydınları vardı; ne yurtdışı 'kariyerlerini'
gözlerini kırpmadan reddedip, Anadolu kıracında,
çalışmaya gitmişlerdir; gel gör ki, onun ölümünden sonra, CHP,
üyesi Ankara'lı bir bakkaldan, yüzyılın en zengin yüz
kişisi arasına girebilen, bir holding sahibi yaratabilmiştir;
yâni böylece, ülkenin kaderine hükmedecek oligarşi'nin
(bürokrasi/burjuvazi) mayasını çalmış bir çıkar ortaklığına
dönüşmüştür ki, meteliksiz çok yandaşı, zamanla bal
tutmuş; bal tutmakla kalmamış, bir güzel
parmağını da yalamıştır.
Daha da
vahimi ne olabilir? 'Külli' ayıbından sonra, halk ona oy vermezse;
kabahatı kendinde arayacağına, bir de dönüp, halkı
suçlaması mı: ''Kardeşim bu halk adam olmaz, ruhu gerici, ne
yapsan anlamıyor!''. Öyle mi? Peki, o 'ahval ve şerait içinde dahi',
Müdafaa-i Hukuk 'u Müdafaa-i Hukuk; Kuva-yı Milliye'yi Kuva-yı
Milliye; Cumhuriyet'i Cumhuriyet yapan, hangi halktı?
'Ayağa
kalkın efendiler!' (5/5/1999)
Çoğu CHP
sözcüsü, 'Atatürkçülük bir doktrin değildir' demeye bayılır; CHP
karşıtları da, öyle: 'doktrin'. Ya da 'ideoloji' bir
'kalıp' mış; oysa hayat, kalıplara uymazmış!
Kafamın kızdığı bir gün demiştim ki: ''-... bu
oportünistliğin ta kendisidir: Gâzi, metodu da, ideolojisi de belli bir
inkılâpçı; o, 'hayatta en hakiki mürşit ilimdir' dediği
zaman, metodunu (rasyonalizm); 'bu memleketin sahibi ve efendisi (buraya
dikkat) 'hakiki müstahsil olan köylüdür' dediği zaman, 'ideolojisini' belirlemiştir:
'aydınlanma' ve 'Emek/Üretim!' İşine gelmeyen, her türden
'liberal' oportünistliği, üçkâğıtçı bir pragmatistliğe
dönüştürüp, bu arada 'malı götürüyor.'...''
Hadi,
gerçek bu değildi deyiniz! Gerçek bu olmasaydı, acaba CHP nerede
olurdu, hiç düşündünüz mü? Biz -Sosyalist Sol- bunu yıllardır
söylüyoruz:
a/
dış politika ağırlığını, 'Mazlum
Milletler' kefesine koyan; bloklar arasında, dengeli ve tutarlı
'tarafsız';
b/ 'kamu
öncülüğünde hızlı sanayileşme' ile 'kalkınma'dan yana;
c/ lâik ve
demokratik;
d/
öğretim ve eğitimde, 'seciye-i millet'e uygun bir 'model'i
geliştirmiş;
e/
halkevleri ve köy enstitüleriyle, halkı, 'halkçı' bir yönetime
yetiştirmiş;
f/
'cumhuriyet'çi, yâni halkın egemenliğinden asla ödün vermez;
g/
inkılâpçı, yâni kendini diyalektik gelişmeye göre yenileyebilen;
h/
milliyetçi, yâni kesinlikle anti/emperyalist bir kitle örgütü; bir bakıma,
Müdafaa-i Hukuk Doktrini'nin, çağdaş yorumu ve uygulaması!
'İlericiliği'
kimselere vermeyen, 'seçkinci' tanzimat 'alafrangası' nın, dudak
büküşünü görür gibiyim: 'Halk bundan anlamaz ki!' Acaba? Ya son seçimde,
oyların en az yüzde ellisini, benzer bir siyasi platformun arkasına
yığmışsa? Yüzyılın son seçiminde, Anadolu
ahalisi, sağda ve solda iki 'milliyetçi' partinin arkasına
dizilmişse; gerçekte, Kemalist/Galiyevist (potansiyel) bir politikaya,
önceden destek vermiş olmuyor mu?
Hele biraz
düşününüz!
'Kemalist'
olması gereken parti...
Kemalizm'in
iki temel sloganı nedir? 'Hürriyet' ve 'İstiklal'!
yıllardır, bu iki kilit kavramı, hangi CHP sözcüsünün
ağzından duyabildik? Kemalizm'in ana hedefi, 'çağdaş
uygarlık düzeyi' dir; hangi CHP lideri, bu amacın 'gelişmiş
sanayi ve gelişmiş sanayi sonrası toplumu' olduğunu
vurguladı; 'temcit pilavı' nın adı şapka ve
kıyafet inkılâbı, alfabe inkılâbı, pek pek laiklik,
fakat asıl 'alafrangalık' tır: 'komprador'
şıklığı ve taklitçiliği! İsmet Paşa,
'Gâzi taklidi ve kopyayı sevmezdi' dermiş; sonradan acaba, CHP, neden
o kadar çok sevdi?
Bir
tarihte, Afrika'lı solcu/ milliyetçilerin otelinde söyleşiyorduk;
gündem, 'siyasi ipotek' ; biz, birkaç marksist, anti/emperyalist mücadelenin,
'küçüğü', 'büyüğün' ipoteğine sokmayacağını
savunmaktayız; aslında bu, dolaylı bir Sovyet Rusya
eleştirisi; çünkü anti/emperyalist 'halk demokrasileri'ne, Moskova,
'Sovyet Modeli'ni dayatıyor: bu bir 'ipotek'! Bu 'dayatmayı' zaruret
sayan çoktu, gerekçe belli: madem ki aynı cephedeyiz... Bu
mantığın, üçüncü ülkeler için, emperyalizm'in ('Sistem'in)
'ipoteğine' kapı açtığını söylemiştim: zaten
ABD'nin yaptığı da buydu; 'Hür Dünya' etiketi altında,
'karşılıklı bağımlılığı'
piyasaya sürüyor; ufak ufak, bağımsız ülkelerde uygulamaya
koyuyordu. Türkiye'de de!
'Karşılıklı
bağımlılık', eski yutturmaca! Moskova bunu anti/emperyalist
dostu ve komşusu Ankara'ya, 1920'li yıllarda önermiş, kabul
ettirememiştir: Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet 'uydusu' olmadı;
olanların akıbetine de uğramadı; ama aynı cumhuriyeti,
Washington'la 'karşılıklı bağımlılık'
çarkına sokan iktidar, savaş sonrası CHP iktidarı
değil midir? Benimsenen siyasetin adı 'karşılıklı
bağımlılık' -yeni adı biliyorsunuz, 'küreselleşme'
- olunca, Kemalizm'in iki temel sloganına, CHP'de yer kalır
mıydı? Asıl 'Kemalist' olması gereken parti, 'uyduluk' kapısını
açınca; 'muhaliflerinin', işi 'gizli sömürgecilik' düzeyine
taşıması, şaşılacak şey midir?
Afrika'lı,
o gözleri ve dişleri beyaz, yürekleri kırmızı çocuklar;
'isterse anti/emperyalist mücadele olsun, uluslararası ilişkinin
'modeli' Kemalizm/Sovyetizm modeli olmalıdır' fikrini
benimsemişlerdi; bireyler arasında olduğu kadar, uluslar
arasında da eşitlik ve özgürlük! Hatırlar
mısınız, bunu söyleyen iki büyük liderden birinin adı
Kemal'dir, öbürünün Mirseyit!
CHP
yalnız tarihini değil, coğrafyasını da
unutmuştur.
İşçi'yi
ve köylü'yü unutmak!
Gâzi 'nin
'fırka' sı, ne halkı unuturdu, ne halkın olduğunu!
Ankara meb'usu Satı Kadın 'ı bilir misiniz? Ankara
köylüğünden, yoksul bir muhtardı. Namzetler'in tespitinde, şöyle
bir şart koşulmuştur: '... mumaileyh, hiçbir suretle
mütegallibeden mâdût olmayacaktır' ; yâni, 'toprak ağası',
'âyan', 'derebeyi artığı' istenmiyor. İlk gençlik
yıllarımın Anadolu 'sunda, yaşadığım her
ilçede, CHP ilçe Başkanı -Kaymakam değilse- yörenin
'eşrafı' ndan biriydi. Adında 'Halk' olan bir partinin,
halkın 'gayr-ı kaabil-i tecezzi' -birbirinden ayrılamaz- iki
unsuru olan 'amele' ve 'köylü' den, bu kadar 'kopabilmesi' nasıl mümkün
olmuştur? Sorulmamalı mı? Üstelik, Gâzi 'nin vasf ettiği
gibi, her ikisi de, 'hakiki müstahsil!'.
İnönü
Cumhuriyet'inde uç veren 'kopma süreci', nihayetinde CHP'yi; 'kifâyetsiz
muhteris' küçük burjuvazi ile, kendini bir halt zanneden bürokrasinin ve lâf
değirmeni 'aydınlar'ın, 'seçkinci' ve 'alafranga' partisine
dönüştürmedi mi? Özal'cı 'köşe dönücülük', bunların
yarısını 'ABD Doları' 'muhipliği'ne, yarısını
Mafia suçortaklığına alıp götürünce; sel gitti kum kalmış
oldu; o kalan kum da 'barajı' tıkadı, geçemedi. Bir Gâzi'yi,
etrafındaki 'Solcu Kemalist' hâlesini; o Yakup Kadri'leri, Falih
Rıfkı'ları, Hakkı Behiç'leri, Şevket
Süreyya'ları, Yunus Nadi'leri, Necati'leri, Mahmut Esat'ları
düşününüz; bir de bugün, uğradığı hezimete
rağmen, 'yengeç sepeti'nden farksız CHP takımını!
Eyvah ki,
eyvah!
Meraklısı
için not: İçinizden bazı meraklılar, 'Kemalist' zaten 'solcu'
ise, 'Solcu Kemalist' ne demek oluyor diye sordu. Çok basit, Kemalist,
anti/emperyalist, laik ve demokrat (bir burjuva) olmakla yetinebilir; yine de
Kemalist 'tir; 'Solcu Kemalist', anti/emperyalist, laik ve demokratik bir
cumhuriyette; kendisine, mevcut ya da oluşan Burjuvazi'den yana
değil; daha Halk'tan (emekten) yana bir yer ayıran, Kemalist 'tir ki,
Gâzi nin 'Dokuz Umde' ile oluşturmaya uğraştığı,
ilk Halk Fırkası projeksiyonu, buna daha yakındır:
'İmtiyazsız sınıfsız', 'burjuvazi/proletarya'
çelişkisinden ziyade; 'sömürgeci/ sömürülen' çelişkisini
yaşayan, toplumun 'parti' si (7/5/1999)
Önce, bir
soru: 'Küreselleşme' yle ilgili şöyle bir 'tesbit' e; 'solcu'
sıfatıyla, imzanızı atar mısınız, atmaz
mısınız?
''...'Küreselleşme'
sürecinin en belirgin özelliklerinden birini, iletişim teknolojisindeki
olağanüstü gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkan, çok yoğun
ve hızlı bir değer ve bilgi dolaşımı
oluşturmaktadır. Milli kültürlerin önündeki en önemli problem, bilgi
ve değer akışının niteliği ile, vericilerle
alıcılar arasındaki dengesizliktir. (Buraya dikkat!) Bu
ilişkinin, hem sürekli alıcısı durumunda olan, hem de
kültürel çözülme ve kargaşa ortamında bocalayan tarafını,
dünyanın Batı Avrupa ile Kuzey Amerika ( 'Sistem' i kastediyor)
dışında kalan bütün ülkeler oluşturmaktadır...''
''...ikinci
problem noktasını ise (Buraya dikkat!) denetlenmesi gittikçe
güçleşen milletlerarası sermayenin ve örgütlerin (yâni 'Sistem' in),
etkinlik alanını olabildiğince genişletmek çabaları
oluşturacaktır. 'Küreseleşme'nin, bugüne kadar ortaya
koyduğu tablo, hiç de iç açıcı değildir. (Buraya dikkat!)
'Küreselleşme'nin bilançosunda; eşitsizlik, yoksulluk, etnik
çatışma, kutuplaşma ve silahlanma; mutluluk, refah ve
yardımlaşmadan çok daha ağır basmaktadır. Bunun
yanında adalet, refah ve işbirliği vaadettiği de
söylenemez...''
''...
'Küreselleşme' sürecinin, günümüzdeki gibi bir seyir takip etmesi
durumunda, (Buraya dikkat!) özellikle kalkınmakta olan ülkelerin milli
kültürlerinin, daha çok kuşatılacağı, hayatiyetini
korumasının zorlaşacağı açıktır. Gerçekten
de, kendi milli kültür endüstrisini, küresel şartlarla rekabet edebilir
bir şekilde inşa edip geliştiremeyen ülkeleri zorlu bir gelecek
beklemektedir...''
Kendi
hesabıma, Marksist bir 'ulusal solcu' olarak ben, imzayı
basarım; çünkü, Mustafa Kemal' in ve Mirseyit Sultan Galiyef' in de, hatta
J.M.Albertini' nin de basacağını düşünürüm. 'Tabanı'
ne söyler bilmem, ama merak ettiğim 'Demokratik sol'cu Bülent Ecevit'in de
imzalayıp imzalamayacağıdır.
Bilgi
sahibi olmadan...
Henüz
tanışmışız, Uğur (Mumcu) beni, mavi gözlü tombul
ironie' si, özüyle dalga geçebilmek yeteneğiyle, etkiliyor;
'Sakıncalı Piyade' nin, nasıl tutuklandığını
bir anlatışı var ki, gülmemek imkânsız: yedeksubay
üniformasıyla, onu hangi koridordan geçirseler, durumun farkında
olmayan onbaşılar, çavuşlar, selama çakılıyormuş:
kara mizah! Bir keresinde, sanırım bir akşamüstü, gözlük
camlarımızda gurubun kızıl yansıması, benim
'Hangi Sol?' üzerinde söyleşiyoruz; Batı' daki, Sovyetler'deki ve
bizdeki dogmatique Solculuk üzerine yazdıklarıma, önüne gelen
çullanmıyor mu; sanırım Uğur (Mumcu) o ünlü sözünü bu
vesileyle de söylüyor; onun ağzından, onun sesiyle ilk defa
işitmiş oluyorum.
''-...
çoğumuz okuma özürlüyüz, ağbiy; bunların çoğu,
okumamış, yani bilgi sahibi değil; bilmeden fikir beyan ediyor;
daha da kötüsü, eleştiriyorum diye, karalıyor...''
Sonradan
bu yaman 'tesbitini', şöyle bir formüle bağlamamış
mıdır: 'bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmak!'. TRT/2' deki
söyleşilerimde olsun, bu köşedekilerde olsun; açıklamaya
çabaladığım bazı 'bilgilerin', kimilerinin 'zihinsel konforu'
nu nasıl allak bullak ettiğini, kimilerini nasıl 'intibaha
getirdiğini', kimilerini ne türlü özeleştirilere yönelttiğini;
sağdan soldan, telefondan fakstan öğreniyorum. Yunus Nâdi Bey' in,
'Yeni Gün' deki 'komünist' tavrı, ne çok Cumhuriyet okurunu
şaşırtmış; Kont Trubetskoy' un, Çarlık Rusya'
sı aydını olduğu halde, Türkler lehinde söyledikleri, ne
çok 'Ülkücü' yü, en azından İsmail Bey Gasprinskiy' in Ruslarla
ilgili 'hayırhâh' düşüncelerini hatırlamaya sevketmiştir.
Az önce
bir göz attığınız, az sonra bir daha göz
atacağınız 'tesbitler' de, sanırım, 'bilgi sahibi
olmadan, fikir sahibi olan' pek çok 'kulaktan dolma' aydının
'zihinsel konforu' nu bozacak, ama 'korkunun ecele faydası yoktur'; ve
Vladimir İlyiç' in dediği gibi, 'gerçeğin kendisi, teoriden çok
daha ihtilalcidir'. Şimdi isterseniz parantezi kapatalım, aynı
kalemden çıkan 'Milliyetçilik' üzerine bazı 'tesbitler' i şöyle
bir izleyelim.
Çık
çıkabilirsen, işin içinden!
Başlarken
söylediğimi tekrarlamam gerekir mi? Kendi hesabıma, şu çerçeveye
alınmış 'Milliyetçilik' beni yadırgatmadığı
gibi; 'Sistem' in 'Küreselleşme' saldırısını
uygulamaya geçirdiği bir sırada, basbayağı makûl ve
haklı görünüyor.
''...
'Milliyetçiliğin' referansları ne ırk, ne etnik topluluk, ne de
emperyalizmdir. 'Milliyetçi' düşünce sistematiğinin temelini
oluşturan anahtar kavramlar; diğer bir ifadeyle,
''Milliyetçiliğin' referans noktaları, öncelikle millet, milliyet ve
milli kültürdür. Bunların hemen arkasından da milli devlet, demokrasi,
dayanışma, bağımsızlık ve onurla yaşama
gelir. Bu kavramlara ve dolayısıyla temsil ettikleri değerlere
teori ve pratikte atfedilen rol ve önem de, milliyetçi düşüncenin
('milliyetçiliğin') çerçevesini belirler...''
''...
aynı değerlendirme, ırkçılık ve emperyalizm
kavramlarına yüklenilen anlamlar açısından da geçerlidir. Bu iki
kavram, 'milliyetçilik'ten tamamen farklı politikaları ya da
gerçeklikleri ifade eden kavramlardır. Meselâ ırkçılık,
milletler arasında hiyerarşik eşitsizliği esas
alırken; milliyetçilik, milletlerin eşitliğini ve egemenlik
haklarını esas alır. (Hadi, elindeyse Gâzi'yi ve Galiyef'i
hatırlama!) Irkçılık ve emperyalizm ile milliyetçiliğin
benzer şeyler olduğunu söylemek; sosyal demokrasi, Marksizm ve
Stalinizm'in aynı şey olduğunu söylemekten, çok daha vahim bir
hatadır...''
Evet,
çıkın çıkabilirseniz, işin içinden! 'Soğuk Savaş'
ın o 'kulaktan dolma' Türk aydınına dayattığı
propaganda kriterlerini, darmadağın eden bu 'tesbitler' i; açık
ve seçik, tartışılmayacak kadar net bir şekilde, ortaya
atabilen 'aydın' kimdir ve nedir?
'Sağcı'
mı, yoksa 'solcu' mu? (10/5/1999)
O terslik,
daha ilk bakışta dikkati çekiyor: İngilizce, -üstelik Amerikan
İngilizcesi- 'patırdayan', iki hatun; oysa 'görüntü', o 'ses 'e
uymuyor: Kısa boy, kalın kalça, ağır meme; oturur oturmaz,
sigara tellendirmek; nikotinden çatallaşmış sesler; boyalı
saç, bol fakat kötü makyaj; yok yok, bunlar Made in USA değil, standart
farklı! Garson başlarına dikilince, sır çözüldü: Açık
bir 'sosyete' Türkçesiyle, 'Fransız kahvesi' ısmarladılar; o
zaman, uyandım: Evet, 'Amerikalı' Türklerdi: Hiç kuşkusuz, tuzu
kuru, hiç kuşkusuz, 'liberal'; kesinlikle, ''küreselleşmiş!''.
İnsan
tuhaf olmaz mı? Sosyalizm, oldum olası 'Enternasyonal' olmak
iddiasındadır; 'Sistem' in egemenliğindeki dünyada, istese de
istemese de 'nasyonalist' -yâni 'Milliyetçi'- kalmıştır: II.
Dünya Savaşı 'nın SSCB 'deki adı, 'Vatan Müdafaa Harbi'
idi. Oysa 'milliyet' dozunu taşıran Emperyalizm, kaşla göz
arasında 'ulusal' (yerli) liberali 'kozmopolitleştirir': Amerika 'da,
o uyruğa geçmiş Türkler; Sovyetler 'e
sığınmış 'komünist' Türklerin yanında, düpedüz
birer 'işbirlikçi', biraz acımasızca da olsa, 'vatansız'
sayılabilirler; oysa -Ermeni kökenliler dahil- Sovyetler 'deki 'komünist'
Türkler, 'vatan' hasretiyle ölmüşlerdir.
Milliyetçilik
Anadolu 'da -II. Dünya Savaşı 'na kadar- 'Kemalist' yurt
milliyetçiliğidir; Naziler 'in 'ırkçı' milliyetçiliği
değil! Daha öncesi mi? Ne İsmail Bey Gaspirinskiy 'ırk'
milliyetçisidir, ne 'tavariş' Sultan Galiyef, ne Yusuf Akçura, ne Ziya
Gökalp! Anadolu 'milliyetçiliği' ne 'ırkçılık'
bulaştırıldığı an, 'dış faktör'
arayacaksınız: 40 'lı yılların
ırkçı/turancılığı 'nın arkasında, III.
Reich, Gestapo, Nazi Irkçılığı 'nı; 60 'lı
yılların 'ırkçı/ülkücülük 'ünde, ihtimal, Komünizmle
Mücadele Cemiyetleri 'ni, yâni CIA 'yı bulacaksınız. Nasıl
ki Anadolu 'komünistleri', ister Ermeni, Rum, Musevi olsun, ancak işin
içine dış faktör karışırsa 'yurt milliyetçiliği'
nden sapmışlardır; ötekiler, İştirakiyun da, Solcu
Kemalistler de, Kadrocular da, TSP de, TİP de 'yurt milliyetçisi' dir.
Oysa 'dış faktör', ister sağdan gelsin, ister soldan, bin
yıllık Anadolu ahalisini, 'etnik' bölünmeye özendirebiliyor; ya da o
iki 'karikatür' sosyete Amerikalısı gibi, öz yurdunda İngilizce
'patırdayıp', 'ecnebicilik oynamaya'!
Selânik
burjuvası 'ittihatçı' Emanuel Karasu Efendi'nin Mütareke
yıllarında, İtalyan uyruklu Emmanuele Carosso oluverdiğini
kim hatırlıyor? Halbuki aziz dostum Vartan İhmalyan, Moskova 'da
öldü ama, tıpkı İstanbul 'daki gibi Vartan İhmalyan olarak
öldü. Toprağı bol olsun!
Temel
'parametreler' sayılırken
Bu
'girizgâh', sağcı mı yoksa solcu mu olduğunu sual
eylediğim o ilginç aydının, şu ' tespitleri' ni
aktarabilmek için:
''...
'Milliyetçilik' bir toplumun milli devlet haline gelme ve bekâsını
sağlama sürecinde; bizatihi tarihi tecrübe ve kültürel birikimden süzülüp
gelen değerlere dayalı, sosyal/siyasi yaklaşımları
inşâ etme ve bunları geleceğe taşıma
iddiasındadır. Burada 'milliyetçilik' kavramının, milli
devlet ve beka ideali ile birlikte, bir üst/kimlik olarak kültüre ve tarihe
referansta bulunduğunu da dikkate alırsak; 'milliyetçilik' fikrinin
tarihi süreklilik içinde, milli ve kültürel varlığı esas alan
bir gelişme modeli öngördüğünü söyleyebiliriz...''
''...
(buraya dikkat) milli devletlerin zayıflatılması, 'millet'
denilen sosyal 'entite'den vazgeçilmesi; tarihe rağmen ve tarih
dışı bir anlayışın ifadesi olduğu gibi;
millet öncesi yapılara, millet öncesi formlara geri dönme iddiasını
da beraberinde taşıyan, 'geri' bir anlayıştır. Bu
anlayışlar barış yerine savaş ve
istikrarsızlığı davet eden, 'etnik cemaat' veya başka
tür millet öncesi yapılara özlem duyan arkaik zihniyetler ve kabileci
hayallerin eseridir...''
''...
böyle ele alınca, milli devlet ve 'milliyetçilik',
yaşadığımız dünyada istikrarı, bütünleşme ve
barışı temsil eden, önemli fonksiyonlara sahiptir. Bununla
beraber 'milliyetçiliğin', ekonomik ve siyasi bir program olarak katı
ve değişmez 'dogmaların' sınırladığı,
'statükocu' bir anlayışa saplanıp kalamayacağını
ifade etmek gerekir. XIX. yy'ın 'milliyetçilik'
anlayışında, yaşadığımız
yüzyılın zihni, kültürel ve toplumsal gelişmeleri nasıl
ciddi gelişmelere yol açtıysa, XXI. yy'ın 'milliyetçiliği'
de yeni yöntem ve yaklaşımlarla zenginleşme ihtiyacını
duyacaktır. Ancak en sade anlatımıyla, milletin menfaatı
neyi gerektiriyorsa, onun, her zaman öncelik taşıyacağına
şüphe yoktur...''
''...
yâni, 'milliyetçiliği' var eden felsefi temelin, en küçük şekilde
zedelenmesi, mümkün görülemez; dolayısıyla, 'milliyetçiliğin'
temel parametrelerini teşkil eden millet, milli devlet, milli kültür ve
milli hâkimiyet kavramları, kalıcı niteliklerini
koruyacaklardır...''
Dikkat
isterim, 'temel parametreler' sayılırken, klâsik sosyal gelişme
şemasına uygun olarak, 'din' zikredilmiyor; çünkü, 'milliyetçi' olabilmek
için, önce 'millet' olabilmek zorunludur; bir kavmin 'millet' olması
demek, 'ümmet' merhalesinden geçmiş olması demektir; zaten o
yüzdendir ki Türk/İslam Sentezi iddiası, ancak Selçuklu/Osmanlı
'ümmet' sentezi için geçerli olabilirdi; 'Cumhuriyet' Türkiye 'sinde sadece o
sentezden üretilecek, çağdaş ve demokratik bir 'milli' kültür sentezi
düşünülebilir ki, bunun 'laik olması zorunluluğu' su götürmez.
Osmanlı'nın
adı 'Osmanlı' mı olurdu?
O nlara
bir Gümüldür (İzmir) yeşilliği ve maviliği ortasında
rastlamıştım; bir avuç Fransız turist, kafalarındaki
Türk/Kürt 'çelişkisini', biraz da küstahça ortaya döküyorlar; denize
yağan güneş aydınlığından, gözlerimiz
kamaşmış, elimiz ayağımız, tuz;
tartışıyoruz.
Neler mi
diyorum, en önce Türklükte 'ırk' kavramının geçerli
olmadığını; hele Batı Türkleri'nde, hiç! Eğer
olsaydı, Selçuklu 'nun adı Selçuklu, Osmanlı 'nın adı
Osmanlı mı olurdu? Bunlar Oğuz (Ghouzz), üstelik Kayi boyundan;
neden Anadolu Oğuz İmparatorluğu, ya da Önasya Kayi Devleti
demesin de, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye desin? Saray Osmanlısı,
göçebeye Türk deyip küçümser; Osmanlı'ya Türk deyip, ondan hem
dehşete düşen, hem nefret edense, Batı 'dır: eski Venedik
ya da İspanyol haritalarında, Anadolu 'nun ve Balkanlar 'ın
üzerinde Turchia yazmaz mıydı? Nurullah Ataç 'ın, devletin
adına sık sık takıldığını, bilir
miydiniz? Hasta özleştirmecidir ya, ona göre 'Türkiye', Latinlerin Turchia
'sından bozma bir addır, en azından 'Türkeli' dememiz uygun
düşermiş!
Oğuz
ya da Kıpçak dememişiz, Türklük tarihin -bu arada
Batı'lının- bize yakıştırdığı
üst/kimlik; eğer Rum'u, Ermeni'yi ya da Kürd'ü rahatsız edecek bir
'ırkçılık' olsaydı, Oğuz'u da etmesi gerekirdi; bakar
mısınız, Asya'daki soydaşlarımız ne
yaptılar? Kırgız, Türkmen, Kazak, Özbek, Azeri kimliklerini öne
çıkardılar; Batı Türkleri'nin bunu yapmamış
olması, kusur değil, meziyet: kendini Anadolu ve Rumeli halkıyla
bir tutuyor, Türk üst/kimliği de ona yetiyor.
Lâfın
gidişatı gösterdi sanırım, 'tespitler' in sahibi, besbelli
bir 'milliyetçi' aydın, sizce kim ola ki? (12/5/1999)
Gâzi' ye
suikast davasının, başlıca sanığı Ziya
Hurşit Bey, Meclis'te Lâzistan meb'usudur; evet, yanlış
okumadınız, 'Lâzistan'! Osmanlı haritalarında, Doğu
Karadeniz Bölgesi üzerine Lâzistan' yazılırdı; Güneydoğu
Bölgesi' ne ise, 'Kürdistan!'. Peki, şaşırtıcı olan
nedir? O Arz'ullah-ı vâsıa Osmanlı coğrafyasında,
Türk'ten Türkiye'den bahis bile edilmemesi! Osmanlı'nın kaç Vezir-i
âzamı, kaç Reis'ül Küttabı Boşnak, Çerkes, Arnavut, Kürt ya da
Lâzdır, bilir misiniz? Son Meclis-i Meb'usanlardaki sosyalist meb'uslardan
Vlahof efendi , Bulgar'dı. Geçenlerde İlhan (Selçuk) belirtmedi mi?
Anadolu ve Rumeli ahalisini, Türklüğüne 'uyandıran'; Çar
emperyalizminin ezdiği -başta İsmail Bey Gasprinskiy olmak
üzere- Rusya Türkleri'dir. Sonra densiz bir Amerika' lı orta vâdeli tahmin
uzmanı kalkıyor; Türkiye' deki etnik kalabalığından
söz edip, onlara 'kimlik' istiyor. Burası Amerika mı? Bin
yıldır herkes 'kimliğiyle' yaşamış: Vezir-i âzam
İbrahim Paşa' nın, Rum; 'Sokollu' Mehmet Paşa' nın,
Boşnak olduğunu, bilmeyen mi var? Gerek 'Ümmet', gerek 'Millet'
kültür sentezinde, alt ve üst 'kimliklerin' yerini, hepimizin doğru tespit
etmesi; herkesin, ama en çok da bu toprağın çocuklarının,
yararınadır.
Onun için
'tespitlerini' aktardığım 'milliyetçi' nin, soruna
getirdiği açıklığı, sizinle paylaşmak istiyorum:
Anadolu' nun ve Rumeli' nin 'etnik zenginliği', 'bölücülüğe' payanda
yapılamaz; buna heves eden 'ecnebi', en iyi Türkçe sözlüğü (Kamus-u
Türkî) hazırlamış Şemsettin Sâmi Bey' in, Arnavut;
'Türkçülüğün Esasları' nı yazan, Ziya Gökalp Bey' in, Kürt; en
yaman Türkçeci Agop Dilaçar' ın, Ermeni; Kemalizm' in en çetin savunucusu
Moiz Tekinalp' in Yahudi, birer Türk olduğunu, elbette bilmiyor; oysa bu
bizim, medar-ı iftiharımızdır.
'Kamusal alan',
'millî kültür' ve 'hedefleri'
Önce
şu vahim ve gerçekçi uyarı: ''... etnik toplulukların, etnik
kültürlerin, 'yurttaşlık' kavramı yerine geçirilmeye
çalışılması, demokratik hukuk devletinin sonunu
hazırlayacaktır. Bu sadece 'üniter' devletler açısından
geçerli olan bir kural değildir. Demokrasilerin, temel kurumları ve
araçları olan partilerin, seçimlerin ve derneklerin, çeşitli
alt/kültürler, mezhepler ve etnik topluluklar esasında bir örgütlenmeye
sahne olduğunu; ve siyasetin buna göre
yapıldığını varsaydığımızda,
ortada demokrasiden eser kalmayacağı açıktır...''
''...
demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri yanında, güvenliğin,
düzenliliğin ve adaletin tesis edildiği, bir 'kamusal alanın'
varlığına ihtiyaç gösterir. Bu demokrasinin 'olmazsa olmaz'
şartlarından biridir. 'Kamusal alanın' yaslanacağı
kültürel ve sosyal zemin de, toplumun müşterek değerleri ve
idealleridir, yâni 'millî' kültür ve hedefleridir. Bu durum, Türkiye gibi
jeo/politik açıdan çok hassas ve sorunlu olan coğrafyalarda yer alan
ülkeler açısından daha çok önem taşır. Türkiye'de,
diğer bütün millî devletlerde olduğu gibi, çeşitli alt/
grupların ve kültürlerin varlığı bir gerçektir; ancak bu
gerçekliğin, 'millî' kültürün ve birliğin yokluğunun bir delili
olarak tanımlanıp yorumlanmaması gerekmektedir...''
''...
problem daha çok 'kamusal alan' ile 'özel alan'ın iyi tefrik
edilememesinde düğümlenmektedir. Belirli bir alt/kültür ya da etnik
topluluk mensubunu, siyasi sistemin yapısı ve işleyişi
bazında, öncelikle 'yurttaş'; daha sonra da üst/ kimliğin (yâni)
'millî kültürün' bir mensubu olarak algılamak önem
taşımaktadır. Yâni, (buraya dikkat!) alt/kültürleri ve etnik
toplulukları, siyasi sistemin temel bir aktörü kabul edip; millî kültürün
varlığını ya da önemini yok saymanın, ne devlet olgusuyla,
ne de demokrasiyle bir ilişkisi vardır. Devlet de, alt/kültürlerin
varlığına saygı duyan; mensuplarının, mahalli
kültürlerini yaşama arzusuna engel olmayan bir pozisyona sahip olmak
zorundadır; bu anlamda demokrasiyle ve insan haklarıyla
bağlantısı vardır...''
'Söylem'
ve 'eylem'...
Öyle mi
yapıyorlar? Tartıştıkları bu mudur? Hayır! O
bahiste i'lerin noktalarını yerli yerine koymadan önce, hem ilim
-yâni tarih, iktisat ve sosyoloji- hem de mantık ve coğrafya
gerçeği bakımından makûl ve kabul edilebilir olan bu 'tespitler'
i, hangi Türk aydınının yapmış olduğunu
açıklamayalım mı? 'Tespitler' in sahibi, 'bilgi sahibi olmadan
fikir sahibi olup' da asıp kesen birçoğumuzun, adını
işitince ağzının bir karış açık
kalacağı, bir MHP' lidir: Devlet Bahçeli, evet!
'Türkiye
Günlüğü' dergisi, geçen yıl bir 'özel sayı'
yayımlamıştı: ''Milliyetçilik: telâffuzu kolay, grameri zor
bir dil'' (Mart/Nisan 1998, sayı: 50) O sayıdaki pek çok yazı,
söyleşi, röportaj arasında Devlet Bahçeli' nin mülâkatı,
ağırbaşlılığı, sorumluluk duygusunun
yüksekliği ve her türlü demagojiden uzaklığıyla dikkatimi
çekmişti. Devlet Bahçeli bugün, son seçimin iki büyük galibinden birisi;
Türkiye' de seçmenin ülkeyi yönetmeye ittiği, iki büyük partiden birisinin
lideridir: oluşan yeni koşullar, bir yıl önce söylenmiş bu
sözlere, hem tarih ve siyaset perspektifinde, handiyse 'dramatik' bir anlam
yüklüyor; hem de, Bahçeli' nin partisini, siyasi tavır ve
tartışmalarını; İsmail Bey Gaspirinskiy' le başlayıp,
Galiyef, Vahidof, Akçura, Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal 'muhtevasında' bir
'Türkçülüğe' bağlıyor; aksi halde, Mr.Graham Fuller' in,
'İnsan hakları' nın ve 'demokrasi' nin temel unsurudur diye
aldığı 'etnik kimlik' sorununa yaklaşımı,
şöyle olur muydu:
''...
meseleye Türkiye'deki bazı çevrelerin 'kimlikler
tanınmalıdır' 'kimlikler kurumlaşmalıdır'
şeklinde yaptığı öneriler çerçevesinde
yaklaştığımızda, ortaya bambaşka bir tablo
çıkmaktadır. Bu eğilimde olanlar, 'millî kültür', 'üniter devlet
yapısı' 'bölücü terör' gibi konuları, bilinçli ya da bilinçsiz
olarak hafife alan, önemsemeyen bir anlayışa sahiptirler. Bunun
yanında 'milliyetçilik' kavramına yönelttikleri eleştirileri,
kimlik tartışmalarıyla ilgili kendi tezlerini ortaya koyarken
unutmuş görünmektedirler. Düzenli ve ısrarlı bir şekilde, 'etnikçilik'
duygularını kamçılamakla; tarih, dil ve soy
anlayışını pekiştirerek, alfabeler icad ederek, bir
etnik topluluktan adeta 'millet' yaratmaya çalışmaktadırlar...''
Farkında
mısınız, düpedüz 'ırkçı' ve 'tahrikçidirler' diyor.
Yanılmıyorsam, Devlet Bahçeli, 'Türkçü', dolayısıyla
Müdafaa-i Hukuk anlayışında, bir 'yurt milliyetçiliği'
öneriyor; bunun 'Soğuk Savaş' ürünü 68 Kuşağı
'ülkücülüğü' nün, 'bizatihi' ırkçı ve şiddete mütemayil,
anti/komünist histerisiyle bir ve aynı şey olduğunu
söyleyebilmek, neresinden bakılsa, hayli zor: fakat, eylem'in (action),
söylem'e (discour) uygun gelişip gelişemeyeceğini, elbette zaman
gösterecek!..
Bizden,
beklemesi. (14/5/1999)
'Demokratik
Sol' u tartıştığımız günler!
60'
lı yılların, ikinci yarısı, İzmir! Hafızamda
nedense hep yaz, hep ışımalarla yağan, çelik mavisi bir
sıcak, gizlice yumuşamış asfaltlar; sözüne daima
sâdık, daima martılarla gelen, İmbat! Venedik' ten dosdoğru
'Demokrat İzmir' e inmiş; orada, Kemal Bilbaşar'ı bulmuşum:
40 kuşağının, 'toplumcu gerçekçi' hikâyeci ve
romancısı; 60' lı yılların, İzmir TİP il
başkanı!
'Demokratik
Sol', TİP gibi 'Türkiye sosyalisti' bir parti dururken, Bilbaşar'a
'ters' geliyor; yalnız o mu, 68' de üniversitelerde başlayan
'devrimcilik' cereyanı da! Ayrıca, o terli ve tuzlu, öğle sonu
söyleşilerimizde, üzerinde tartışmasız mutabık
olduğumuz bir 'tespit' var ki, onu doğruluyor: 'Demokratik Sol'un,
eski CHP'ne 'aşıladığı' yeni slogan; 'Bu düzen
değişmeli!'; gösterdiği hedef, 'İnsanca Hakça Düzen!'
Bunların ikisi de, 'Sosyalist Sol'un sloganı; zira 'Demokratik Sol',
bir yerde, 'Sosyalist Olmayan Sol'; 'düzen'i değiştirmez, olsa olsa,
düzeltir; düzeni 'bozuk' sayıp 'değiştirmeye' soyunan, oldum
olası 'sosyalistler', yâni İşçi Sınıfı, yâni
TİP!
Peki
gençler, -hem de önemli bir kesimi- neden 'Demokratik Sol' u destekliyor?
Başta dönemin hızlı militanı Süleyman Genç, ara sıra
gelirlerdi, nasıl da tartışırdık; sonradan
çıkardığım iki özellikleri vardı ki, bu onları
klâsik CHP' liden kesinlikle ayırırdı:
1 / Bu
çocuklar, 27 Mayıs sonrasına egemen bir 'Atatürkçülüğe' gönül
vermişlerdi; bazıları, başarısız askeri
müdahalelere katılmış, tasfiye edilmiş askeri
öğrenciler, 'yarım kalmış bir devrim'i tamamlamak
isteyenler!
2 / YÖN
dahil, 27 Mayıs Atatürkçülüğü, neticede, Üçüncü Dünya'da yükselen
Nasır Sosyalizmi'nin etkisindeydi; anti/emperyalist, laik ve
demokratiktiler; ama olayı Marksistlerden farklı algılıyor,
zira 'zinde güçlere' (cihet-i askeriye'ye) fazlaca bel
bağlıyorlardı.
Yine de TİP'e
gitmeleri gerekmez miydi? Belki! Fakat partinin yönetim kademelerinde öyle
isimler vardı ki, taşıdıkları 'Moskova
İpoteği', daha çok 'Üçüncü Dünya'cı bu gençleri irkiltiyordu.
Haksız mıydılar? Sanmıyorum: o 'ipotekli'
politikacılar, daha sonra TİP'in dağılmasına neden
olacaklardır.
Bir '68
kuşağı' hareketidir
' Demokratik
Sol' un aslında bir '68 Kuşağı' hareketi olduğunu
farkettiğimde, Ankara'daydım. 'Hareket' CHP içinde muzaffer
olmuş, Feyzioğlu'yu ve İnönü'yü etkisiz kılmış;
seçimlerden, 'İnsanca Hakça Düzen' sloganıyla,
başarılı çıkmıştı: Ecevit, hükümeti kurmaya
hazırlanıyor. '68 kuşağı' ne demek? Heyecanı
yoğun, gözü kara, feda-yı nefs yeteneği fevkalâde yüksek, gençler
demek! 'Demokratik Solcu' lar da öyleydi, 'fersûde' CHP' ne inanılmaz bir
dirilik, yeni bir coşku, bir atılım gücü getirmişlerdi;
bunu halka bulaştırmasını becerdiler,
başarıyı yakaladılar. Millet, CHP' ne fakat asıl,
Ecevit' e büyük bir kredi açtı; kendi hesabıma, bu 'kredinin', hem
CHP, hem Ecevit tarafından, çarçur edildiğini düşünürüm;
Kıbrıs Barış Harekâtı zorunlu hale gelmeseydi, onun da
önceki iktidarlardan farksız, kös kös muhalefete döneceği, rahatça
söylenebilir.
Neydi
eksik olan? Camların güneşte eridiği o temmuz öğle
sonlarında, Kemal Bilbaşar'la mutabık
kaldığımız, o 'terslik': 'Demokratik Sol', aslında
'Sosyalist Sol'un slogan ve hedefini kullanarak 'yükselmiş'; halk ona,
'bozuk düzeni değiştirip, insanca ve hakça bir düzen
kuracağı' için, arka çıkmıştı; oysa 'Demokratik
Sol', bir kere, CHP'nin mutlak atâleti ve bürokratlığı
içindeydi; ikincisi Ecevit, daha Parti'nin genel başkanı olmadan,
'oligarşi'nin 'çizgisine' girmişti: 'bozuk düzeni'
değiştirmesi, söz konusu bile olmadı; 'insanca ve hakça bir
düzen' için, kimse parmağını oynatmadı; bu da hem hareketin
itibarını yitirmesine yol açtı; hem de aynı slogana sahip
çıkan radikal -daha doğrusu marginal- öğrenci Solu'nun, gençler
arasında itibarını artırdı, 'terörist
eylemciliğin' yayılmasına neden oldu.
Gerçi
hamle, ülkemizdeki 'Solcu Kemalist/Sosyalist' potansiyelin, 'inkılâbı
tamamlaması' için, fevkalâde elverişli bir zamanda ve ortamda
yapılmıştı: Müdafaa-i Hukuk Doktrini
canlandırılabilir, Gâzi'nin 'Halk Fırkası'na, 'Mazlum
Milletler' dayanışmasına dönülebilirdi; yürekli
davranılabilse, -'sınıfsal' değilse bile- 'ulusal' bir
halkçılık düzeninin ilk adımları atılmış
olacak; bu da CHP için bir 'yeniden diriliş' anlamına gelecekti.
Olmadı. Oysa 68 Kuşağı' nın -halka intikali
açısından- en etkili ve etkileyici eylemi, elbette ki 'Demokratik
Sol' hareketidir; seçim yoluyla iktidar imkânını da
yaratmıştır, ama sanırım Ecevit' in 'bozuk düzen' in
mahiyeti ve 'bağımlılığı' hakkında, önceden
en ufak bir fikri yoktu; davanın 'mahiyetini' ve 'güçlüklerini', ancak
iktidar olduktan sonra anladı. Asla sosyalist olmadığı,
belki de hiç olamayacağı için, onun şahsında bir
Mendes-France, bir Salvatore Allende görmek isteyenleri, ağır hayal
kırıklığına uğratarak; - IMF'nin ve Dünya
Bankası'nın 'tavsiyeleri doğrultusu' nda-, 'baraj göllerine
balık ekerek' ülkeyi kalkındırabileceğini ileri süren, 'idare-i
maslahatçı' bir başbakan olarak kaldı.
Ne
yazık!
Halkın
özlemi o 'radikallik'!
Bu laflar
niye? Son seçim, dedim ya, seçim değil, adeta referandum: seçmen yurtta
'düzeni' daha da bozup, yoksulu varsıla kul; yurtdışında
ülkeyi ele güne rezil eden, partileri ve siyasetçileri fena halde çökertti:
klasik merkez sağ/merkez sol, baraj çizgisi çevresinde sürünüyor.
Halkın 'radikal', -70'li yıllarda olduğu gibi-,
anti/emperyalist, ulusal halkçı ve lâik bir yönetim özlemi içinde olduğu
açık; özlemin 'radikalliği' ve 'geri dönülmezliği', DSP'nin
yanına MHP'yi eklemesinden belli!
Oysa ben,
bu defa; eski 'Demokratik Sol' Hareketi'nin, devamı olmak
iddiasındaki DSP' nin, sözcülerinin konuşmalarında olsun, seçim
bildirgesinde olsun, o eski ve şanlı 'Bu Düzen Değişmeli'
sloganını duyamadım, 'İnsanca ve Hakça Düzen'
amacını göremedim. Vardıysa ve ben görmediysem, bilinmelidir ki,
işleri bu defa çok daha zor olacaktır; halkın Ecevit' e
açtığı bu ikinci -belki de son- krediyi son derece
akıllıca ve hesaplı kullanmaları gerekir; yok eğer,
sütten ağızları yandığı için, yoğurdu
üfleyerek yiyorlarsa, yâni o 'radikalliği' es geçtilerse, 'sükût-u hayal',
ufukta zaten hazır: halkın, siyasetten ve siyasetçilerden beklediği,
o cumhuriyetçi 'radikalliğin' tam da kendisi. (17/5/1999)
Akşamları
beni, 19.10 vapurunda bulabilirdiniz. 'Manşeti' tesbit edip, 'birinci
sayfayı' bağladıktan sonra, çıkıyordum; gazete,
'nöbetçi' gece müdürüne teslim! Güneş, Körfez' i adeta kana bulayarak,
Çatalkaya' nın ardına devrilmiştir; deli bir rüzgâr, vapurun
açık pencerelerindeki perdeleri tokatlıyor; sıcaktan
'börtmüş' Karşıyaka yolcuları, ya gazetelerine
eğilmişler; ya yorgun bir dalgınlığın,
lâbirentinde kayıp! Bense, gün boyunca içimi dışımı,
tıkabasa doldurmuş olan 'gündelik' ten arındırıp,
bazen bir romana ( Pavese mi, Semprun mü?) dalarım; bazen de, o gün
yaşanmış bir tartışmanın, muhtemel
sonuçlarını hesaplarım: ''- ... acaba 'Demokratik Sol' u yerine
koyalım derken; ... Kemal (Bilbaşar) ağbiyle, biraz ileri
gitmedik mi?''
İkimizin
havsalası da, Sol' un S' i yüzünden nice parti kapatmış, gazete
dergi dağıtmış; kitap toplatmış, nice şairi
yazarı, mapusane mapusane süründürmüş CHP' nin, sihirli değnek
dokunmuş gibi, bir gecede 'solcu' olabileceğini almıyordu. CHP
herhalde bildiğimiz CHP idi de, besbelli, TİP'in 'zuhuru', daha da
önemlisi, ülkenin koşullarına uygun ve 'dış ipoteksiz' bir
solcu platform getirmesi, CHP yönetimini ürkütmüştü: İsmet Paşa,
partisinin 30'lu yılların ortasında yitirdiği 'solcu' kimliğini,
-son derece ihtiyatlı- bir 'Ortanın Solu' etiketiyle öne
çıkararak; galiba, TİP'i usulca 'aşırı sola' yâni
'yasadışı'na itmeyi deniyordu.
27
Mayıs 'devrimcileri' nin çabası, 'Ortanın Solu' nu, zaman içinde
'Demokratik Sol' la; İsmet Paşa'yı, Bülent Ecevit'le
değiştirmiştir; fakat CHP'de, 'imaj' hariç, aslında çok
şey değişmez, ama bu da yeterlidir: TİP -biraz bunun, biraz
Moskova 'virüsünün' etkisiyle- küçülür; CHP, -aynı sebeplerden- büyür;
halk -oyunu ziyan etmesin diye- onu kalabalık ve daha tanınmış
olana vermiştir, oysa Burjuvazi'nin asıl 'babası'nı ve 'ilk
ortağını', yeniden iktidar yapıyordu.
Anlaşılmasına
anlaşılmıştır ya, hayli geç!
Ne büyük
hayal, ama 'hayal'!..
Fransa'
dan döneli çok olmamıştı; ondan mı nedir, 'Demokratik Sol'
kavramına, daha farklı bakmak eyilimini taşıyordum.
Çünkü
Paris'te alttan alta uğuldayan 1968 Hareketi, çok başka bir
perspektivi tartışıyor: 'Demokratik Sol' Sovyetler'deki
'Totaliter Sol'un asıl alternatifidir; yâni nedir, özgürlükçü ve
özyönetimci, 'hakiki' sosyalizm! Başka bir deyişle, Sovyet
İhtilâli'nden beri, Rusya'da ve Rusya dışında
tartışılıp geliştirilen; geliştirilmesi, SSCB'nin
'bürokratik merkeziyetçi' diktasının eleştirisine dayanan,
'ideal Sosyalizm!' Doğu'da Josip Broz Tito (Yugoslavya), İmre Nagy
(Macaristan), Aleksandr Dubçek (Çekoslovakya); Batı'da Santiago Carillo
(İspanya), Enrico Berlinguer (İtalya) gibi liderlerin
'çıkışları' ve 'eleştirileri'; komünistler arası
bir 'Akdeniz Enternasyonalı' söylentisi; Marksist düşüncenin önüne,
yeni ufuklar açmıştır. 'Demokratik Sol', ancak böyle Marksist
düzeyde tasarlanmış bir 'aşama' nın adı olabilirdi; ya
da olmalıydı: Sosyalist olmayan bir 'Demokratik Sol', önünde sonunda,
Batı' daki Hıristiyan Demokrat kesimindeki, bazı partilere
benzemez mi?
İlginçtir;
bugün İtalya' da, Palmirio Togliatti' nin eski ve ünlü İtalyan
Komünist Partisi, 'Demokratik Sol Parti' diye anılıyor.
Türkiye'
deki Hareket'in de, bir ara, TİP' in ve DİSK' in -hatta
Türk-İş' in- katılımıyla; yeni, atılgan ve
adamakıllı doğurgan bir inkılapçılığa
dönüşebileceğini düşünmüştüm. Hadisenin çapını ve
önemini, bir an, göz önüne getirir misiniz: 'Sosyalist Sol' ile 'Demokratik
Sol', el ele, omuz omuza! Ne büyük hayal!.. Evet, büyük ama, hayal:
Konuşacağınız ilk TİP'li, DİSK'li, ya 'Demokratik
Sol' militan; hayalin büyüklüğünü de,
imkânsızlığını da, o dakika size kanıtlardı:
İnanılmayacak kadar 'küçük' hesaplar içindeydiler; Türkiye'nin
geleceğine ilişkin bir gelişme ve yükselme projeksiyonu,
akıllarından bile geçmiyordu; o seçimi, o seçim çevresini, o
belediyeyi, en iyi bir ihtimalle -o 'iktidar'ı kurtarsınlar, onlara
yetiyor. Gelecek seçime, Allah kerim!
Muhayyelesi
dar politikacıdan, büyük atılımlar beklemek nafiledir; Gâzi
Mustafa Kemal, Samsun'a, mağlup Osmanlı'nın sıradan bir
ordu müfettişi olarak mı inmişti acaba? Öyle olsa, daha Erzurum
Kongresi öncesinde, Mazhar Müfit'e gizlice, sonunda 'Cumhuriyet'i ilân
edeceğimizi, söyleyebilir miydi? 'Demokratik Sol', Türkiye Cumhuriyeti'ni
baştan başa 'yenilemek' fırsatını, kimbilir, belki de
'muhayyelesizliğinden' kaybetmiştir.
'Sistem'in
'otomatiğine' bağlı
Son seçim
kampanyasının, en calib-i dikkat unsuru, aynı hayal gücü
noksanlığı olmadı mı? İktidara
'konacağından' emin, bir liderin, ekranda bütün dişlerini
göstererek; en büyük aklın, Çokuluslu Şirketler' in bilmem kaç
trilyonluk parasını, Türkiye' ye çekmek için pazarı açmak
dediğini, kulaklarımla duydum. Öyleyse niye İstiklâl
Savaşı yapmıştık? Savaşı bitirir bitirmez, 'Ulusal
Ekonomi Savaşı' na girmiş; o Çokuluslu Şirketlerin
ülkemizdeki köprübaşlarını, birer birer
kamulaştırmıştık?
Koca
Türkiye'nin geleceğini yönetmeye tâlip olanlar, yeni ve heyecan
uyandırıcı, tek 'projeksiyon' üretemiyorlar: dön dolaş, hep
aynı cılkı çıkmış, yâvelerdesin! Neden?
Yaratıcı güçlerinin olmayışından mı; mevcut
koşulları, 'olabileceğe' dönüştürme yeteneğinden
yoksun oluşlarından mı? Muhakkak, her ikisinden de!
Kuşkusuz, bunun payı büyük; çünkü öğretim sistemimiz,
'yaratıcı' kafa üretmiyor; hatta artık 'yurttaş' bile
üretmiyor. O yüzden de, konuşan hangi parti lideri olursa olsun, 'koca'
Türkiye'nin 'geleceğini', daha o dakika, 'Sistem'in 'reçeteleri'ne
bağlıyor: sağcısı solcusu, ülkeyi
-dolayısıyla onun gelecek projeksiyonunu-, yarım
yüzyıldır Batı 'nın -yâni NATO 'nun, AB 'nin vs.-
'otomatiğine' bağlamış; görevi, önceden belli,
sınırları çizilmiş programları uygulamak! Kim gelirse
gelsin, bunlar değişmeyeceğine göre, köklü atılımlar
içeren gelecek projeksiyonlarına ne gerek var: seçim bildirgesi yerine, o
yüzden, bir sürü maval...
Dikkat
isterim: o sade suya tirit kampanyada, en büyük, en sağlıklı
projeksiyonları umduğumuz kişiler, 'dut yemiş bülbül' iken;
'Sistem'in Türkiye'deki 'işçi muhalefeti' yerine koyduğu, 'Etnik' ve
'Dini' muhafelet, 'projeksiyon' deneyen, 'yegâne' siyasi kadrolar olarak
dikkati çekiyordu: İslâm Cumhuriyeti, Şeriat Devleti, Federasyon, vs!
Ayıptır, ayıp! Bereket versin Türkiye halkı, inanılmaz
sağduyusuyla, hem onları çökertti, hem de 'Sistem' in 'reçeteleri' ni
yarım yüzyıldır -üstelik kötü sonuçlarla- 'memur gibi uygulayan'
'Merkez Sağ/Merkez Sol partilerini!
'Kredi',
şu ya da bu şekilde 'milliyetçi tavır koymuş', iki uca
açılmıştır; halk, hem istikameti gösteriyor, hem de
onlardan 'tam bağımsız', 'lâik ve demokratik' Türkiye'nin,
'gelecek projeksiyonunu' bekliyor: 'kişiliksiz' ve 'kimliksiz'
iktidarlardan, illallah dediğini, daha nasıl göstersin? (19/5/1999)
O bayram
sabahı, beni, Boğaziçi Lisesi 'nden ( Çiftesaraylar ) alıp,
şair Faruk Nâfiz Bey 'in, Arnavutköyü' ndeki evine götürüp, onun elini
öptürtmüştü.
Amcam,
Edebiyat Öğretmeni Hayrettin (İlhan) Bey, bizi hep
şaşırtmıştır. Babam, Medrese'den çıkma,
'sarıklı' hoca olduğunu söylemişti; oysa ben, balolara
giden, hatta dans eden bir 'cumhuriyet' öğretmeni olarak
tanıdım. Yazları Suadiye Plajı 'nı hiç ihmal etmez;
kaç 'banyo aldığını' gizli bir iftiharla söylerdi.
'Çamlıca' daki köşkte, geceleri, üst kattaki odasına çekilip
Kur'an okuduğunu işitirdik. İstiklâl Savaşı 'nda o,
Akşehir 'de 'muallim' imiş; Garp Cephesi Karargâhı da, bir ara
oradadır; İsmet Paşa' yla 'muârefesi' oradan geliyor; o yüzden,
ona asla lâf söyletmezdi, fakat dindarlığı, asrîliğine
rağmen, 'müsellem' ...
İki
'temel' kural ki!..
Çamlıca
'nın bazı semtleri, o tarihte, henüz elektriksiz; köşkte,
karpuzlu lâmbaların, solgun sarı aydınlığına
sarınıyoruz. Bazı geceler, arada duraklayıp, bizim
duymadığımız bir sesi dinleyerek, konuşurdu. Bir
keresinde, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 'nde, nasıl olup da, mü'minle
bolşeviğin, Türk'le Kürd'ün ve Çerkes'in, bir arada olabildiğini
sormuştum; hiç tereddütsüz, İslâmın derinliklerinden gelen iki
kuralı söylemişti; sonraları, üzerinde hayli kafa yorduğum,
hatta İslâmiyet 'in 'diyalektiğini' ifade ettiğini
düşündüğüm iki kural:
''...evvelâ
'zaruretler haram şeyleri mubâh kılar; sâniyen. Hayata ve
maişete hâkim olan ahkâmın, zaman ile değişmesi,
gelişmesi ve yenileşmesi zaruridir'; vatanın hürriyet ve
istiklâli tehlikedeydi, onları kurtarmak bir 'zaruret'; Osmanlı,
düşmanla teşrik-i mesai hâlindeydi, 'hayata ve maişete hâkim
olan hükümlerin' değişmesi, bir başka 'zaruret'...''
Mütareke
dönemindeki bazı 'ittifakları' , ancak bu sözlerin
aydınlığında izah edebilirsiniz. Mustafa Kemal 'i ve
arkadaşlarını, idama mahkûm eden fetvanın sahibi,
Şeyhülislam Dürrizâde de, İngiliz ajanı Sait Molla da, Müslüman'
dır; Ankara ve Denizli müftüleri, ayrıca 'Sütçü İmam' ve bir
araya gelip, Dürrizâde' nin 'fetvasına' karşı bir 'fetvayla'
cevap veren, onlarca Anadolu müftüsü de!
Müdafaa-i
Hukuk aydınlarının ferâseti, inançları ve metodları ne
olursa olsun; 'zaruretlerin idrâki içinde bulunmaları' dır: halk
şaşmaz sağduyusuyla, 'zamana ve maişete hâkim olan
hükümlerin değişmesi zaruretini' idrâk etmiş; İngiliz'le
işbirliği halindeki Halife/Padişah'ın değil; ona isyan
etmiş Müdafaa-i Hukuk'un ardından yürümüştür.
Benzer bir
'dalâlet'!..
Bundan
herkese çıkan ders nedir? Büyük zaruretler, küçük idrâkleri aşar;
eğer 'ecnebi' nin 'sistem' li olarak, 'milli varlığı' küçük
düşürdüğünü; 'ecnebi' çıkarlarını, 'milli'
çıkarların üstünde tuttuğunu görüyorsan; hele senin 'küçük
idrâkini' kullanıp, 'milli birliği' dağıtmak gibi
'hesapları' varsa; üstelik bu gittikçe daha açık olarak fark
ediliyorsa, artık tereddüt ihânetten farksızdır; ısrar,
ihânetin ta kendisi! Dürrizâde 'nin fetvasını, İngiliz gizli
servisleri bastırmış; Anadolu içlerine, Yunan 'tayyareleri'
atmıştır: ihanete başka kanıt mı gerekir?
Benzetmek
gibi olmasın, benzer bir 'dalâlet' , epeyce zamandır
yaşanıyor; bazıları, bilerek bilmeyerek, - 'küçük
idrâkleri' nin zebûnu olarak- 'ihanete' yöneliyorlar: iş o mertebeye
gelmiştir ki, Anadolu ahalisi; ecnebiyle 'flörtlerini', vahim bir
'teşrik-i mesaiye' dönüştürmek istidadı gösteren; bazı
siyasetçileri ve partilerini, son seçimlerde çökerterek; hangi 'zaruretin'
karşısında bulunduğumuzun, 'tarihi işaretini'
vermiştir. 'Soğuk Savaş' ta Rusya korkusuyla, kendisini
Batı 'nın ('Sistem' in) kucağına atan Türkiye ;
farkında olmaksızın, 'Hürriyet' ve 'istiklâli' ni tehlikeye
düşürmüş; aynen Mütareke' de olduğu gibi, parçalanma ihtimaliyle
karşı karşıya kalmıştır: açık
açık, Cumhuriyet 'in temeli 'laikliğin' , terk edilmesi telkin
ediliyor; tek geçerli 'düzen' olarak, 'özelleştirme' ve
'küreselleşme' dayatılıyor.
'Küçük
idrâkler'den sıyrılmanın vaktidir
Böyle bir
ortamda, halk, 'milliyetçi' vasıfları belirgin partileri öne
çıkardıysa; o partilere düşen, kökenleri ve mahiyetleri ne
olursa olsun, 'küçük idrâkler' in dar çerçevesi içinde kalmayıp; 'büyük
zaruretler' in gereğini kavramalarıdır. En büyük 'zarûret',
'hayata ve maişete hâkim olan hükümlerin, zaman içinde
değişmiş olması'dır; artık, 'Rusya'nın
tahakkümü ve ideolojik 'dayatması' tarihe
karışmıştır; tam tersine, orada beraber
geliştirebileceğimiz, çok büyük Avrasya 'imkânları' mevcut; buna
mukabil, asıl 'Soğuk Savaş' en ciddi şekliyle, Türkiye ile
Müttefikleri (!) arasında cereyan ediyor. Halkımız, bu
'zarureti' şaşmaz sağduyusuyla 'idrâk etmiş'; seçimlerde,
durumun henüz farkında olmayan ya da olmak işine gelmeyen
siyasetçileri ve partileri, bir güzel cezalandırmıştır. Halkın
iltifatına mazhar olan, sağdaki ve soldaki 'milliyetçi' partilere
düşen görev, 'küçük idrâkleri' aşıp, 'büyük zaruret'
karşısında, gereken 'diyalektiğe' geçebilmektir.
Zira, bir
başka 'büyük zaruret' , Türkiye Cumhuriyeti'ni 'muhafaza ve müdafaa
etmektir' ; çünkü, 'istikbalimizin ve mevcudiyetimizin yegâne temeli budur ve
bu temel bizim en kıymetli hazinemizdir' ; içte, bizi 'o hazineden mahrum
etmek isteyecek bedhahlar' ; boy boy, çeşit çeşit, zuhûr etmiş,
etrafımızda dolaşıyor; kimisi 'Şeriatçı'
kılığına girmiş, kimisi 'insan hakları'
tellâlı; kimisi sözde demokrat, kimisi üçkâğıtçı liberal,
kimisi 'pet şişe' ilericisi! Öyleyse, zevahire aldanmayıp 'küçük
idrâkler' den sıyrılmanın tam vaktidir.
Bunun
tarihteki adı, biliyorsunuz, Müdafaa-i Hukuk Cephesi idi. Bugün de
öyledir; Müdafaa-i Hukuk Cephesi!.. (21/5/1999)
Seçimler,
sakalımızı önümüze döktü; 'sosyalist' etiketli partilerin,
seçmenlerin gözünde, hiçbir 'kıymet-i harbiyesi' yok: hakikat, ayna gibi
karşımızda duruyor: ne bazı edebi şöhretlerle
takviyeli, '3. Yolcular' , oy toplayabildi; ne 'Kemalistliği' , Müslüman
düşmanlığı mertebesine taşıyanlar; ne de
sosyalistliği 'Kürt ırkçılığı' sayanlar!
Sıfıra sıfır, elde var sıfır! Gerisi ham hûm
şaralop!
Züğürt
tesellisi, malûm, ama geçersiz: sosyalist seçmen, oyunu, yabana gitmesin diye
DSP'ye vermiş de; oranlar o yüzden düşük çıkmış, filan
festekiz! Oy yüzdeleri oradaysa, 'sosyalist' iddialı basının
satış yüzdeleri burada: Aydınlık'ın, Kurtuluş'un,
Evrensel'in -daha adını hatırlayamadığım kaç
yayın varsa hepsinin- toplam satışıyla, siz bir
milletvekili; ondan geçtim, bir belediye başkanı çıkarabilir
misiniz, ha? 'Sosyalist Sol' , önce şu acı, fakat çıplak
gerçeği, dürüstçe saptamak; sonra da içine sindirmek zorundadır:
Türkiye'nin seçim demografisinde, sosyalistler, 'marginal' bir
azınlıktır.
Yalnız
bugün mü böyle, yooo, oldum olası böyledir: Türkiye Komünist
Fırkası 'nın, o 'efsâne' Akaretler Kongresi 'ndeki üye
sayısının, düzineyi geçmediğini bilir misiniz?
Öğrendiğimde, dehşete düşmüştüm. 'Gizlilik' çok
tehlikeli, fakat hayal kurmakta çok yararlıdır:
yasadışı 'örgütün' , kendini ve eylemini aşırı
önemseyen militanı; partisinin vüs'atini, muhayyilesiyle tayin eder: ne
ihtişamdır o, ne yaman bir güçtür! Oysa aynı militan için
'yasal' bir toplantıya, ya da yürüyüşe yüz kişi toplayabilmek,
imkânsızı zorlamak gibidir.
Ömrü
'gizli' de geçmiş, 'Sarı' Mustafa (Börklüce) , 'yasal' Türkiye
Sosyalist Partisi 'nin merkez komitası üyesiydi ( 1950 ); gerek partinin
gelişmesinde, gerekse 'nâşir-i efkârı' 'Gerçek' gazetesinin
satışında uğradığımız, korkunç sukut-u
hayali tartışırken; bir gece, Süslüsaksı Sokağı
'ndaki Genel Merkez'de, demişti ki: ''- ...ne zannetmekteydiniz? Bu kadar
senelik eziyet ve siyasi tazyiki müteâkip, ahali adını işitir
işitmez, partiye koşacak mıydı? Elbette, ihtiyatlı
olacaktır!'' Ne var ki o da, Esat Adil Bey de, gazetenin ilk
tirajını yirmi bin olarak belirlemişti; gerçek satış
üç bin dolayında dolaştığına göre sanırım
onlar da potansiyel alâkanın sınırlarını,
gerçeğin katı verileriyle değil, hayal güçleriyle saptamışlardı.
Osmanlı
'dan bu yana, aşağı yukarı yüz yıllık sosyalizm
'pratiği' ; fikrin ve hareketin, siyasi 'ehemmiyetinin' çok düşük bir
yüzdede kaldığını kesinleştirmiş
sayılabilir. Varın o zaman, 'Türkiye' deki komünizm tehlikesini onca
abartan 'iktidarlar' ın, dürüstlük derecesini hesap edin!
Marksizm'in
'babaları' o iki düşünürün, (Karl Marx ve Friedrich Engels) sosyalizm
tarihindeki özel önemi, nereden gelmiştir, hatırlar
mısınız?
Ütopya
olarak sosyalizm -daha doğrusu komünizm, ilkçağdan beri
insanlığın hayalinde yaşıyor; bozulmamış,
ilk ve saf halleriyle, dinler bile buna tanıktır: mezhep, tarikat,
camia olarak; Doğu 'da ve Batı 'daki çeşitli toplumlarda, zaman
zaman uygulanması denenmiş; ( Bedreddin-i Simavi meselâ); deneme,
hemen her defasında, ağır kayıplar, ciddi bir
başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sebebi basit:
'itici gücü' ekonomik bir dinamiğin gerçeğine dayanmıyor;
çoğunda fikir, hatta iman düzeyinde kalıyor. İlk defa o iki
önemli düşünür, Hegel'in 'diyalektiğini, ayakları üzerine
oturtmuş'; yükselen proletaryanın, istikbal projeksiyonu ile
sosyalizm'i, hem sosyal, hem siyasal, hem ekonomik bir 'sentez'de
birleştirmiştir. Marksizm'den itibaren, sosyalizm, 'bilimsel' bir
proletarya programıdır; o kadar öyledir ki, XX. yüzyıldaki ilk
'devrimleri', -tamamıyla kırsal, bir bakıma yarı/feodal
ülkelerde gerçekleştiği halde-, 'işçi sınıfı
adına' yapılmış; işçi enternasyonali adını
almıştır: uğradıkları
başarısızlığın, itiraf edilemeyen gizli
'gerekçesi' de, aslında hiçbir zaman gerçek bir 'işçi iktidarı'
olamayışlarıdır.
Bu
kısa hatırlatma, 'Sosyalist Sol' un ülkemizdeki
başarısızlığının 'temel nedenini' bulmakta,
acaba bir 'ipucu' olur mu, olmaz mı?
İyi
kötü, yarısı KİT yarısı holding bir
'sanayileşme'; işçi yoğunluğunu, son elli yılda,
misilleriyle çoğaltmıştır; güçleri, küçümsenemez, üç -hadi
Hak/İş'ten vazgeçelim- iki büyük işçi konfederasyonumuz,
yüzlerce sendikamız var! Bunlar, holding kesimindeki işçi
yığılmasına bakıp uzaktan 'yalanacaklarına'; o
ameleyi de örgütleyip, sosyalizm'in Türkiye'deki itici gücüne dönüştürecek
yerde; holdinglere el ovuşturup, KİT yönetimlerinden, halkın
parasını tırtıklamaya uğraşmıyorlar mı?
Gelip geçen seçimler kervanına, kırsaldakinin gelip geçen tren
katarlarına baktığı gibi, öyle uzaktan, o kadar bel bel
bakıyorlar. Tek başarıları, arada bir, 'merkez sol'
-aslında bal gibi sağ- partilere, 'milletvekili' olabilmek! Hal
böyleyken, 'Sosyalist Sol' un seçim başarısızlıklarına
sebep aramanın manası kalır mı Allah aşkına?
Sebep belli, halkın 'üretim gücü' -işçi sınıfı-;
'Sosyalist Sol'un arkasında değildir; 'Sosyalist Sol', asıl
'itici gücü'ne, asla ulaşamıyor; onun üzerinde etkisiz;
münhasıran, aydın kesimi arasındadır, üstelik 'alafranga'
ve 'yabancılaşmış' olarak!
'Numaralar'
YDD'nin olunca...
Buradan
baktınız mı, seçimde ÖDP'nin -holding media 'sının
tahmin edilebilir- desteğine rağmen; uğradığı
kesin ve tartışma götürmez 'başarısızlık' , bunun
en açık göstergesi! ÖDP seçim kampanyasını, 'Kemalist/Sosyalist'
tezler üzerine değil, onları düpedüz reddederek, Yeni Dünya
Düzeni'nin geliştirdiği ve her türlü 'ulusal direnişi'
kırmak için kullandığı, 'demokrasi', 'insan hakları',
'çevrecilik', 'eşcinsel özgürlüğü' gibi 'numaralar' üstüne
kurmuştu; sanıyor ki halkın klasik sosyalizmi reddetmesi, onun
'radikal tavrını' benimsemediğinden, ondan ürktüğündendir;
sonuçlar, bunun tam karşıtını ortaya dökmedi mi? Seçmen,
onların heveslendiği uyduruk 'demokrasiye' bozuk atıyor: onların
savunduğu türden 'hippy' alafrangalığına karşı,
'cumhuriyetçi' bir 'Anadolu' radikalliğini destekliyor. Başka türlü
mü söyleyeyim? İşçiler kadar, yâni öteki halk kesimleri de, sosyalizm
onların karşısına 'ecnebi' yâni 'alafranga' bir
kılık ve ifadeyle çıkarsa; kılını bile
kıpırdatmayacağını, masanın üstüne, açık
açık koymuştur.
Peki, ya
öteki?
Ne
diyeceğinizi biliyorum; peki İşçi Partisi (İP) onca
Kemalist -hatta milliyetçi- kesinlemesine (affirmation) rağmen, sonuç
tablosundaki kötü yerinden, acaba niye milim kımıldayamadı?
Bunun açıklaması nedir? Sosyalist bir parti ki, önceki adı
düpedüz Sosyalist Parti idi, Marksizm'le Kemalizm'in bileşkesini, siyasi
propagandasına eksen yapmış; o da laf mı, 'işbirlikçi'
'merkez' iktidarların olanca pisliğini, paldır küldür
ortalığa dökmüş; dahası, devletin kaytardığını
kalkışarak, Mustafa Kemal 'in eserlerini yayımlamaya
başlamıştır; nasıl oluyor da, seçmen ona bu kadar
duyarsız kalabiliyor? Oyunu, Doğu Perinçek gibi, nice sosyalizm
kahrı çekmiş bir liderden ve partisinden esirgiyor?
Onu da bir
dahaki sefere tartışalım, olur mu? (24/5/1999)
Lâiklik,
'cumhuriyet' e mahsustur; tüccar (piyasa) 'demokrasisi' onu umursamaz; bu, bir!
'Cumhuriyet' , -demokratik de olsa, sosyalist de olsa- lâikliğe,
özgürlükçü olarak bakacaktır; bu, iki!
Çünkü,
lâik toplum, 'halk idaresini' şeriat'tan arındırmış;
yurttaşa, inanmak ve inanmamak hakkını, eşit olarak
tanımış bir toplumdur: Ahmet, 'mü'min', Ayşe, 'athee'
olabilir; buna kimse karışamaz; ama her ikisi de, kendi
düşüncesini ötekine -hele de 'zorla'- dayatamaz! Zorla 'iman'
dayatırsan, 'şeriat toplumu'; zorla 'imansızlık'
dayatırsan, 'totaliter' toplum olursun; denge, yurttaşın,
inanıp inanmamakta hür; devletin -yâni halk idaresinin- ise, dinin
dışında olmasıyla kuruluyor.
Küçümsenemez
bir olaydır: Büyük Fransız Devrimi (lâikliğin anası) ilk
yıllarında, kiliseye amansız bir terör uygulamaktaydı:
bilinmez kaç papaz giyotinden geçmiştir: yâni, devrim'in
meşruluğunu tarihten elde ettiği, şiddetten! Ama siz, sonuca
bakar mısınız: Devrim'den iki yüz yıl sonra, Fransa' da
inanmak hürriyeti de vardır, inanmamak hürriyeti de; devlet, lâiktir; iki
tarafın da, kendi düşüncesini ötekine, -hele de zorla-
'dayatmasını' engeller!
Türkiye
Cumhuriyeti'nde, şeriat 'dayatması'nın adı,
'irtica'dır; 'mürteci' inanmakla yetinmez, herkesin ona uymasını
ister, şeriat'ı 'dayatır', lâik devlet buna karşı
çıkacaktır, çünkü lâiklik felsefesinde mevcut; aynı sebepten,
mü'minin 'dindarlığından' kesinlikle rahatsız olmayacaktır.
Kemalizm, hiçbir zaman, 'mütedeyyin'e dokunmadı, karşı da
olmadı; onun sorun edindiği 'irtica'dır, yâni 'örgütlü
şeriatçılık', yâni 'inanmamak özgürlüğünün' tahrip edilmek
teşebbüsü!
Başka,
en az o kadar önemli, bir nokta daha var: 'Kemalist' cumhuriyet,
lâikliğini ciddiye alıyorsa; 'inanmamak özgürlüğünü' nasıl
güvencesi altında tutuyorsa; 'inanmak özgürlüğünü' de öyle, güvencesi
altında tutmak zorundadır; çünkü lâikliğin düşmanı,
'mütedeyyin' yurttaş değildir; lâiklik onun 'inancının'
teminatıdır; lâikliğe düşman olan, imanını
'şeriat zorbalığına' dönüştürendir.
Böylece,
i'lerin noktalarını, yerli yerine koymuş olmadık mı?
Fâlih
Rıfkı Bey'in 'tanıklığı'...
Gâzi' nin
'meseleyi' nasıl gördüğünü, merak mı ediyorsunuz? Alın size
ciddi bir Solcu/Kemalist' in dokunaklı tanıklığı!
Fâlih Rıfkı Bey' in sözleri, kaç türlü ibret içeriyor, hele bir
bakın:
''...
köylüler Atatürk'ün baş dostları idi. Onların içine
katıldığı, onlar arasında
dolaştığı vakit, muhafıza ihtiyacı yoktu. On dört
cumhuriyet yılında Atatürk'ü öldürmek, hiçbir Türk köyünde
düşünülmemiştir. Suikastlâr hep şehir politikacılarının
kafalarından doğdu. Atatürk, inkılâplarını en kolay
köye sokmuştur. Yazı ile ilk derslerini ona verdi. Atatürk disiplini,
'- Yeni yazı gâvur yazısıdır' diyen fesat mürteciyi köye
sokmamıştı. Nerede bu 'mürteci'ye rastgeldiyse, adeta üstüne
yürümüştür. Atatürk'ün gözünde 'mürteci', bir numaralı halk
düşmanı idi. Kızdığı zaman -'Halka gider, yeniden
başlarım' derdi. Buna ne derinden inandığını
şaşarak görmüştüm. Halk ona göre, kendi kuvveti idi...''
''...
Müslümanlığın ne kadar sâde bir din ve dinin nasıl mukaddes
bir vicdan işi olduğunu bilen Atatürk, onu ne inkılâpları
lehine, ne de aleyhine 'istismar ettirmiş'tir. Ne şapka için fetvâ
almıştır, ne de şapka giyenin dinsiz olacağı
fesadının halkın içine sokulmasına meydan vermiştir.
Halkı vicdanı ile rahat bırakmıştır. Bu
rahatı bozan 'irtica'dır. Mesele halkı kendisine
inandırmakta idi. Halk, bozgunlarda, baştakilere lânet eder, gökten
kitap indirmişe benzeseler inanmaz. Baştakiler aleyhine bütün
kalkışmalar, o vakit köyde tutunur. Birinci Dünya Harbi'nde, hatta
Atatürk'e karşı dahi, böyle idi...''
''...
Atatürk zaferleri ile kurtarıcı bir destan kahramanı olunca,
halkın gözü ile gönlü ile ona döndü. Fesatçılar onun aleyhine ne
söyledilerse halkı inandıramadılar. Ölünceye kadar, -ne Mustafa
Kemal, ne Atatürk- halkın Gâzi Paşa'sı olarak kaldı...''
(Fâlih Rıfkı Atay, 'M. Kemal'in Mütâreke Defteri ve 19 Mayıs' s.
108/109. Cumhuriyet Armağanı. 1999)
Dikkat
nereye mi 'teksif edilecek' ? Gâzi' nin 'dinin ne mukaddes bir vicdan işi
olduğunu bildiği için, onu ne inkılâp lehine, ne de aleyhine
istismar ettirmediğine' , bir; 'mü'min'i değil, 'mürteci'yi 'bir
numaralı halk düşmanı' saydığına, iki! Lâik,
ister demokrat ister sosyalist olsun, 'totaliter' olmadıkça, buna dikkat
edecektir: hedefi, din değildir, irtica'dır, mürteci'dir.
Müessese
olarak dine saldırılırsa...
Önceki
Marksistlerin aksine, '68 Kuşağı' nın 'devrimcileri' ;
Gâzi' nin, 20'li yılların 'Che' Guevara'sı olduğunu
anlamamıştır; üstelik, 'misyonunu' başarmış, bir
Guevara !
ÖDP, o kuşağın
bu gerçeği hâlâ anlayamamış kesimiyse; İP anlamış
olan kesimidir: İşçi Partisi , aşağı yukarı on
beş yıldır -eski Marksistler gibi- Gâzi' nin ve Anadolu İhtilal
ve İnkılâbı' nın yanındadır; onu dürüstçe
savunuyor; daha iyi tanınması, bilinmesi için, elinden ne gelirse
yapıyor: bu, onun yüzünün akı!
O zaman
soru şu mudur? Gâzi 'cumhuriyeti'nde lâiklik, 'müessese' olarak dine;
yurttaş olarak, 'dindar'a saldırmayı öngörmez; önemli olan,
'din'in 'irticaa', mü'min'in 'mürteci'ye dönüşmesini önlemek; buna
karşı çıkmaktır. İşçi Partisi acaba eleştiri
yağmurunu, örgütlü irticaa yönelteceğine en çok da kuramsal düzeyde,
dinin 'müessese' olarak kendisine' yönelterek, ortalama lâik 'seçmen'i
ürkütmemiş midir? Dinin, müessese olarak kendisine saldırı,
çünkü bazen eleştiri çerçevesini aşıyor, 'inanmamayı' esas
alan 'totaliter' bir 'dayatmayı' hatırlatmıyor mu?
Şimdi
diyeceksiniz ki, İşçi Partisi 'Marksist' bir partidir; Marksizm'in
metodu da, 'diyalektik materyalizm', yâni 'diyalektik maddecilik'; o zaman,
böyle davranırlarsa, ideolojileriyle mutabık, tutarlı bir
davranış içinde olmazlar mı? Bu ayrı, ayrı olduğu
kadar da önemli bir tartışma konusudur ki; tartışmaya
galiba Mirseyit Sultan Galiyef de karışmak isteyecektir.
O
bakalım ne diyecek? Merak etmez misiniz? (26/5/1999)
Örnek/1.
(Kötü örnek). ''...beceriksiz bir militan köye gelir; iğrenç,
karanlık, saçı sakalı birbirine karışmış;
beli tabancalı, korkunç bir Tatar! 'Allah'a ve Peygamber'e küfür etmekle
işe başlar; Kur'anı, ya da Müslümanlarca kutsal sayılan
başka herhangi bir kitabı, yere atıp çiğneyerek, sözde o
korkunç 'tanrıtanımazlığını' ortaya koyar:
'-...görüyorsunuz ya, Kur'anı çiğniyorum, hiçbir şey olmuyor;
demek ki Kur'an kutsal bir kitap değildir; öyleyse Allah yok, vb...'
der...''
''...bu
sözde eylemcinin çıkışları, halkın üstünde son derece
kötü etkiler bırakır; Tatar köylerinden birinde, böyle bir
konuşmacıyla ilgili olarak, köylüler bana demişlerdir ki;
'-...onu yakalayarak, oracıkta öldürmeyi düşündük'; daha sonra, bir
'bolşevik öldürmüş' olacakları için, üstlerine asker
gönderilmesinden korktuklarını, onun için bundan vazgeçtiklerini
açıkladılar...''
Örnek/2.
(İyi örnek). ''...buna mukabil, köylerinden geçmiş olan, neş'esi
samimi, alaycılığı hilekârlıktan uzak, bir
'bolşeviğin'; 'papazlar ve mollalar' hakkında
anlattığı, eğlenceli olaylardan söz açtılar.
'-...güler yüzlü bir adamdı, yâni bizden biri; hepimizi güldürdü ve Rus
papazlarının halkı nasıl uyuttuklarını
anlattı'; biz de, 'mollaların da, buna benzer madrabazlıklar
yaptığını düşündük' dediler...''
Sonuç,
Galiyef 'in çıkardığı: ''...bu soruna dikkatle ve pratik
olarak yaklaşılmalıdır. Bürokratik bütün
davranışlar, bütün saldırganlıklar terk edilmelidir.
(Buraya dikkat!) Sorun, dine karşı savaş değil, dine
karşı propagandadır. (...) Yüksek sesle herkese ilân etmeliyiz
ki, biz hiçbir dinle savaş halinde değiliz; bizim niyetimiz, sadece
dinsizliği yaymak, bu da en doğal hakkımızdır!'' (Zizn
'Naciıonal nostej': 14 Aralık 1921 ve 23 Aralık 1921 / Nakleden:
Beningsen)
'Yeni bir
halk kültürü, kafadan icat edilmez!'
Yoksa
yazmış mıydım? Marie-France, 'Katolik' bir ailenin
kızıydı; Grands Boulevards 'da bir akşam/üstü, iri
çekirdekli, sağanak yağmur; herkes kahvelere doluşmuş,
camlar bir anda, bütün buğu! O bana, 'Katolik çevrelerdeki' önemli
tartışmayı anlatıyor: 'Hazret-i İsa, Cenab-ı
Allah'ın nezdine, ruhuyla mı (esprit) çıkmış, yoksa
olduğu gibi, vücuduyla mı?'. Tartışmayı, 'vücuduyla'
diyenler kazanmış, evet! Yıllardan, 1962 ; şehirlerden,
Paris (Fransa).
Aynı
Paris 'de, 'İhtilâl-i Kebir' den sonra, aynı Fransızların;
Hıristiyanlıkla bağlantılı diye, takvimi tepeden
tırnağa değiştirdiklerini, aylara ve günlere, yeni isimler
taktıklarını hatırlıyorum: Jakoben (Jacobin)
radikalliği, acımasızdı; papazları kesmekle yetinmedi;
Devrim'in başlangıcını, 'milât' saydı.
İnkılâpta, bu türden 'toptancılığın'
geçersizliğini; çok daha önceleri, Sovyet İhtilâli 'ni
tartışırken, 'Proletkult' dolayısıyla
öğrenmemiş miydim? Proletkult (sanırım Proletarya Kultura
'dan bozmadır) ihtilâl ertesinde, Rusya'nın kültür ve sanat
alanındaki olanca birikimini, toptan inkâr eden 'devrimci' bir hareketti:
Rusya'nın, o da lâf mı, bütün insanlığın, tarihi ve
kültürü, sıfırdan başlıyordu. Bunu diyenler, bir sürü ünlü!
Vladimir İlyiç, zamanın Eğitim ve Kültür Halk Komiseri
Lunaçarskiy'e yazdığı notlarda, buna şiddetle
karşı çıkmıştır. Şöyle bir bakmak istemez
miydiniz?
''...1/
Özel ideoloji yoktur, tek ideoloji Marksizm, 2/ Yeni bir halk kültürü öyle
kafadan icat edilmez, geçmişe oturtulur; başarılı klasik
örnekler, sanat mirası; şimdiki kültürün ulaştığı
sonuçlar göz önünde tutularak, bilimsel yöntemle yeni bir bileşime
varılır. 3/ Proletkult, Halk Eğitimi Komiserliği'nden bağımsız
hareket edemez, buna bağlanmalıdır.'' (Bkz. Jean Perus, 'I'introduction
a la Litterature Sovietque', Editions Sociales, 1949, Paris.)
Çünkü,
diyalektik yasalarına göre, karşıtlar nasıl birbirini
içerirse; devrimler de, kültürler de, öyle, birbirini içerir. Monarşi'den
Cumhuriyet'e, yâni 'ümmet toplumu' ndan, 'millet toplumu' na geçtiğiniz
'an' , dönüşüm asla tam ve yekpare olmaz, olamaz; millet toplumu, yâni
liberal burjuva toplum, nasıl geleceğin sınıfını
(kültürünü) içeriyorsa; aynı şekilde, geçmişin sınıfını
(üstyapısını) da içerir; başka türlü söylersek, yaşama
tarzını, folklorunu, tabii bu arada inançlarını!
Laik
'Cumhuriyet' kurulduğu herhangi bir ülkede, bir anda, bütün
yurttaşları 'laik' yapabilir mi? Sosyalist, dolayısıyla
'materyalist' bir 'cumhuriyet' , kurulduğu herhangi bir ülkede,
'yoldaşların' tamamını, bir anda 'athé' yapabilir mi? Böyle
bir varsayımın, bırakın düz mantığa bile ters
düşmesini; Fransa 'nın ve Rusya 'nın devrimden sonra
yaşadıkları, 'imkânsızlığını' da ortaya
koymaktadır.
Aradaki
nüansa dikkat edilmezse...
İster
demokratik olsun, ister sosyalist; o halde, devrim sonrası toplumlarda,
laikliğin ya da inançsızlığın tavrı
saldırganlaşırsa; bu ancak, yerleştirilmek istenilen yeni
düzenin, aleyhine olur. Olmuştur da! Koyu sofu mujiklere (Rus köylülerine)
uygulanan dine karşı baskı, Bolşevikliği Rusya
'nın bütün kırsalında 'sevimsiz' kılmış;
arkasından erken gelen toprağın kolektifleştirilmesi
(kolkhozlar ve şovkhozlar); Sovyet ekonomisinde, tarım sektörünün,
daima topallayıp, geride kalmasına neden olmuştur.
Dikkati ne
çekiyor: Bu bahiste, Mustafa Kemal Paşa da, en az Sultan Galiyef kadar,
dikkatli ve gerçekçidir. Hele Protestanlık reformuna benzer, bir reform da
geçirmediği düşünülürse; bu iki büyük inkılâpçı,
Müslümanlığın, topyekûn saldırılacak bir 'müessese'
olmadığında, fikir birliği içinde görünüyorlar:
'Yurttaş' ın da, 'Yoldaş' ın da, 'birey' olarak
'imanına' ve 'ibâdetine' , ne laik cumhuriyet karışır, ne
sosyalizm! İkisinin de şiddetle karşı oldukları, dinin
(şeriatın) toplumsallaştırılmasıdır.
İşin kötüsü, eğer 'inançsızlık' benzer bir
toplumsallaştırılmaya yönelirse; bu, ne yazık ki,
irticaı, yâni şeriatın
toplumsallaştırılmasını, tepki olarak
kışkırtır. Gâzi de, bunun farkına
varmıştır, Sultan Galiyef de!
Her iki
devrimci üzerine dikkatle eğilen İşçi Partisi 'nin, yayın
ve propagandada aradaki nüansı kaçırması, onca
ulusallığına ve 'Kemalistliğine' rağmen,
işçilerin ve köylülerin ona gereken itibarı göstermeyişinde,
besbelli etkili olmuştur. (28/5/1999)
Fâlih
(Rıfkı) Bey' in Gâzi' nin dine saygısını anlatırken,
söylediği o söz; yalnız 'Kemalizm' in İslâm'a
'yaklaşımını' özetlemiyor; bir bakıma, Osmanlı'
nın yaklaşımı da budur: ''Dini, İnkılâb'ın
ne lehine kullandı, ne aleyhine!''
'Misyoner',
Batı'dan, bir 'emperyalist' icâdıdır: 'Mazlum Halkları' tutsak
etmek için 'dini kullanır'; Osmanlı'nın en yaygın fütuhât
döneminde bile, 'misyoneri' yoktur: 'Alperen', imam/hatip değildir,
cengâverdir. İran'la aramızdaki son savaş,
yanılmıyorsam, Şah İsmâil'in Doğu Anadolu'da
'Şiî' misyoner kullanmasından çıkmıştı: Tahran, o
savaşın sonuçlarından ders almamış mıdır?
Emperyalizm'in
üzerine oturduğu sacayağının, bir ayağı para
(kapitalizm), bir ayağı silâh (militarizm), bir ayağı
Hıristiyan 'misyonu'dur, yâni din! Bilmem hâlâ yazıyor mu? 'Erken'
Cumhuriyet döneminin ortaokul tarih kitaplarında,
Batı'lıların bütün 'fesat' hareketlerini, kiliselerde
örgütlediği anlatılırdı: Batı'nın
Osmanlı'dan 'ürettiği', bütün ajan/devletler; Sırp, Rum, Bulgar
vb. kiliselerden türetilmiştir. Sonunda Hıristiyanlıkla
yetinmez, Müslümanlara karşı İslâmlığı da
kullanır; Rus Çarlığı'nda, anti/emperyalist 'Cedit'
Müslümanlarına karşı, 'sarıklı' kadimist/irtica
kullanılmıştır. Uzağa gitmeye ne hâcet,
Osmanlı'daki her 'teceddüt' hareketine, bir irtica isyanı
karşı çıkar; hepsinin arkasında, bildik bir Hıristiyan
'gizli servisi' bulmuşuzdur.
En
mükemmel örneği, elbette Sait Molla!
Dinler
arası işbirliği mi, yoksa...
Hadi zaman
içinde ufak bir yolculuğa çıkalım! Dersaadet'te, Refiî Cevad
Bey, gazetesi Alemdar'da (21 Mayıs 1919) yazısına şöyle bir
başlık atmıştı: 'İngiltere'yi İstiyoruz!'.
Ondan bir gün önce, Dahiliye Nezâreti'ne bir cemiyet başvurusu
yapılmıştır; adı 'İngiliz Muhipleri Cemiyeti';
cemiyetin 'baba' ları, ünlü sadrazam 'Damat' Ferid Paşa ile
Şûra-yı Devlet Reis-i esbâkı (Eski Danıştay
Başkanı) Sait Molla!. Bu cemiyet, artık çöken Devlet-i Aliyye'ye
'İngiliz himayesi' ister; Müdafaa-i Hukuk'a şiddetle
karşıdır.
Tarihçi
Şerafettin Turan diyor ki: ''... seçilmiş bir yönetim kurulu
bulunmasına rağmen, derneğin gerçek yöneticisi Şûra-yı
Devlet eski Başkanı Sait Molla idi, ama kendisine birisi Türk, öbürü
İngiliz iki kişi yardım ediyordu: 'Wilson Prensipleri
Derneği'nde görev almış olan Ali Kemal ile, İskoç
Presbiteryen Kilisesi rahiplerinden Dr. Frew...'' (Devrim Tarihi, I. kitap, s.
139, Bilgi Yayınevi 1991.)
Geldik mi
mevlidin firaklı yerine. Ali Kemal bey, Peyam-ı Sabah 'sermuharriri';
o da aynı yolun yolcusu - İzmit' te 'Artin' Kemal diye linç
edilmiştir.- Dr. Frew'a gelince, o bir Intelligence Service ajanı,
yâni İngiliz casusu; Gâzi, 'Büyük Nutuk' da bu adam ve Sait Molla ile
ilişkileri üzerinde uzun uzun durmuştur: Mim Mim Teşkilâtı'
nın ele geçirdiği mektuplarını da açıklar. (S.
292/300). Sait Molla ile Râhip Frew arasındaki ilişki,
Hıristiyanlıkla Müslümanlığın işbirliği gibi
gösteriliyor; oysa İngiltere Devlet-i Fehimesi, her zaman
yaptığı üzere, dini emperyalizmin emrinde 'kullanıyor';
tabii, bu arada 'Müslümanlığı' da! Meraklısı, o
ibretengiz mektuplaşmanın tamamını, 'Büyük Nutuk' tan
arayıp bulabilir; ama irticaın nasıl vatana ihanete
dönüştüğüne örnek diye; ilk mektuptan birkaç satırı
aktarmak niyetindeyim. Sait Molla, 11 Ekim 1919'da Rahip Frew'a yazıyor:
''... aziz
dostum, verilen iki bin lirayı, Adapazarı'nda Hikmet Bey'e gönderdim,
oradaki işlerimiz pek yolunda gidiyor; birkaç sonra yararlı neticeler
alacağız...''
''... dün
sabah Âdil Bey'le birlikte 'Damat' Ferid Paşa Hazretlerini ziyaret ettim.
Biraz daha sabır ve intizar buyurmalarını tarafınızdan
kendilerine tebliğ ettim. Paşa Hazretleri, cevâben size teşekkür
etmekle beraber, Kuva-yı Milliye'nin Anadolu'da tamamen kök
saldığını ve mukâbil bir hareket neticesi olarak mel'un
reisleri tepelendirilmedikçe, kendilerinin mevki-i iktidara gelemeyerek...''
Anlaşılan
odur ki, 'Damat' Ferid Paşa 'Kuva-yı Milliye' nin melûn reislerini
tepelemek için mevki-i iktidara gelmekte' acele ediyor; 'keyfiyeti' Sait Molla
aracılığıyla, râhip Frew'a yâni İngiliz Intelligence
Service'ine duyuruyor; özeti tek kelime, 'beni sadrazam yapın,
Kuva-yı Milliye'yi tepeleyeyim!'; Sadrazam olmuş, ama
tepeleyememiştir, o başka hikâye; burada ilginç olan, Emperyalizm'in
Hıristiyanlığı da, Müslümanlığı da, iki din
arasındaki işbirliğini de, nasıl kendi çıkarı
için 'kullandığını' tespit edebilmek!
Gâzi'nin
yapmaya hiçbir zaman tenezzül etmediği şeyi, Batı' lı
Emperyalist 'Sistem', oldum olası geçer akça saymıştır;
Gâzi, Nutuk'da diyor ki, ''bütün bu gizli tertibâtın kaynağı,
râhip Frew'un beyninde oluşuyor ve oradan din kardeşimiz olacak
hainlerin kafalarına zerk ediliyordu...''
Aynen
yaşadığımız günlerde olduğu gibi!..
Ne demek
mi? Siz Türkiye'nin, yüzyılın ikinci yarısında, hangi
sürece 'itildiğini' zannediyorsunuz? İyi ya da kötü, bürokrat ya da
totaliter olabilir; ama İnkılâp yaşarken de, 'doldurulduktan'
sonra da, dini ne aleyhte 'kullanmıştır' ne de lehte! Süreç,
Türkiye'nin Batı'ya 'entegrasyonu' ile başlıyor;
başlangıcı, hep söylediğim gibi, Tevhid-i Tedrisât
Kanunu'nun ('Öğretim Birliği Yasası') 'delinmesi' dir;
Cumhuriyet maarifi, İmam/Hatip ve Anadolu 'liselerinden' itibaren, 'kemalist
yurttaş' değil; 'tanzimat'çı 'komprador' aydın ve irticaa
'taban' yetiştiriyor. Olaya böyle cosmique bakabildiniz mi, Ticânileri de,
Nakşîleri de, Fethullah Cemaatini de, Adnan Hoca'cıları da;
hatta Millî Nizam, Millî Selâmet, Refah ve Fazilet 'zincirini' de, pek güzel,
tarihteki asıl yerine oturtabilirsiniz: tabii Merve Kavakçı ya da Oya
Akgönenç gibi, yabancı uyruklu Türk Müslümanlarını da!
Söyler
misiniz, acaba Sait Molla'dan farkları nedir?
Gâzi,
'Nutuk' da demiş ki: ''... efendiler bu muazzam tertibâta mâni olmak ve
yarattığı kötü vaziyetleri ortadan kaldırmak için,
elimizden gelen her çâre ve tedbire başvurduk. (Buraya dikkat!) Mâlum
isyanları, ihtilâlleri, düşman kuvvetleri tecâvüzlerini bertaraf
etmek için, çok uğraştık''... Kimse adını koymaz, ama
bilir misiniz ki o 'isyanlar, ihtilâller -yâni Anzavur, Hendek, Geyve, Bolu,
Bozkır, Konya, Yozgat vb.- iki ağzı keskin bıçaktı,
bir ağzı 'şeriat' öteki ağzı 'etnik'!
Aynen
yaşadığımız günlerde olduğu gibi! (31/5/2001)
'Soğuk
Savaş' ın ilginç yöntemlerinden birisi 'desinformation', yâni
sahiciymiş izlenimini uyandıran sahte haber ve belge üretmek ise; bir
başkası, belirli bir ülkeye ilişkin 'gelecek tahminleri'
yaparak, o ülkeyi 'baskı altında' tutmaktır. Media bu
ikincisine, 'siyasi senaryo tasarımı' adını
takmış; ABD'de bu işe meraklı bir sürü kuruluş var,
'Rand Corporation', 'National Defense University' vs. Bilmem dikkatinizi çekti
mi, bu 'felâket tellâlları' nın, son yıllarda, Türkiye üzerine
'ürettikleri' bütün siyasi 'senaryolar', daima aleyhimize: Yunanistan'la
savaş, İran'la savaş; daha da şaşırtıcı
olanı, yeni isyan ve ihtilâller, 'etnik' baş kaldırmalar,
'şeriat' ayaklanmaları, vs. Bu tahminler, sizce gerçekten 'tahmin'
mi; yoksa Washington' ın, Yeni Dünya Düzeni 'uygulaması' yla ilgili,
Türkiye 'temennileri' mi? Siz bunu düşünedurun, ben size bu
'senaryoların' sonuncusundan biraz söz edeyim.
Önce
senaryo yazarı hakkında, özel bilgi: Judith S.Yaphe! Daha çok
National Defense University'nin araştırmacısı
sayılıyor. Türkiye'nin 'mimlediği' bir tahmin uzmanı, zira
Mayıs 1998'de, ABD Ulusal Savunma Üniversitesi'ndeki bir toplantıda;
'Türkiye'de Alevî/Sunnî, Türk/Kürt çatışmaları'
çıkacağına dair, bir senaryo geliştirmişti:
Ayrıca, Temmuz 1998'de, ABD Dışişleri
Bakanlığı'nın 'desteğiyle' Washington, D.C'deki 'Kürt
Enstitüsü' nün düzenlediği bir toplantıya katılmış!..
'2.
cumhuriyet' nereden geliyor?
' Türkiye'nin
Tehlikeli Geçen Yılı' başlıklı 'rapor'; National
Defense University, 'Stratejik Araştırmalar Enstitüsü' nün 155.
numaralı bülteninde çıkmış, tarihi Ocak 1999. Judith S.
Yaphe, âdeti üzerine 'felâket tellâllığı' na devam ediyor:
Türkiye için, içerde ve dışarda, bir sürü çatışma
öngörmüş; şöyle biraz tadına bakmak ister miydiniz?
''...1/ Yunanistan'la
çatışma, 2/ Türban nedeniyle ordu ve öğrenciler arasında
çıkacak çatışmalar, 3/ Dini ibadetlerini yerine getirmelerine
izin verilmeyen genç subaylarla ordu yönetimi arasındaki
rahatsızlığın büyümesi, 4/ Suriye ile gerginliğin
alevlenmesi, 5/ İsrail'in ABD ile geliştirdiği askeri
teknolojiyi Türkiye'ye transfer etmesi durumunda, ABD ile ortaya çıkacak
sorunlar...'' (Aydınlık, 9 Mayıs 1999)
Felâketlerden
felâket beğen! Judith S. Yaphe'e göre ''Türkler ordunun Refah/Yol
hükümetiyle mücadeleye başladığı 1997'ye nazaran, daha
fazla 'kutuplaşmış'tır. Ordu, kişisel ibadet
özgürlüğüne 'sınırlamalar' getirerek, 1930'lar Türkiye'sine
('Kemalizm' demek ister) dönmek arzusundadır; herhangi bir siyasi
amacı olmayan, sadece günlük ibadetini yapanlarla, siyasi amaçlı
İslamcılar arasında hiçbir ayırım gözetmiyor.
Üniversitelerde geleneksel giysilerin ('tesettür' demek ister) giyilmesini
yasaklıyor'' ; zurnanın zırt dediği yer ise, bundan
sonrası, ''...bu süreçte, ordu halk desteğini yitirecek; küçük ve
orta sınıflarla (halk demek ister) genç subaylar, orduya baş
kaldıracak' mış!.
Dikkati
hemen çeken nokta, 'insan hakları' numarasıyla, Judith S. Yaphe'in,
Cumhuriyet'in kuruluşundan beri hiçbir gücün
yapamadığını, yapmak istemesi; hem ordu içinde
çatışmalar öngörüyor, hem de, halkla ordu arasında; bunu ordunun
'ılımlı İslâm' la, 'irticaı' ayırmamasına
bağlamış! Böylece, Washington'ın ne mertebe
'ılımlı İslâm' dan yana olduğu, bir kere daha ortaya
çıkıyor, ama; 'etnik çatışma' nın, bu defa 'senaryo'
da olmayışı, şaşırtıcı; öncekilerinden
hiç eksik olmazdı, acaba sebep o 'faktör' ün, Türk Silâhlı Kuvvetleri
tarafından, devre/dışı bırakılması mı?
Yoksa, Ankara/Washington, PKK' nin ocağına inciri beraberce mi
diktiler?
Hatırlayacaksınız,
bir başka 'orta vâdeli tahmin uzmanı', Mr. Graham Fuller, daha birkaç
ay önce Türkiye'de bir gazeteyle ('Zaman') yaptığı uzun
mülâkatta, bütün bu tür senaryoların oturduğu temeli, son derece
veciz açıklamıştı da, burada konuşmuştuk:
''...Türkiye
Kürt meselesi'ni ve siyasette 'İslâm sorununu' demokratik yollardan
çözmeli! Şu anda her iki konuda olumsuz yönde gidiyor...''
''...Türkiye
nüfusunun iç yapısı, geçmişte genel olarak açıkça kabul
edilmeyen bir şekilde, çok etnik görünüyor. Türkiye çok 'etnik' unsurlu,
çok dinli bir toplumun sorunlarını nasıl halledeceği
sorusuyla uğraşıyor: Türkiye çok 'etnik' bir ülkedir, bunu kabul
etmek zorundadır; bu gerçeğin kabulü daha gürbüz, çekici ve
başarılı bir Türk devletinin başlangıcı
olabilir...''
O tarihte,
TRT/2' deki 'zaman içindeki yolculuk' ta, şunları söylemiştim,
demek ister ki ''...cumhuriyet'in ortaya çıkardığı 'ulusal
devlet' ve Türk üst/kimliği geçerli değildir; Türkiye bir 'ulus'
değildir ve bunu kabul etmek zorundadır; mevcut Türk devleti
başarılı sayılamaz, etnik bölünmeyi kabul yeni bir Türk
Devleti'nin başlangıcı olacaktır.''
'2.
Cumhuriyet' fikri nereden geliyor, şimdi anlaşıldı mı?
Bu
senaryolar 'fesad'a akıl öğretiyor...
'Siyasi
senaryo' , bir 'Soğuk Savaş' aracıdır demiştik, öyle
mi? Bu nasıl işler derseniz, galiba şöyle: CIA' in yan
kuruluşu Rand Corporation'dan Mr. Graham Fuller, Zaman'a verdiği
mülâkatta aynen şöyle demiştir: ''...eğer Alevî kimliği
tanınmazsa, Kürtlere ifade özgürlüğü verilmezse, çok ciddi bir kriz
olabilir!'': hemen ardından da, Washington'daki bir 'beyin
fırtınası' nda Mr. Graham Fuller ile Prof. Dr. Henry Barkey, bu
'krizin' senaryosunu açıklıyor: ''Kürt/Şeriatçı
İttifakı, İç Savaş; nedeni, etnik ve dini gerçeğe
aykırı hareket edilmiş olması!'' Gerçekte Judith S. Yaphe'
in yaptığı da aynı şey: 'farenin aklına peyniri
düşürmek!' Büyük dostumuz ve müttefikimiz (!) Birleşik Amerika,
dolaylı -ve gayr-ı resmî- olarak diyor ki, Anadolu'daki etnik gruplar
ve dini azınlıklar, eğer aklınız varsa, Türkiye
Cumhuriyeti'ne karşı birleşiniz!'
Geçenlerde
bir gün, gazetenin birinde bir başlık görmüştüm: ''Hizbullah
PKK'nin Yolunu Tuttu: Dağa Çıkıyor!'' Senaryoya ne kadar uygun
bir gelişme, değil mi? (2/6/1999)
Ne oluyor,
bu 'bizim' kızlara? Oya, yüksek lisans için Amerika' ya, ünlü Fulbright
Bursu tarafından gönderilmiş; 'karnesi' iyi: master' ını
The American University ve Wanderbilt University'de yapıyor;
doktorasını, 1976'da The American University'de vermiş;
özgeçmişinde, 12 yıl ABD'de profesörlük ettiği yazılı;
evli, iki çocuk annesi; eşi de ABD'li, Pakistan asıllı bir
Müslüman, Dr. Mohammed Muqhisuddin; Oya, Çukurova Üniversitesi , İktisadi
ve Ticarî Bilimler Fakültesi'nde, beş yıl öğretim görevlisi
olarak çalışıyor; son seçimlerde Fazilet Partisi onu, Ankara 1.
Bölgeden, listesinde 1. sıraya koymuş, bu sayede TBMM' ne, Ankara
milletvekili sıfatıyla girmiş!
Şöyle
bakarsan, ne parlak bir 'kariyer'! Soluk alan yeri, 'uyruğu' ; çünkü Oya
Muqhisuddin Akgönenç, İzmir (1939) doğumlu ama, 'hikmet-i hüdâ' ABD
uyruklu! Gizlemiyor da bunu, müracaat formunda, kayıtlı; öteki Türk
meslekdaşlarından birkaç misli ücret alabilmek için yazmış;
biraz da, 'paragöz' mü nedir?
Ötekisi,
Meclis'de başını açmamakta direndiği için, bazı
bilmezlerin Jeanne d'Arc'a bile benzettiği, Merve Kavakçı; o, daha da
'esrarengiz' : Müslümanlığını öne çıkardı,
altını çizdi; partisinin -tabii İslâmın da- fedaisi
görüntüsünü veriyordu; meğer o da, ABD uyruğunda değil
miymiş, üstelik bu uyruğa intikali, milletvekilliği
başvurusundan biraz sonra; yâni bu iki şeyin, - hele gizli de
tutulursa- pekâlâ birlikte yürüyebileceğinden emin! Oysa gerçek, kısa
sürede meydana çıktı, üstelik ABD'nin yetkili makamları da, onun
kendi uyruklarında olduğunu bu defa açıkladı; hayrola, 'bu
defa' deyişim tuhafınıza mı gitti? Hatırlarsanız,
TBMM'ne girmiş, o kadarla kalmayıp, Parti Genel
Başkanlığı'ndan başka, bakanlık ve
başbakanlık etmiş, başka bir ABD uyruklu profesör
hanımın, bu niteliğini, o tarihte bu yetkili makamlar, asla
doğrulamamış; ama, ABD uyruklu olmadığını
da, ciddi bir ağızdan ciddi bir üslûpla asla
yalanlayamamıştı.
Bilir
misiniz o sıralar neler demiştim?
Soru/1.-
''...kafama takılan bir nokta var, Perinçek o basın
toplantısında, 'Çiller'in ABD vatandaşı olmak için
doldurduğu başvuru formunun, Türkçe çevirisinin, devlet
arşivlerinde de bulunduğunu' ileri sürmüştü; kendi hesabıma
ben, bu konuda 'resmi' bir açıklama yapılmasını, yâni böyle
bir belgenin mevcut olmadığının beyan edilmesini, bekledim;
izleyebildiğim kadarıyla, ne açıklama yapıldı, ne
yalanlama; yâni bu, 'Tansu Çiller, ABD vatandaşı olmak için 1979
tarihinde başvurmuştur; başvuru formunun Türkçe çevirisi devlet
arşivinde bulunmaktadır' anlamına mı geliyor?..''
Soru/2.-
''...iddialarda, başvuru formunun tarihi, numarası, içerdiği
bilgiler sergilenmekte; üstelik bunların, ABD Mülteci Dairesi Özel Bilgi
Merkezi Arşivi'nden alındığının altı
çizilmektedir; diyelim ki Türkiye Devlet Arşivi , olayı sessizlikle
geçiştirmeyi tercih ediyor, o zaman acaba Washington niye sustu? Ankara'daki
ABD Büyük Elçiliği, pekâlâ ABD Mülteci Dairesi'nden bilgi edinerek,
Doğu Perinçek'in açık ve seçik iddialarını
yalanlayabilirdi. İzleyebildiğim kadarıyla, böyle bir şey
de olmadı; (acaba) dost bir ülkede, aynı zamanda ABD
vatandaşı olan birisinin başbakan olmasını olağan
mı sayıyorlar? Sovyetler de öyle saymazlar mıydı?..''
Soru/3.-
''...başvuru formuna bakılırsa, Prof. Çiller'in ABD
vatandaşı olmasını 'tezkiye eden' ABD'li kurumların
arasında, başta CIA olmak üzere, FBI Bilgi/İşlem
Kaynakları, ABD Savunma Bakanlığı Millî Savunma Verileri:
ABD Dış Politika Prensip ve Ulusal Araştırma Dairesi;
Uluslararası Para Fonu (yâni IMF), Stratejik Planlama Dairesi ve
benzerleri bulunuyor. Nasıl, listeyi, 'etkileyici' bulmadınız
mı?..''
Soru/4.-
''... Tansu Çiller'in kişiliği, inanışları ve
görüşleri hakkında ise şunlar yazılmış: 'Dinleyen
ve ketum. Uysal görünüp dinler. Her türlü güç odağı ile diyalog
kurar. Değer ve sosyal bakımından katkı getirir. İstek
ve davranış bakımından hodbin (egoist). Sadakatli, inançlı.
ABD'ni her türlü şartta savunur ve menfaatini korur.' Türk halkının,
başbakan Prof. Çiller'in, Türkiye Cumhuriyeti'ni de 'her türlü şartta
savunup, çıkarlarını koruyacağına' inanması için;
Doğu Perinçek'in iddiası ve belgesinin hem TC Devleti hem ABD tarafından,
'resmen' ve kanıta dayanılarak 'yalanlanması' gerekmez mi?..''
(Meydan, 14 Temmuz 1993)
Bilindiği
gibi, öteki iki olayın aksine, Prof. Tansu Çiller konusunda sorun asla
netliğe ve açıklığa kavuşamamıştır;
netliğe kavuşan tek şey, bir punduna getirilip, hâdiseyi
kamuoyuna duyuran Doğu Perinçek'in cezaevine atılması oldu; oysa
Merve Kavakçı ve Oya Akgönenç'in 'konumları'; bu 'konum'
karşısında TBMM'nin takınacağı tavır ve
alacağı karar, acaba, halkın son seçimde fena halde
'fırçaladığı' Prof. Dr. Tansu Çiller için de, bir 'emsâl'
teşkil etmeyecek midir? Günümüzün koşulları içinde, aklı
başındaki her Türk vatandaşının kafasında beliren
soru işareti de, işte bu!
Şimdi
ister misiniz, önce ürkütücü bir 'tesbit' yapıp; sonra fevkalâde
'ürkütücü' bir 'belge' ye göz atalım:
Tesbit/.-
Merve Kavakçı da, Oya Akgönenç de, yurda dönünce açık ve endişesiz
safa girmiş; Türkiye'yi 'Şeriat' eksenine oturtmak peşindeki bir
partiden milletvekili olmuşlardır. Prof.Dr.Çiller ise, çok kısa
sürede YDD'ci 'liberal' imajını bırakıp; yerine
'başı örtülü bacı' imajını koyarak, Refah Partisi ile
sıkı işbirliğine girmiştir: üçünün davranışı
da Mr. Graham Fuller'in öngördüğü hedefe ve davranışa
uymaktadır: Türkiye'yi Gâzi'nin gösterdiği yoldan ( 'Kemalizm' den),
İslâm'a (yâni, Halife Vahidettin'in yoluna) çevirmek!
Belge/.-
''...CIA'in 1947'den bu yana, ABD'deki kolej ve üniversitelerden geçen, 6.000'den
fazla yabancı öğrenciyi, işe almış olduğu
hesaplanıyor...'' ( Vernon Elliot, 'Cover Action' Dergisi, Sayı 38,
Sonbahar 1991...)
Yorum mu?
Ne yorumu? Yorum yok!
Meraklısı
için NOTLAR:
1/ Bu
konuyla ilgili, daha kapsamlı ve ayrıntılı bilgi için,
Adnan Akfırat'ın şu çalışmasına başvurunuz:
(''Çiller'in ABD Vatandaşlığı'' , Kaynak yayınları,
1995.)
2/ Jeanne
d'Arc'ın, çarmıhta yakılmak pahasına, erkek gibi
giyinmekte, saçını erkek gibi tıraş etmekte
direnişinin; 'uhrevî inançlarından' çok; eline, erkek eli
değmemiş, 'radikal' bir 'travesti lezbiyen' olmasından ileri
geldiğini, çoğu Fransız aydını bilir ama, nedense,
söylemez. (4/6/1999)
Yanlış
hatırlamıyorsam, rakı beyazı -gizlice havai mavi- bir kar
sabahıydı; Ankara' nın dillere destan soğuğu, nerede
bir su birikintisi bulduysa, kalın cama benzer yanar döner buza
çevirmiş; Zafer Çarşısı'nda kitaplara bakarak
oyalanıyorum; birden, şaşırtıcı bir 'CIA'
başlığı (Kitabın asıl adı 'CIA ve
İstihbarat Kültü' , 1975), yazanlar, iki eski CIA ajanı, Mark ve
Marchetti! O gece, gerektikçe notlar da alarak, tamamını okuyup
bitirmiştim; sonradan üzerinde ısrarla durduğum 'Bissel Raporu'
dahil, neler açıklanmamıştı ki! Bu arada, 'yabancı'
öğrencilerden ajan devşirmek için, 'üniversite kampüslerinin',
adamakıllı yararlı birer 'avlak' olduğu da
belirtilmişti; diyordu ki; ''... birkaç yıl içinde ülkelerinde üst
düzeyde bir konuma gelme şansına sahip olurlar...''
Vernon
Elliot'ın, sorunu irdelediği çarpıcı yazıda da,
onları zikretmiş; ama üzerinde asıl durduğu, eski CIA
başkanlarından Stanfield Turner'in, ajan seçmedeki 'kriteri'; çünkü
Turner, 'Gizlilik ve Demokrasi' (1985) adlı kitabının 108.
sayfasında, demiş ki:
''...CIA'in
kazanmak için aradığı genç, ülkesinde bizi desteklemek üzere
etkilenmeye açık, ilk sınıflardaki üniversite öğrencisi
değildir. Bu tür öğrenci, büyük bir olasılıkla, bizim
aradığımız olgunluğa, derinliğe ya da kariyeri
konusunda net bir seçime sahip değildir. (Buraya dikkat) Daha uygun olan
adaylar, üniversiteyi bitirmiş olarak, genellikle devlet bursuyla okuyan,
yabancı hükümet görevlisi öğrencilerdir...''
Vernon
Elliot 'Cover Action' dergisinin 38. sayısında (Sonbahar 1991)
verdiği o tüyler ürpertici bilgi; yâni, 1947'den 1991'e kadar, CIA'in
Amerika'daki kolej ve üniversitelerden devşirdiği 6.000'i
aşkın öğrenci 'gerçeği', işte bu çerçeve içinde ele alınmak
icab ediyor. Düşünüyorum da, acaba 'bizim' kızların çoğu,
oraya, fakültelerini bitirdikten sonra gitmişlerdi; acaba aralarında
'devlet bursu' alanlar da var mıydı? Tabii, bu işin
şakası, acı bir şaka ama, çünkü bakar
mısınız Vernon Elliot ne yazmış:
''...William
Carson'ın kaleme aldığı 'Amerikan İstihbarat
İmparatorluğu'nun Yükselişi' adlı kitabın 312.
sayfasında CIA'in ilgili biriminin yetkilisi, 'her yüz yabancı
öğrenciden birisinin ajanlaştırıldığını
açıklıyor'..''
Eh, ne de
olsa, düşük bir yüzde sayılır.
Seç seç
al!
Aslında
pişmiş aşa soğuk suyu, ünlü ABD dergisi Time katıyor:
meraklısı bilir, Time beş altı yıl önce kapak konusu
çok çarpıcı, bir sayı; o sayıda da, bir o kadar çarpıcı
bir liste yayınlamıştı; çarpıcılık, tabii,
yazının başlığından başlıyordu;
'Amerika Dünyayı Gerçekte Nasıl Yönetiyor?' Yazıya giriş
de, aynen şöyle:
''...Yale
Üniversitesi'nde eğitim görmüş olan Tansu Çiller, geçen hafta
Türkiye'de başbakan olurken, Harvard Üniversitesi'nde öğrenim
yapmış olan Masako Avoda Japonya'nın yeni prensesi olarak
tacını giymiş bulunuyordu. Aşağıdaki listenin de
ifade ettiği gibi, yabancı devletlerin bir çoğunun
dışişleri seçkinleri ABD'de eğitilmişlerdi; bu nedenle,
bu ülkelerin dışişleri bakanlıkları, zaman zaman, bir
ABD üniversitesinin öğrenci yurdunu hatırlatmaktadır...'' (Time,
28 Haziran 1993)
Bizim
Dışişleri'ndeki 'seçkinler' de, böyle bir
'çağrışım' oluyor mu; bilemem, ama; ek listede verilen
isimler, yaptıkları iş, mezun oldukları üniversiteler,
gerçekten düşündürücü: İnanır mısınız,
cumhurbaşkanı düzeyinde Carlos Salinas (Meksika) - Harvard; Fidel
Ramos (Filipinler) - West Point; Lee Teng Hui (Tayland) - Cornell; Benjamin
Netanyahu (İsrail) - Massachusetts Üniversitesi'nden mezun imiş!
Başbakanlık düzeyinde de, ABD üniversitelerinden
çıkmış, bir o kadar kişi sayılabiliyor; meselâ: Vaclav
Claus (Çek. Cum.) - Cornell Gro Harlem Brunland (Norveç) - Harvard, Lien Chon
(Tayvan) - Chicago! Nasıl, beğendiniz mi? Ayrıca, İsveç
Dışişleri Bakanı Margheretha af Ugglas , Harvard; Suudi
Arabistan Dışişleri Bakanı Saud el Faysal , Princeton
mezunu imiş! Daha da ilginci, pek çok ülkede, maliye ya da iktisat
bakanlarının, ABD üniversitelerinde okumuş olması: Meselâ,
Harvard'dan Domingo Cavallo, Arjantin; yine Harvard'dan Alejandro Foxley,
Şili ; Chicago'dan Edmond Alphondery, Fransa; Yale'den Jorge Brada de
Macedo, Portekiz; Northern İndiana'dan Şeyh Abdülazizi bin Halife,
Katar; Stanford'dan Anne Wibbe, İsveç' te bu görevi yürütüyor.
Time
dergisinin yazısına başlık 'atarken', ABD' nin
'Dünyayı gerçekte nasıl yönettiğini' vurgulamış
olması; insanın, ister istemez aklına, bu siyasetçilerin, o
üniversitelerdeki 'master' ya da 'doktora' öğrenciliklerinde, CIA'in
'devşirmesi' olup olmadıkları kuşkusunu
uyandırıyor; bu da, siyasi partilere üye yurttaşlarımızın,
gerek parti, gerekse hükümet yönetiminde, görevlendirecekleri kişileri
seçerken; sanırım çok daha titiz, çok daha dikkatli
davranmalarını zorunlu kılıyor.Hele milletvekili
'adaylarını', mutlaka, sıkı elekten geçirmek gerek!
Yanlış
mıyım?
'Şantaj'
ve 'intihar'...
Oysa CIA
öyle yapmıyor! En azından, bendeki izlenim budur: birkaç defa,
gazetelere ilan vererek, birkaç yıllığına 'sözleşme'
ile 'ajan' aradığını, şurda burda okumuştum. Bu
ajanlar da, örgütlerine galiba pek sâdık çıkmıyor;
ayrıldıktan birkaç yıl sonra, yaşadıklarını
'hatıra' diye yazıp, ne kadar kirli çamaşırı varsa
ortaya döküyorlar. Bunların, 'yabancı' öğrencileri
'devşirme' tarzı da, basbayağı çirkin; ya para
ödüyorlarmış, ya ABD vatandaşlığı
vaadederlermiş, ya da şantaja başvururlarmış! Evet,
şantaja: bunu açıklayan da, eski bir CIA görevlisi, William Turner,
açık açık diyor ki:
''...masrafları
öderdim ve üzerinde ABD Hükümeti yazan bir makbuz imzalatıp parayı
verirdim. Artık hapı yutardı. Bu tutar belki 10 dolar kadar bir
şey olabilir; ancak, vazgeçmesi halinde, yanına birkaç
sıfır ekleyip, tutarı 1000 dolara çıkarırdım ve
işbirliği yapmaması halinde 'değerli işbirliğini'
açıklamakla tehdit ederdim'' (San Francisco Bay Guardian, 2 Mart 1978)
Nasıl
beğendiniz mi? Bunun feci sonuçları da oluyormuş tabii; Vernon
Elliot, yazısında onları şöyle açıklamış:
''...bir
kimsenin kendi ülkesine karşı casusluk yapmasının,
genellikle ihanet olarak görüldüğü ve hemen her yerde
karşılığının uzun yıllar hapis ya da idam
cezası olduğu düşünülürse kitapta dile getirilen 'ABD'deki
kampüslerde istihdam edilmiş 40'tan fazla ajanın Amerikan istihbarat
servisleriyle ilişkisinin açığa çıkması korkusu içinde
intihar etmesi' şaşırtıcı değildir...''
CIA'in
'ajan devşirmek' yolundaki, en önemli yöntemi, sizce hangisidir? Dolar
mı, şantaj mı, yoksa ABD yurttaşlığına kabul
edilmek vaadi mi? Bana en etkilisi, bazıları için, bu sonuncusudur
gibi geliyor: bu sayede, öz ülkende bile, 'imtiyazlı' maaş
alabiliyor, 'imtiyazlı' mevkilere, çok kısa sürelerde yükselebiliyorsun!
Başarılı
olamayanlara, CIA' in argosunda, ne adı verilirmiş, onu biliyor
musunuz? Oldu olacak, onu da aktarayım: 'Topal Ördek'! (7/6/1999)
(Akşam,
Kanlıca yolcusuyum; vapurda, kirlisakallı bir genç, yanıma
sokuldu: ''- 'Yengecin Kıskacı' nı okudum' dedi, '...en çok
şaşırdığım, o érotique bilim/kurgu öyküsü! Siz ve
bilim/kurgu! Böyle bir şey yazacağınız, hiç aklıma
gelmemişti!''. Yakınlarım bilim/kurgu merakımı bilir,
hevesim çok eski yıllara uzanıyor; ilk romanım, bilim/kurgu
romanıydı; adı ''Merih'e Seyahat'' ; ortaokulun ilk
sınıfındaydım, sanırım 1939/1940
dersyılı.
Bunları
niye yazıyorum, 'hayali senaryo' tecrübemi, kanıtlamak için mi, evet;
herkesçe 'müsellem', senaryo yazarlığımı da buna eklediniz
mi; size sunmak niyetinde olduğum, 'siyasi' bilim/kurgu denemesi için,
'icâzetinizi' aldım demektir!..)
'Moskova
parmağı'
'
Soğuk Savaş' ın, belâlı yılları; dünya ikiye
bölünmüş, bir yanda 'acımasız' bir liberalliği 'Hür Dünya'
diye yutturmaya çalışan - ABD önderliğindeki- 'Batı Bloku'
; bir yanda 'acımasız' bir totaliterliği, 'sosyalizm' diye
yutturmaya çalışan, - SSCB önderliğindeki- 'Doğu Bloku' !
İşi 'Sıcak Savaş' a yozlaştırmamaya özen
göstererek, iki taraf da, kıyasıya vuruşuyor; kendi
bloklarına dahil 'üçüncü ülkeleri', çeşitli -siyasi, iktisadi,
askeri- düzeylerde, iyice 'evcilleştirmeye' çâre arıyorlar: hem de,
ne çâreler! Üniversite kampüslerinden, öğrenci ajan devşirmek; türlü
burs ve eğitim imkânlarıyla, gelecek vaadeden ecnebi
aydınları çağırıp; kendi çıkarlarına, uygun
kafada yetiştirerek; daha sonra, kendi ülkesindeki yüksek yönetim
kademelerinde, yer edinmesini sağlamak, vs vs...
İşte
bu 'Soğuktan Gelen Casus' ortamındaki ağır gerilimde;
Ruslar, öteki ülkeleri etkileyebilmek amacıyla, 'Uluslararası Karl
Marks Barış Vakfı' nı tesis etmiş; bu Vakıf
aracılığıyla, hem Stalin'ci 'totaliterliğe' uygun
vasıfta adam yetiştirecek 'Friedrich Engels Üniversitesi' ni; hem de,
Üçüncü Dünya ülkelerinin aydınlarına verilen 'Yaratıcı Emek
Bursu' nu kurmuşlar; 'seçilen' aydın, burs
aracılığıyla o üniversitede okutuluyor; böylece,
'Soğuk Savaş' ın koşullarına uygun 'evsafta'
yetiştiriliyor. Elbette, başlıca amaçlarından birisi de
Türkiye' deki siyasi kadrolara, bu çerçevede 'yetiştirilmiş'
aydınlardan, birkaçını katabilmek!
Köklü bir
siyasi partiden genç bir gazeteci, Ankara'daki Sovyet Büyükelçiliği ve
Dışişleri'ndeki gayretkeş bir 'yetkili'
aracılığıyla, 'Yaratıcı Emek Bursu' ndan
yararlandırılıyor; Moskova'ya gönderilerek, 'Friedrich Engels
Üniversitesi' nde, - diyelim ki 'Ortadoğu Tarihi ve Sosyal Psikoloji'
okuması sağlanıyor. Ülkesine döndükten sonra, elbette partisinin
'yükselen yıldızı' olacak; siyasi kaderini
değiştirecektir! Meraklısı biliyor ki hem 'Friedrich Engels
Üniversitesi' nin, hem de 'Yaratıcı Emek Bursu' nun gerisindeki
'beyin'; KGB' nin 'efsanevi' Başkanı 'Yoldaş' Beria' dır;
üstelik bu burs, çevre ülkelerinde, yüksek politikacılar düzeyinde
gerçekleştirilen, o pek namlı 'Oktiyabr Toplantıları'
nın da kurucu ve yatırımcısıdır, ki hem o partili
gazeteci, hem de sonraki yıllarda Türkiye'de önemli roller oynayacak olan
başka bir partinin genç lideri bu toplantılara
çağrılmış, katılmışlardır, ama...
Bu da bir
şey mi?
'Yükselme
potansiyeline sahip yabancılar...'
Moskova,
'Soğuk Savaş'ın 'ideolojik dayatma' ortamında, başka
silâhlardan ve ilişkilerden de, hınzırca yararlanıyor;
bunlardan bir başkası da, 'Mareşal Zukhof Bursu' dur; bursun
mahiyetini merak mı ettiniz, ünlü Trud gazetesinde, onun hakkında
bakınız ne yazılmış: ''...kendi ülkelerinde yükselme
potansiyeline sahip yabancıları SSCB'ne çağırır;
bunların büyük bir çoğunluğu, sonradan kendi ülkelerinde etkili
mevkilere yükselmişlerdir; bunda SSCB hakkındaki bilgi ve
düşüncelerinin rolü büyük olmuştur...'' (24 Mayıs 1969)
Daha önce
'Oktiyabr Toplantıları' na katılmış (18/21 Eylül/
İstanbul ) ünlü bir siyasetçinin kurduğu partiden, genç ve 'yükselme
potansiyeli yüksek' bir mühendis, 'Mareşal Zukhof Bursu' ndan
yararlanarak, Moskova' ya eğitim ve öğretime gitmiş; döndükten
sonra, partisinin, genel başkanlığına
oynadığı kurultayında, kendisini 'yoldaş' Brejnef' le
kolkola gösteren bir fotoğrafını dağıtarak,
başarılı olmuştur. Daha ilginç başka bir mühendisin,
Moskova' da bulunduğu yıllarda, KGB yöneticisi 'yoldaş'
Andropof' la da, 'yoldaş' Brejnef' in Güvenlik Danışmanı
'yoldaş' Prmikof' la da, 'yakın ilişkiler' içinde olduğu
biliniyor; bu genç mühendisi, zaten Andropof' la tanıştıran,
KGB'nin Ankara'daki eski İstasyon Şefi'dir ki, SSCB'nin dış
politikasını yönlendiren iki kişiden biridir, ötekisi elbette
'yoldaş' Beria. 'Mühendislik Ekonomisi' nde uzmanlaşan bu ikinci
mühendis de, Türkiye 'ye döndükten sonra, kurduğu yeni bir partiyle
seçimlere katılabilmek için, askeri yönetimle epeyce
becelleşmiş; o sırada Ankara' da görevli Sovyet Büyükelçisinin
az mı desteğini görmüştü; eğer, 1952' de Moskova'dan
ayrılırken, 'ülkemdem ayrılır gibi hüzün duyuyorum'
demişse, haksız mıdır?
Ne
görüyoruz? 'Soğuk Savaş' ın acımasız
koşullarında, taraflardan birisi olan 'Doğu Bloku' -hassaten
onun lideri olan SSCB - Türkiye'de kozlarını iyi kullanmış;
memleketin kaderinde önemli rol oynayacak, 'geleceği parlak
aydınları' iyi seçip, bünyesinde eğiterek,
'çıkarlarını korumak' bahsinde önemli mesafe
kazanmıştır; bu da elbette Doğu Bloku' nun
'dayattığı' ideolojik 'totaliterliğin', Türkiye' deki
'Kemalist Düzeni' bozmasında etkili ve yararlı olmuştur.
Çocuk
oyuncağı!..
Bu
'siyasi' bilim/kurgu serüveni, -bütün dehşetiyle- elbette 'aynen'
yaşanmadı; ama bu, hiç yaşanmadı anlamına gelmiyor;
yaşanmasına maalesef yaşandı, çektiğimiz onca
'seyyiât' da, esasen -karşıt kampta aynen- 'yaşanmış'
olmasından doğuyor. Ne şekilde
'yaşandığını' aydınlatabilmek için, sadece
bazı isimleri ve yerleri değiştirmek, kâfi gelecektir ya, acaba
o zaman yaptığımız vahim yanlışın,
mahiyetini ve kapsamını, tam kavrayabilecek miyiz?
'Yaratıcı
Emek Bursu', ABD' nin ünlü Rockefeller Bursu' dur; 'Uluslararası Karl
Marks Vakfı' , o pek ünlü Rockefeller Vakfı' dır ki, bu burs
zaten o vakıf tarafından verilmektedir. 'Friedrich Engels
Üniversitesi' , o çok gencimizin okumaya can attığı 'Harvard
Üniversitesi' dir ki, KGB' nin başı Beria, yani hem vakfın, hem
de bursun yönetici üyesi olan, ABD' nin eski Dışişleri
Bakanı Henry Kissinger' den başkası değildir. 'Oktiyabr
Toplantıları' nı da, bu vakıf örgütlüyor, bildiğimiz adı
Batı Bloku yöneticilerinin aralarında gizlice buluşup
eyleştiği, ünlü 'Bilderberg Toplantıları' dır. Anlayan
zaten anladı, 'Mareşal Zukhof Bursu', ABD' nin ünlü bursu, 'Eisenhower
Bursu' oluyor; KGB'nin başkanı, o dönem CIA Başkanı George
Bush'un ta kendisi; Güvenlik Danışmanı'nı da o adı zor
telâffuz edilen Zbigniyef Brzezinskiy olarak anlayın; eh, tablo
aşağı yukarı, bütün çıplaklığıyla
ortaya çıkar.
Geriye
genç gazetecinin, genç parti liderinin, o iki genç mühendisini kim
olduğunu bulmak kalıyor ki, o da çocuk oyuncağı canım!
Meraklısı
için NOT: Bu köşede çıkan 'Söyleşiler'i, Bilgi Yayınevi'nin
tarih sırasıyla kitaplaştırdığını
biliyorsunuz; dizinin ilk kitabı, 'Bir Sap Kırmızı
Karanfil'den (Haziran/1998) sıcak alâkanızı eksik etmediniz; bu
defa, ikinci kitap yayınlandı: 'Ufkun Arkasını Görebilmek!'
(Mayıs/1999); aynı sıcak alâkayı, ondan da
esirgemeyeceğinizden eminim. (9/6/1999)
O
savaş sonrası yılları! Türkiye, savunma
telâşıyla, tehlikenin biraz da farkında olmaksızın
'Hür Dünya'ya (Yâni 'Batı Bloku' na, yâni 'Sistem' e) katılıyor;
aydın kesiminde, o zamana kadar, duymaya alışkın
olmadığımız, övünmeler: ''-...filân Fulbright Bursu'yla,
Washington'a gitti'', ''-...feşmekân Rockefeller'den burs almış,
Harvard Üniversitesi'nde okuyacak!'', ''-...duydunuz mu, falan'a Eisenhover
Bursu'nu vermişler... Columbia'da okuyacakmış!'' Herkes
sanıyordu ki, ABD'nin fisebilullah dağıttığı bu
'burslar', 'Kemalist Cumhuriyet' in 'çağdaş uygarlık düzeyi' ni
yakalamasını kolaylaştıracaktır; kimsenin aklına,
Batı Avrupa (daha çok da Fransa) modeline göre teşekkül etmiş
Cumhuriyet'i; Anglo/sakson modeli bir 'piyasa' demokrasisine
yozlaştıracağı gelmiyordu. 'Piyasa' demokrasisi denildi mi,
elbette, hanidir içinde debelendiğimiz rezilliği anlamalısınız!
Cumhuriyet
çocuğuyuz ama, dürüstçe itiraf etmeliyiz ki, 'Kemalist' Cumhuriyet'in
'lâalettâyin' bir cumhuriyet olmadığını - Gâzi hâriç- kimse
bize söylememiştir; Gâzi'nin bu konuda söylediklerini ise, koydunsa bul!
Kendi hesabıma, ancak 50'li yıllarda, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel
felsefesinin, Galiyef/Mustafa Kemal istikametinde; ikisi ecnebi, ikisi Türk,
dört fikir sistemi üzerine bina edildiğini anlayabilmiştim:
yabancılardan, Keynes ve Duverger ağır basıyordu; yerlilerden
ise, Akçura ile Gökalp! Bu düzen neresinden bakılsa, anti/emperyalist,
devletçi, milliyetçi ve -hakiki müstahsil olan- halkı esas
almış, laik bir cumhuriyet'ti; ulaşmayı
tasarladığı 'demokrasi', ülkeyi tüccara teslim eden, 'piyasa'
demokrasisi değildi; 'idare'yi halka teslim edecek bir 'özyönetim'
demokrasisi olarak tasarlanmıştı.
Halbuki
savaş sonrasında, aydınların sahip olmakla 'hava
bastığı', o Amerikan bursları...
'Soğuk
savaş' standartında 'lider üretmek'
Time'in o
kapağını hiç unutmayınız: ''Amerika Dünyayı
Gerçekte Nasıl Yönetiyor?'' (28 Haziran 1993) Amerikan üniversitesi
çıkışlı, 'yabancı' politikacıların listesi
de, yenilir yutulur gibi değildir ya, şimdi isterseniz, bu
'eğitim düzeni' nin iç mekanizmasına da bir göz atalım...
Meselâ
Rockefeller Vakfı ve Bursu! 'Sistem' in 'müemmen' adamı Henry
Kissinger , bu vakfın hem 'Özel Çalışma Projeleri' yöneticisiydi,
hem de Harvard Üniversitesi'nde hoca; Adnan Akfırat kitabında, Kissinger
ve Harvard Üniversitesi'nin işleriyle ilgili olarak, çarpıcı bir
alıntı yapmış, diyor ki:
''...ABD'nin
dünya hâkimiyetini anlatan Charles Levinson'ın Vodka/Cola adlı
kitabında, Harvard Üniversitesi ve Kissinger'in buradaki
çalışmaları şöyle anlatılıyor: 'Harvard
Üniversitesi 1950/1960 yılları arasında, ABD'deki anti/komünizm
ideolojisinin ('Soğuk Savaş' anlayın) geliştirildiği
bir merkezdir. Bu aşılama kampanyasının en güzel
filizlerinden birisi de Henry Kissinger olmuştur. Kissinger, Harvard'daki
Uluslararası seminerleri yönetir. CIA tarafından finanse edilen bu
seminerlere, her yaz çok değişik ve ilginç kişilerin,
örneğin Fransız Raymond Aron'un, İngiliz Bertrand Russel'in,
İsveçli Olof Palme'nin ve Türkiye'nin sosyal/demokrat lideri Bülent
Ecevit'in katıldığı görülür...'' (Akfırat, s. 58)
Mahiyeti
ve işlevi son derece gizli tutulan, ünlü Bilderberg
Toplantıları' nın da, Rockefeller Vakfı tarafından
finanse edildiğini biliyor muydunuz? Akfırat, o konuda eski
İspanyol istihbaratı yöneticilerinden Luis M.Gonzales-Mata'nın
kitabından bir alıntı yapmış, o da şöyle: ''...
Bilderberg 1954'te CIA Başkanı'nın da
katıldığı bir toplantıda, gelecekte daha büyük
işler başarmak ve CIA'ye yardımcı olmak için kuruldu...''
(Akfırat, 59) İyi mi? Peki ya Eisenhover Bursu hakkındaki şu
bilgiye ne dersiniz? 24 Mayıs 1969'da, Business Week dergisi, onunla
ilgili olarak şu gerçeği açıklıyor: ''... kendi ülkelerinde
yükselme potansiyeline sahip yabancıları Amerika'ya
çağırır. (...) Büyük çoğunluğu kendi ülkelerinde
etkili mevkilere yükselmişlerdir; bunda da, Amerika hakkındaki bilgi
ve düşüncelerinin büyük rolü olmuştur...'' (Akfırat, 59)
Uzatmak
gerekir mi? ABD Burs sistemi, bütünüyle 'Sistem'in çıkarına
elverişli adam yetiştirmek prensibi üzerine kuruludur; 'Soğuk
Savaş' standartlarına göre, başka ülkelere, 'lider üretir'. Ne
yazık ki, aynı şeyi, aynı şekilde yapan SSCB'ne;
Moskova'nın 'İdeolojik dayatması'na ve 'Soğuk Savaş'
'numaralarına', başarıyla direnmesini bilen Türkiye Cumhuriyeti;
ABD'ye karşı, ulusal ideolojisi 'Kemalizm'i aynı sebatla
koruyamamış; Gâzi döneminde tesis edilmiş gelişme
stratejisini ve ekonomik dengesini, ciddi şekilde tehlikeye
düşürmüştür. Bunun sebebi kim? Ülkenin 'savunması'nı
kurtarayım derken; 'kuruluş sebebini ve ulusal ideolojisini' feda
eden, 'Soğuk Savaş' politikacıları ve onların
liderleri değil mi?
İki
başka 'soğuk savaş'!..
Seçim
ertesi, muhtemel bir DSP/MHP koalisyonunu 'torpillemek' için, Ecevit'lerin
vermeyi uygun buldukları ünlü 'demeç', son derece tipik bir 'Soğuk
Savaş' uygulamasıydı; zaten Devlet Bahçeli de, onu böyle
değerlendirmişti.
Düşünüyorum
da, herhalde bizimkiler (Demirel, Ecevit, Yılmaz vs.)
yurtdışı görev yolculuklarında, kendilerini her geçen gün,
biraz daha 'yalnız' hissediyorlar; zira 'Soğuk Savaş'
politikacılarının hemen hepsi, ülkelerinde ya seçimlerle
elendiler, ya da 'eleklerini duvara asıp', köşelerine çekildiler,
belki 'Hatıraları' nı yazıyorlar. Yalnız 'bizimkiler',
Sovyetler'in dağılışından itibaren, iki yeni
'Soğuk Savaş' ın olanca hızıyla
geliştiğinden, hâlâ 'bihaber'; eski refleksleriyle olmadık
şeyler yapıp söyleyerek, etrafta tebessümler uyandırıyor.
Bu iki
'Soğuk Savaş' dan biri, Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik
Devletleri arasında, - Balkanlar'da tehlikeli bir sıcağa
dönüşme eyilimi gösteren- çıkar
uyuşmazlığıdır ki, Washington -çıkarları
onlarla da ters düştüğü halde,- Rusya ile Türkiye'yi yanında
görmek ister; ikincisi, harıl harıl, hanidir ABD ile Türkiye
arasında yaşanıyor, çünkü orta vâde tahmin uzmanı, Judith
Yaphe'nin 'senaryosu' nda belirttiği gibi, Türkiye'de Silahlı
Kuvvetler, 'etnik' ve 'şeriatçı' muhalefete dayanan 'piyasa' demokrasisinin,
gerçekte, devleti parçalamak anlamına geldiğini, kavramış;
'30' ların Türkiye' sine,- (yâni Kemalizm'e)- dönmek niyetindedir; bu da
öteki 'Soğuk Savaş' da, Washington'ın, Türkiye'de eline
geçirdiğini sandığı bütün 'kozları', birer ikişer
yok edecektir. Besbelli, eski 'Soğuk Savaş' politikacıları
da buna dâhil! (11/6/1999)
(Camekânda,
bir adam; 'Gâzi' Anadolu'nun, herhangi bir dağ köyünde, ya da bozkır
kasabasında, benzerine kolayca rastlayabileceğiniz, birisi; yirmi
yıllık bir 'silâhlı kalkışma' teşebbüsünden
sonra, günah çıkarıyor: ''-...PKK, 1970'lerde ortaya çıktı,
kusur işlemeyen örgüt var mı? Bilhassa 1993 ve 1996'dan sonra,
sorunun 'üniter devlet' yapısı içinde, demokrasinin gelişmesi
altında çözüleceğini anlattım. Eylemlerin, çözümü zora
sokacağı sonucuna, yirmi yılda ulaşabildik.'' (Hürriyet, 4
Haziran 1999).
'Silâhlı
Kalkışma Çıkmazı' nın bu açık itirafı, sizi
bilemem ama; beni, çağrışımdan
çağrışıma; uzun bir çağrışım
zincirinin, bir halkasından ötekine, sürüklüyor...)
Çağrışım
1/ ''...70/71 yazında, tesâdüf, Çeşme' deki bir tatil köyünde, 68
öğrenci hareketlerine karışmış, iki Fransız
delikanlısını karşıma çıkarmıştır.
Jean-Marc ve Philippe. Geceleri, rüzgâr camlara tuz yağdırır,
tatil insanları dinlendirici bir müzikle, kendilerini avutmaya
çalışırken, tartışırdık. Benim sorum
şu: 60 yıllarında, geçen yüzyılın büyük modası
'bireysel terorizm'in, yeniden ve bütün heybetiyle, toplumcu eylemlere egemen
olması neyle açıklanabilir?
Her kafadan
bir ses çıkıyordu elbet, sonradan tartışmaları,
şöyle toparladığımı hatırlıyorum:
a. Klâsik
kapitalist liberal devlet, tekeller döneminde, hele 'ikinci sanayi devrimi
'nden sonra, yapısal bir 'totaliterliğe' yönelmektedir. En klâsik
'Batı' lı demokrasilerde bile, 'şiddet' , devletin yönetimde
başvurduğu en geçerli yöntem haline geliyor. Devletin, belirli bir
sınıfın çıkarları adına, toplumun öteki
katlarına şiddet uygulaması, elbette bir tepki
çağıracaktı. Bu tepkinin şiddete dayanmaması
olası mı? Kapitalist devlet polis devletine dönüştükçe, tabandan
ona yönelecek tepkinin de şiddete dönüşmesi olağan
sayılmalı.
b. 17
Devrimi, II. Dünya Savaşı' ndan sonra, dünyanın öteki
ülkelerinde gerçekleşen 'sosyalist rejimler' , umulanı
gerçekleştirememiştir. Polisin, ordunun, devlet bürokrasisinin
olduğu gibi korunması bir yana; disiplin daha
sıkılaştırılmış, orada 'şiddet' bir
yönetim yöntemi olarak uygulanmıştır. Toplumsal sosyalizmin,
sonunda bir 'bürokrasi diktası'na dönüşmüş olması;
zamanında bunu öngörüp ileriye süren bireysel sosyalistleri, (yâni
Anarşistleri ve Anarcho/Sendikalistleri) haklı
çıkarmıştır... o halde, yeni savaşım biçiminin,
vaktiyle 'Neçayevtsi Hareketi' nde 'Narodnaya Volya' döneminde olduğu gibi,
Terorizme yönelmesi olağan sayılabilir.
c. II.
Dünya Savaşı' ndan sonra, Sovyet işgaliyle değil de,
kendiliğinden ve tabanın da katılmasıyla sosyalist
olmuş bütün ülkeler (Küba, Çin, Vietnam, Yugoslavya) bu işi
şiddet kullanarak yapmışlardır; üstelik, Moskova' ya
karşı çıkmışlardır. Şu halde, 60'larda
devrimciliğin, artık 'Sistem' in malı olmuş, 'Sistem' den
pay isteyen; 'geleneksel' sosyalist ve komünist partilerin, 'demokratik
eylemleri 'nden geçmediğini kabul emek olağan
sayılmalıdır...''
''...Dokunmaz
olur mu? 65 sonrası öğrenci olaylarının, hemen büyük
çoğunluğu Moskova yanlısı ve 'ortodoks Marksist' bir eyilim
taşımaz; biraz Marcuse, çok daha fazla, Castro/ Guevara, epeyce de
Mao tutkusu vardır içinde; bugün dahi, benzer eylemlerden hayır
umanları, son iki kanadın adamları saymak olasıdır.
Batı'
da Trotskistler, 60'lı yıllardan başlayarak ön plana geldiler,
IV. (Trotskist) Enternasyonal güncelliğe kavuştu; Mandel,
çeşitli ülkelerde Trotskist/Devrimci komünist partilerin
canlılık kazanmasını, seçimlere katılıp, yüzde
3'ler dolayında oy almasını sağladı; ne var ki
'ortodoks' Komünist partilerden daha 'hızlı' olan Trotskistler,
tedhişçilikten çok partileşmeyi ve yığınsal
yayılma eylemini yeğliyorlar. Türkiye' de de uzun bir aradan sonra
Trotskiszm belirmiş; daha çok, bazı yayınlarla, dikkati çekmeye
başlamıştır.
Yalnız,
Batı 'lı hareketler için olduğu kadar, Türkiye için de şu
nokta, herkesin gördüğü bir gerçeğin deyimlenmesi oluyor; ülkemizde
şiddetin yöntem sayıldığı, bireysel terorizm'in
geçerli tutulduğu hareketlerin kökeni, 'küçük burjuvazi'dir; giderek,
kırsal düzenin çözülmesiyle ortalığı kaplayan bir
'lümpenler' takımı, onlara katılmaktadır.
Çoğunluğuyla işçi sınıfının, eski TİP
gibi, SDP ya da yeni TİP gibi sosyalist partilerin, hatta
yurtdışından sesini duyurmaya çalışan TKP'nin, bu
türden davranışlara karşı olduğu biliniyor.
Resim hâlâ
gözlerimin önündedir: Sorbonne (Paris) dolaylarında, bir öğrenci
barikatı, göz yaşartıcı bomba dumanından, göz gözü
görmüyor; sökülmüş kaldırım taşları, devrilmiş
otomobiller; barikatın tepesine dikilmiş, bir kara bayrak! Evet,
klâsik Anarşizm'in siyah bayrağı; Anarcho/Sendikalistler'in
kırmızı/ siyah bayrağı ile birlikte, yıllarca
sonra, toplumsal eylemlerle, yeniden meydana çıkıyordu:
yıllardan 1968!..''.
Moskova 'yandaşı'
değildi, Moskova'ya karşı!
''...Sık
tekrarlarım, tekrarlamak da gerektir: öğrenci olaylarının
temeli, Moskova değildir. Amerika' dan başlayıp, 60' lı
yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa' yı saran
şiddet hareketleri; kısmen Bakunin/ Kropotkin çizgisinden;
kısmen Malatesta/Stirner çizgisinden, anarşist hareketlerdir ki,
güncel devrimcilerden -açıkça Moskova' ya karşı bir tutum
tutmuş olan, - Maozedun ve Fidel Castro' yu (özellikle de Ernesto (Che)
Guevara' yı) örnek edinmişler; işçi sınıfından
çok, küçük burjuvaziden kaynaklanmışlardır.
O tarihte,
bunların kuramsal 'babalığını', bir zamanların
Frankfurt Filizofları grubundan Herbert Marcuse yapıyordu; o
hızla, aynı gruptan, Adorno, Habermas ve Reich da, anılmaya
başlamıştı ama; öğrenci eylemleri ve 'vahşi' -
yani 'geleneksel' komünist ve sosyalist örgütlerin kontrol etmediği-
grevler öyle bir hızla yayıldı ki, şehir ve kır
'gerillası' patırtısından, işin kuramına
(teorisine / nazariyâtına) kulak asan pek kalmadı.
Siyah ve
Siyah/Kırmızı bayrakların, dalgalandığı
dönem; o dönemdi işte...'' (14/6/1999)
(Terör,
'küçük burjuva' nın büyüklük hevesi'dir. Bakunin 'i bile dehşete
düşüren, Sergey Neçayef , alt tarafı bir küçük burjuva
aydını, Dostoyevskiy , 'Ecinniler 'de, onu ve 'hareketini' ne de
acımasız irdelemiştir! (Bkz. 'Hangi Edebiyat', s. 69/99). 68
Hareketi 'nde, başlangıç, yine küçük burjuva
aydınındadır; ama arkası, sanayileşmesi geri
bıraktırılmış azgelişmiş ülkede, bir türlü
işçileşemeyen -yani 'lümpen' kalan-, göç kırsalıyla gelir:
'Şiddet
hareketleri' nde, küçük burjuva için, Marighella ; kırsal lümpen için, Che
ve Ghiap önemlidir; ilki şehir 'gerillası' nı, ikinciler
kırsal 'gerilla' yı işlemiş ve önermiştir; öncekiler,
nerede denedilerse, orada yenildiler; ikinciler, ancak saldırgan
emperyalizme karşı 'mazlum' bir kurtuluş
savaşını, 'demokratik' ya da 'sosyalist' bir 'devrim' le
birleştirebildilerse, kazandılar. Ama bilanço, neresinden
bakılsa, olumsuzdur; çünkü, eğer amaç sosyalizm ise, o 'işçi
sınıfı' nın işiydi; ilginç olan odur ki, 68
hareketlerinde, o yoktu..
Üniversite
kampüsünde, ya da gecekondu varoşlarında, kalaşnikovla devrim
şiiri yazmaya kalkışmış olanların,
özeleştirisi, o yüzden, hem ibret vericidir, hem de öğretici...)
Debray'den
üç önemli ders!..
Çağrışım/2-
''... Che Guevara, Bolivya 'da hayatına mal olan gerilla deneyinde,
halkın desteğini sağlayamaz. Harekâta
karışmış, bu yüzden, epeyce de hapis yatmış olan
Regis Debray, Türkçeye de çevrilmiş 'Che'nin Gerillası' adlı
ilginç eserinde, hiç unutmadığım şu sözleri
yazmıştır: ''...özet olarak, gerilla, halkın içinde var
olan dayanışma potansiyelinin, yüzde birini bile seferber etme ve
ondan yararlanma olanağını bulamamıştır.''
Dilimize çevrilmemiş iki ciltlik o önemli 'Silahların Eleştirisi'
adlı yapıtında ise, Latin Amerika 'daki kır ve şehir
gerillası olaylarını, birer birer ele alıp eleştirir;
başarısızlık nedenlerini, diyalektik olarak sergiler.
Regis
Debray 'yi anışım boşuna mı? Geçenlerde Che 'nin ölüm
yıldönümü için yazdığı bir yazıda, hâlâ sürüp giden
'şiddet hareketlerini' ele alıp, geçmiş olaylardan üç önemli
ders çıkarmıştı:
''a. Hem
siyasal hem silahsal taktik olarak tasarlanan gerilla yuvası taktiği
(bizde yaygın deyimiyle 'foko' culuk) umulan sonuçları
vermemiştir.
'Tarihin
yavaşlığı, toplumların çekim gücü (pésanteur),
kestirmeden başkaldırma atılımını
kırıyor'...
b. Buna
karşılık, Che 'nin Cezayir 'de 1965'de
açıkladığı 'Üçüncü Dünya'nın birleştirilmesi' ,
üç kıt'anın dayanışması, yöresel
çatışmaların yaygınlaştırılması
stratejisi, hissedilir şekilde gerçekleşmektedir.
c. Che,
'Şimdi bizi ilgilendiren insandır' demişti. O üretim
rakamlarının yükselişini, kendi başına bir amaç
saymayan, ilk endüstri bakanı olmuştu.
İnsancılığı gittikçe yaygınlaşıyor. Son
yılın en egemen olayı, öncülük hareketlerinin, -halk ve
işçi sınıfı adına ortalığı
karıştıranların eleştirisidir.''
Debray
'nin ulaştığı bu sonuçları bilmek, bir bakıma,
Avrupa 'da 1960 sonrası şiddet hareketlerine bizzat
karışmış olanların bile, neden dolayı şimdi
bu hareketleri sürdürenleri kınadıklarını, anlamamıza
yardımcı olur belki.
Çünkü
kınıyorlar, hem de fena halde!..
'Kitle
hareketleriyle, siyasal mücadele...'
''...
Fransa' da Liberation diye bir gazete çıkar, 'aşırı
solcular' ın gazetesi denebilecek bir yayın organı, yöneticisi,
eski proleter devrimcilerden Serge July! Schlayer olayından sonra,
-düşünebilir misiniz- bu gazeteyi 'şiddet' yanlısı olan bir
kalabalık basıyor, saatlerce işgal altında tutuyor.
Duvarlarına, 'July , senin de sıran gelecek!' diye yazıyorlar.
Olaydan sonra, July 'nin dediklerinden bir bölüm, beni çarptı; kimbilir
belki, konuştuğum bazı 'hızlı' gençlerde, onun
rastladığına benzer bir katılığa, bir dar
kafalılığa, bir anlayış noksanına
rastladığımdan!.. July şöyle demiş:
''...onlarla
tartışmalarımda en çok dikkatime çarpan, goşizmlerinin o
gerici yanı ki, aşırılığında,
tiksindiğim ne varsa, hepsini içeriyor. Küçümseyici olmak istemiyorum,
onları yadsımak niyetinde de değilim. Çünkü var oldukları
meydanda; fakat düşünceleri, diyelim ki, yoksuldur,
fosilleşmiştir, hareket halinde değildir...''
Bir
başkası, 1960 yıllarının ünlü 'kızıl Rudy'
si, July 'den daha kesin konuşuyor. Ne konuşması,
yargılayıp sonuçlara varıyor. Son tedhiş hareketlerine
ilişkin düşüncelerinden bazıları şunlar:
''...terorizm
büyük bir cinayettir. Sosyalist ahlâka aykırıdır. Toplumda, evet
sosyalizme karşı koyan güçler vardır; bunlara karşı
kitle hareketlerini yaygınlaştırarak siyasal araçlarla mücadele
vermek gerekir. İmkânsıza sürüklenerek değil! Zira bu, devrimci
geleneğin yadsınmasıdır. Aynı zamanda da
karşı/devrimci bir tepkidir. Biz kapitalist rejimin
despotluğunun yerine terorizmi, ya da başka bir despotluk biçimini
geçirmek istemiyoruz. Kişilerin öldürülmesinin hiçbir anlamı yoktur.
Bireysel terorizm biçim mücadelesi açısından hiçbir anlam
taşımaz, onun yadsınmasıdır...''
Rudy
Dutschke terorizme yatan çocukları bir de tanımlamış ki,
doğrusu çok etkileyici. '...onlar savaş
kuşağının, karışık zamanların,
umutsuzluğun ve çıkmazın çocuklarıdır. Ne bir
gelenekleri vardır, ne geçmişle bir bağları!'...''
Endüstri
toplumu 'tıkanınca'...
''...Sanırım
burada, kapitalist endüstri toplumlarının, yeni kuşaklara, yeni
yaşama sevinci ve mutluluk veremeyip, tıkanması olayına
varılıyor. Artık bilmeyen kaldı mı, Amerika dahil, Sistem
'in bütün gelişmiş ülkelerinde, büyük bir aydın
işsizliği ortalığı kasıp kavurmaktadır, bir
! Yetişmekte olanlar, anababalarının
yaşantılarına bakıp, hiç de özenecek bir taraf
bulamamaktadır, iki !.. Yılllarca eğitim ve öğretim
gördükten sonra, acımasız bir endüstri toplumunun herhangi bir
çarkı haline gelmek, onları kesin bir umutsuzluğa itmektedir, üç
! Yığınsal devrimci örgütlerin, onların öncülük ettiği
modellerin, benzer bir yaşama biçimini öngörmesi,
umutsuzluklarını başkaldırıya çevirmektedir, dört !
İyi
ama, 'terorizm' le bir yere varmak olası mıdır?..'' (16/6/1999)
( XIX. yy
'ın, başarılı son iki 'ihtilâl 'i, XX. yy 'a
sarkmıştı: 1917 Sovyet İhtilâli ve 1919 Anadolu
İhtilâli! Bunlar, aslında XIX. yy 'a ait ihtilâllerdi, çünkü
'sıcak çatışma' da, sonucu alan hâlâ topçu, süvari ve piyadedir:
'İhtilâlci milis', klâsik çerçevede 'muntazam ordu 'ya dönüşebilirse,
başarı onun oluyor. 1936 İspanya İç Savaşı, XX.
yy 'da 'silâhlı isyan 'da durumun farklı olacağının,
ilk göstergesi: sonucu iki yeni faktör alıyor, çünkü; uçaklar ve
zırhlı birlikler! Herhangi bir silâhlı isyan, ne kadar güçlü
olursa olsun, ne zırhlı birlikleri örgütleyebilir, ne de uçak
filolarını. Malraux, pilot olarak katıldığı
İspanya Harbi 'nde, 'turizm uçaklarının tuvalet deliklerinden'
bomba atmak zorunda kaldıklarını yazmıştı: bu,
sonun başlangıcı olmuştur.)
'..herkes
birbirine ne kolay faşist diyebiliyor...'
Çağrışım/3.
''...Ünlü düşünür Maurice Duverger, yeni terörist hareketleri şöyle
tanımlamış ve değerlendirmiştir:
''...terörist
gençlerin bir kuramları var, 'şiddet eylemleri sürdükçe devletin
baskısı artar, faşizm gelir, halk faşizmin
baskısına katlanamaz, silâha sarılır, faşizmi
yıkar, sosyalizm kurulur.' Aklıbaşında solcular, gençlerin
kafasındaki bu yanlış düşünceyi temizlemeli,
tuttukları yolun yanlışlığını onlara
anlatmalıdır. Aşırı sağın şiddete
başvurması onun öğretisine uygundur, onlar zaten faşizmi
istiyorlar: fakat aşırı solun önce faşizmi getirip sonra
yıkmayı düşünmesi tarihi gerçeklerle bağdaşmıyor...''
''...terörist
gençler şunu iyice bilmelidir: evet, günümüzün çoğulcu
demokrasilerinde aksayan yönler vardır, para bütün değerlerin
başında yer almakta, eşitsizliklere, gerçek adaletsizliklere
sık sık rastlanmaktadır. Ama tarih hiçbir zaman, şimdiki
kadar özgürlüklerin alabildiğine geniş olduğu bir dönemi de
yaşamamıştır...''
Sosyalizm'e
varmak için, önce Faşizm'i getirmek!.. İnsan kulaklarına
inanamaz. Ünlü İtalyan komünisti Maria-Antonietta Macciocchi 'nin
'Faşizm Üzerine Dersler 'inde, Fransa'da yaptığı
saptamayı hatırlıyorum, diyordu ki: ''...Fransa'da herkes
birbirine, ne kolay faşist diyebiliyor, düzeni ne kolay faşizm diye
niteleyebiliyor: bizim İtalya'da bunu kimse yapamaz, nedeni basit, çünkü
Faşizm'in ne olduğunu yıllarca yaşayarak
görmüşlerdir.'' Kim olduğunu şu an
çıkaramadığım bir başka yazar da, şöyle bir
şeyler yazmıştı geçenlerde: ''...gençler teröre
başvurdukça telâşa düşen biziz. 1933'den 1945'e kadar olup
bitenleri yaşamış olanlar; onlar, terörü yapan çocuklar, bunun
ne olduğunu, nereye varacağını bilmiyorlar;
tıpkı, 1933'dekilerin bilmediği gibi! İşin tüyler
ürpertici yanı budur...''
Bunların
etkisiyle mi nedir, geçenlerde üç beş arkadaş oturmuş
konuşuyoruz, ağzımdan şöyle bir lâf çıktı:
''Çocuklar geliyor, soruyorlar: ağbiy, faşizm yerleşti mi,
tırmanıyor mu, yoksa örtülü olarak mı sürüyor? Bunlar,
Türkiye'de 40'lı yılları yaşamayanlar! Bugün git Spor ve
Sergi Sarayı'nda 7 Kasım günü düzenle, 1 Mayıs'da otuzbin
kişi toplanıp Enternasyonal söyle, sonra da Faşizm var diye
şiddet eylemine kalkış, benim kafam almaz!''
Neden
almaz, çünkü arkasından tanklar gelecektir.
İki
önemli tanık: Malraux ve Santiago Carillo
Bunu ben
söylemiyorum, işin içinde 'pişmiş' iki adam söylüyor, birisi
Malraux, ölmeden önce, pratik açıdan 'kalkışmanın'
çağdaş bastırma aygıtları karşısındaki
imkânsızlığını anlatmıştı da, ben
'Hangi Sol 'a almıştım; okumayanlarınız için, hadi
birazını aktarayım:
''...bastırma
aygıtı dendi mi, ilkönce tankları düşünüyorum, benim için
temel sorun budur, ama çağımızda, ana sorun, tankları var
mıdır, onu bilmekten çok, tankları kullanacaklar
mıdır, bunu bilmektir. Bugün İspanya'da bir
başkaldırma olursa kullanılacak mıdır tanklar? Hiç
kuşkunuz olmasın! Böyle bir başkaldırmaya heveslenecek
olanlar şaşkın mı; elbette bunu hesaba katacaklardır:
işte, sorunun asıl verileri bunlar...''
''...nisbeten
yakın bir devrim olan Ekim Devrimi'nde Proletarya'nın
başkaldırması teknik bakımdan hâlâ savunulabilir
durumdaydı. Günümüzde öyle mi ya? Böyle bir şeye ancak ne zaman
kalkışabilirsiniz biliyor musunuz? Karşınızdakiler,
ateş emri vermemeyi garanti ederlerse! Zira iki tank taburunu önünüze
yığdılar mı, ne proletarya kalır ortada, ne de
başkaldırma. Ekim Devrimi, XIX. yy'ın son devrimidir zaten!''
Sivri
akıllı çok, birisi çıkar der ki, sen ne bakıyorsun Malraux
'ya, o 'dönek' bir solcudur, elbette başkaldırmanın artık
olanaksız olduğunu savunur, şiddetin daha büyüğüyle
bastırılacağını söyleyip gözdağı verir.
Peki, kabul!.. Santiago Carillo 'ya ne buyurulur? İspanyol Komünist
Partisi 'nin bu ünlü genel sekreteri, şiddete başvurmanın
geçerliliği ve tanklar konusunda, geçenlerde şunu söyledi:
''...bizim
de teröre karşı olduğumuz açıktır. Bugün demokratik
olmaya başlayan bir sistemde (İspanya, demek ister)
yaşıyoruz. Terörü aşırı sağ arzuluyor. Ancak
elbette terörün amaçlarına varmak için kullanılabilecek bir yol
olduğunu düşünen, solcular da var. Ama sonuçta bu ülke için,
demokratik süreci ortadan kaldıracak ve geriye götürecek bir yoldur. Bu
nedenle de, tedhişçilikle mücadele etmek gerekir, ancak bu mücadelede
kullanılacak silahın tanklar olmamasına dikkat etmek gerek...''
Duverger'nin
işaret ettiği...
Nasıl
da açık söylemiş!.. Yaşadılar çünkü, otuz kırk
yıl Franco 'nun diktası altında inlediler, herif ölüyor da,
demokrasiye geçiş, zar zor başlatılabiliyor ancak; bunu devrimci
hayatı boyunca saptamış olan Carillo 'nun aklı bir
karış havadaki teröristleri onaylaması mümkün mü? Faşizm'in
gitmeyeceğine, Duverger de işaret etmiş zaten:
''...halk
yararına diye halktan kopuk eylemlerle Faşizm bir defa gelince, kolay
kolay yıkılır mı? İkinci Dünya Savaşı
olmasaydı, Mussolini de, Hitler de, yataklarında ölürdü.
Faşizm'in yıkılması hiç de kolay değildir!..''
(18/6/1999)
(Teori,
-ama iyi anlaşılmış, koşullara iyi
uygulanmış olanı-, önde yürürse; 'devrimci eylem' bireysellikten
de çıkar, yöresellikten de; magnezyumun ateş alması gibi,
toplumsallaşır: 1917 'de Sovyet , 1919 'da Anadolu İhtilâli , bu
'sıçramayı' yaşamıştır: Plekhanof, Lenin ve Trotsky
, Marksizm'in 'emperyalizm' çağındaki rolünü ve yerini, iyi tayin
etmişlerdi; Gâzi Mustafa Kemal ve arkadaşları ise, askeri bir
cuntacılık imkânı ellerine geçmiş iken, 'Ulusal Demokratik
Devrim' e, 'halkın ruhu ve vicdanındaki' ileri atılımı
sezdikleri için geçtiler: Gâzi 'ye ait sandığımız nice
özdeyişin, Fransız Devrimi'nin 'babaları' , ansiklopedistlere
ait olduğunu bilir miydiniz?
Klasik
sınıflandırma, galiba şöyledir: Kuram, program, bilinç,
örgüt ve eylem! Şimdi onlar ne derse desin, 68 Kuşağı , bu
işe tersinden başlamıştı: Önce 'eylemleri' koydular,
sonra onu açıklayacak 'kuramı' aradılar; örgüt küçük ve
yetersizdi; bilinç derseniz, sanırım yok derecesindeydi! Tek
başına 'eylem', eğer bilinç ve kuramla iç içe değilse;
herhangi bir 'suç' tur; bunun 'suçlusu' da, ne yaparsa yapsın, toplumda
'tek başına' kalır. 70 'li yılların başında,
Avrupa 'da 68 'i başlatıp sürdürenlerin çoğu, bu
yalnızlığın bilincine çoktan varmışlardı:
Türk 68 'i, çok gecikmiştir.)
Aklın
yolu bir!
Çağrışım/4
''... ne de olsa, eski kuşağın adamlarıyız: Neler
gördük! Ortalıkta sürülen 'şiddet eylemleri' ne: bunu onaylamayan
bazı solcularca, 'yeni faşizm' denmesi, bizi yadırgatmadı.
Niye yadırgatsın? Bir kere, ünlü 'eski tüfekçiler'in, terör' aleyhine
konuşurken, benzer sözler söylediklerini
unutmamışızdır. Örnek mi, 'Hangi Sol' da vermiştim,
aktarayım: 1938 'de FKP Genel Sekreteri Maurice Thorez , Merkez Komitesi
önünde konuşurken şunları söyler:
''...
tarih boyunca 'şiddet'in rolü olduğunu kabul etsek de, bireysel
şiddetin resmen karşısındayız. Sosyalistler,
teröristlerin bireysel suikastlarını hiçbir zaman
onaylamamışlardır. Vaktiyle Jules Guesde, kişisel
çatışma, olay çıkarma, yıldırma yöntemleriyle
propagandaya kalkışan anarşistlerle mücadele etmişti.
Sosyalizm adına, onları savunmaya kalkışanlardan
ayrılmıştı. (...) Tam tersine, şunu belirtmek gerekir
ki suikast yapmak, cinayet işlemek, en mükemmel faşist metodudur...''
İşin
tuhafı nedir dersiniz? 1968'de Thorez'in partisini 'sistem' e uymakla
suçlayıp öğrenci eylemlerinin liderliğini yapan Daniel
Cohn-Bendit'in son olaylar karşısında, aşağı
yukarı Thorez'in düşüncelerini paylaşması. Ee, eskiler ne
demiş, 'Aklın yolu bir!' Cohn-Bendit Schlayer , olayı ve
sonuçlarını, 'devlet' in zaferi olarak niteliyor:
''...
bütün iğrençliği ve bütün pislikleriyle devletin zaferi. RAF
hapisteki yöneticilerini, yalnızca kendisinin, kendi yöntemleriyle
kurtarabileceğini kanıtlamak istiyordu, ama ne oldu,
başarısızlığı iman şiddet mantığına
inanılmaz yararlar sağladı. (...) Bu
başarısızlığın, müthiş ve havsalanın
alamayacağı şiddette yeni terör hareketleri doğurması
olasıdır ama, silahlı eylemin temsilcileri olan RAF'ın
kesin bir savaş yenilgisine uğradığı da gerçektir,
rehinelerin kurtarılması gerilla hareketlerinin siyasal ve moral sonu
oldu...''
Thorez'le
birleştiği yan demiştim, öyle ya! Ben bunu Alman Devleti'nin
yapısı, devlet terorizmi ile bireysel terorizmin birbirinin aynı
olduğunu söylediği zaman hissediyorum; çünkü Cohn-Bendit , kimsenin
üstünde pek durmadığı bir noktaya ilişmiş, diyor ki:
''...
savaştan bu yana ilk defa Almanya ekonomik düzeyde oynadığı
bir rolü, askeri düzeyde de oynadı; ilk defa olarak ünlü Alman ekonomik
modeli, askere ve polise dayalı bir toplum modeli niteliğine
büründü.'' Haksız sayılır mı? Pek sanmıyorum; onun
kanısınca bu olay, Alman politikasında gizli bir sürecin, bir
anda ortaya çıkışıdır. Ne gibi mi? ''... teknokratik
bir kapitalizm, hatta bazen, totaliter bir kapitalizm eğilimi ile, usul
usul yerli yerine konmuş, polis baskı mekanizmalarının,
ekonominin askerileştirilmesinin, düğmesine basılmış
gibi ortaya çıkması ki; aslında bunlar, terorizmin de, onun
şiddetle bastırılmasının da doğurucusudurlar...''
Cohn-Bendit de, aynı tanımlamaya gelip bağlanıyor: ''...
Terorizm, siyasi umutsuzluğun kesinleşmiş biçimidir'' ama, ''...
içbükey bir aynanın içi ve dışı gibi, Alman Devleti'nin
şiddet eğilimi ile Baader/Meinhof çetesinin şiddet eğilimi
birbirinin içindedir'' . Yani, 'kapitalist' devletin faşizanlaşması,
ona karşı çıktığını iddia eden
'tedhişçi' (terörist) örgütlerin faşizanlaşması, demek
olmuyor mu?..''
'...
şunun bunun oyununa gelmek!..'
''... son
olaylar yüzünden Alman sağı'nın birden kızıla
boyadığı Heinrich Böll , bunu bildiğimiz doğrultuda
dile getiriyor:
''...
Yurttaşların kaçırılması ve katledilmesi, sosyalizmin
değil, ancak faşizmin işine yarar!''
Ama en
güzeli, adına bu eylemler düzenlenen, bir yerde kuramları
gerçekleştirilen, filozof Marcuse 'nin de karşı
çıkması:
''...
birtakım kişiler, kapitalist toplumda ne kadar önemli yer tutarlarsa
tutsunlar, bunların ortadan kaldırılması düzenin
işleyişini etkilemez, yerlerini başkaları alır.
Baskı, baskıyı doğurur. Ama toplumun desteğinden
kopmuş bu baskılar, sol düşünceyi öldürmekten başka
işe yaramaz!..''
Nihayet,
'kızıl' Rudy Dutschke 'nin katılmaya pek yatkın
olduğum ağır yargısı:
''...
terörist eylemler işçi sınıfına ve onun hareketine zarar
vermektedir, bunları yapanlar solcular değil, egemen
sınıfın ajanlarıdır.''
Neden
yatkın olduğumu siz de elbet
anlamışsınızdır, zira CIA'in 'Bissel Raporu' nu
beraberce ele alıp irdelemiştik...''
'Buhara
inkılâp eden su...'
''... Son
bir soru: İyi ama tarihte devrimci şiddetin rolünü yadsıyacak
mıyız? Hayır! Devrim'in nesnel koşulları oluştu
mu, şiddet, 'buhara inkılâp eden kaynayan suyun' şiddeti gibi, içinde
bulunduğu toplumsal kabın, her yanında birden
varlığını kendiliğinden duyurur. Nasıl mı?
Halk, kendiliğinden silaha sarılır. En yakın ve en önemli
iki örneğini, hep hatırlarız: Bizim Kuva-yı Milliye , son
Yugoslav Devrimi !
Mustafa
Kemal devrimi örgütlemeye başladığında, Türk halkı
silahlı eyleme çoktan başlamıştı. Hem de,
kendiliğinden! Aynı şey, Tito için de söylenebilir. Bu gibi
hallerde şiddetin zorunlu olup olmadığı
tartışılmaz artık, sadece örgütlenmesi ve yararlı
hedeflere yöneltilmesi düşünülebilir.
Ötesi,
şunun bunun oyununa gelmektir...'' (21/6/1999)
Çağrışımların
derin ve vahim anlamı, daha sonr a, bütün
çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır; daha önce,
bazı 'tarihleri' hatırlamak -ve 'hatırlatmak'- sanırım
yararlı olacak!
Ömrünün on
yılını, Latin Amerika' da 'devrim' e adamış, Regis
Debray; Venezuela, Küba, Bolivya, Guatemala ve Uruguay' da
yaşamış ve görmüş olduklarının 'eleştirisi'
('Özeleştirisi' ni) ''La Guerilla du Che / Che'nin Gerillası''
adlı kitabında yapmıştı. Kitabın, Fransa 'daki
yayınlanış tarihi, 1974 başlarıdır; Türkiye'deki
yayın tarihi ise 1975 (Ocak). Aynı Regis Debray, kanlı, cesur,
yiğit fakat 'mağlup', Latin Amerika 'serüveni' nin; asıl büyük
'panoraması' nı çizdiği, ayrıntılı
'eleştirisini' yaptığı; iki ciltlik ünlü kitabı 'La
Critique des Armes' ı, Paris' de 1974' de yayınlıyor. 70' li
yıllar, 60' lı yılların 'isyan bayrağı' nı
açmış, genç devrimcilerinin, 'özeleştiri'
sıtmasını yansıtır; isyan odağı 'Foco', ne
kadar umut verici görünürse görünsün; hemen her yerde,
yalnızlığa mahkûm olmuş; hemen hiçbir yerde, umduğu
halkı arkasında bulamamıştır.
'Bilinmeyene
doğru bir atılım...'
Debray'nin
kaleminden şu acı satırlar, Bolivya'daki talihsiz denemenin,
akıbetini anlatırken dökülüyor:
''...(devrim)
halk yığınlarının gözünde, bilinmeyene doğru
yapılan bir atılımdan farksızdı. Geçmiş tarih
tecrübeleri, onlara bu atılımın gerekçelerini açıklamaktan
âcizdi; kaldı ki, mevcut güçleri de, onlara, gelecek için bir güvence
vermiyordu. O günlerde karşılaştıkları toplumsal
davranışlarla, geçmişteki benzer toplumsal davranışlar
arasında mantıkî bir ilişki kurmaktan yoksundular...''
''...bu
yüzden, gerilla harekâtının patlak verişi
karşısında, halk yığınlarının
gösterdiği şaşkınlığı, duydukları
kuşkuları, belirttikleri olumsuz tepkileri hoş görmek gerekir.
Gerilla faaliyeti daha tohum halindeyken boğulduğundan,
yığınlara yaklaşmak, sesini duyurmak; siyaset sahnesinde,
gözle görülür, elle tutulur bir alternatif olarak ortaya çıkma
fırsatını elde edemedi...''
''...yığınlarla
ilişki kurmaya yeterince vakit bulamadığı içindir ki; halk
yığınları için savaşma önerisini geçerli ve akla
yakın, (...) silâhlı mücadeleyi gerçekleştirmek için giriştikleri
bu 'atılım'ın, zorunlu ve mümkün olduğunu; onlara, kabul
ettirmek olanağını bulamadı...'' (Regis Debray 'Che'nin
Gerillası', s. 179. Bilgi Yayınevi, 1976)
Acı
ve çıplak gerçek bu: halk, 'silahlı eylem' e katılmıyor!
Bolivya dağlarında, Ernesto 'Che' Guevara, yalnız bir adam! On
yıl süren, Latin Amerika silahlı eyleminin, sonucu budur; ve bu
sonuç, 1970' li yılların başında, Dünya'da artık
biliniyordu. Şimdi bir de, İmralı' daki camekânında,
Abdullah Öcalan' ın dediklerini hatırlar mısınız?
''...PKK
1970'lerde ortaya çıktı, kusur işlemeyen örgüt var mı?
Bilhassa 1993 ve 1996'dan sonra, sorunun 'üniter devlet' yapısı
içinde çözülebileceğini anlattım, 'Eylemler'in çözümü zora
sokacağı sonucuna yirmi yılda ulaşabildik!..'' (Hürriyet, 4
Haziran 1999)
Kısacası,
1970'lerde PKK 'silahlı eylem' e kalkışırken; onun nice
gözyaşı, kan, ter ve servet pahasına, 'yirmi sene sonra
anlayabileceği' gerçeği, dünya daha o tarihte biliyordu.
'Çağrışımlar'ın
'vahim' anlamı...
Sıra
geldi mi, 'çağrışımlar' ın vahim ve derin
anlamına?
68
Kuşağı'nın 'yukardan' ve 'kabadayı' edasına
karşı, o 'çağrışımlar', durumun ciddiyetini ve
sonucunun muhtemel vahametini anlatabilmek için, Türkiye' de tarafımdan
kaleme alınmış yazılardır: 12 Aralık 1977 ile 17
Aralık 1977 arasında, Yeni Ortam' da yayınlanmıştı.
(Bkz. 'Sağım Solum Sobe', s. 95-106, Özgür Yayınevi, 1985).
Başka türlü şöyle de söyleyebilir miyiz acaba? Türkiye'de 68
Kuşağı'nın 'hızlı' devrimcileri, şehirde ve
kırda 'gerilla' teşebbüslerine 'kalkışırken';
gelişmiş Batı'daki sosyalistler ve komünistler bu
'kalkışmalar' ın 'dökümü' nü çoktan yapmış, talihsiz
sonuçlarını tartışıyorlardı.
Ben de,
daha Paris'den 60'lı yılların ikinci yarısında, Yön'e
ve Varlık'a yazdığım yazılarda, karınca
kararınca soruna bulaşmış; daha sonra bunları, 'Hangi
Sol' da toplayarak, kitap haline getirmiştim ('Hangi Sol', 4. Basım,
Bilgi Yayınevi, 1996). 'Sosyalist Sol', 'Hangi Sol' u, bir 'ihanet'
kitabı sanacak kadar 'kör' dü -ya da 'cahil' di-; PKK, Debray'nın
'Che'nin Gerillası' çevirisiyle, handiyse yaşıt; belki de o
yüzden, diyorum ki: Öcalan'ın, Kaypakkaya üzerinden PKK serüvenine, tam da
o yıllarda kalkışıp; bunun
yanlışlığını, yirmi sene sonra anlamasına,
şaşmalı mı?
Ya
başka kaygılar uyandıran, öteki 'çağrışım'
salkımları? 15 Kasım 1977'de, 'tarihte devrimci şiddet' in
rolünü tartışırken, ne demişim? ''... Mustafa Kemal,
devrimi örgütlemeye başladığında, Türk halkı
silâhlı eyleme çoktan başlamıştı: hem de,
kendiliğinden! Aynı şey, Tito için de söylenebilir. Bu gibi
hallerde şiddetin zorunlu olup olmadığı
tartışılmaz artık, sadece örgütlenmesi ve yararlı
hedeflere yönetilmesi düşünülebilir...'' Burada üzerine basmak
istediğim, bunu takibeden, son cümle: ''... Ötesi, şunun bunun
oyununa gelmektir...'' 1977 nere, 1999 nere? Abdullah Öcalan'ı dinlerken,
insan şaşırıyor: PKK, 'şunun bunun, ne çok oyununa
gelmiş'; onlar kendilerini tarihi değiştirecek bir silahlı
eylem yapıyor sanadursun; ne Atina kalmış, işin içine
burnunu sokmadık, ne Şam, ne Tahran, ne Bonn, ne de -Kamber'siz
düğün olmaz- Londra!
Ya
Washington diyeceksiniz?
Ajan,
'kendi ideolojisine bağlı olmalı'ymış!
Hadi bir çağrışım
daha! 27 Ağustos 1977'de, -aşağı yukarı aynı
tarih- Marks ve Marchetti'nin ünlü 'CIA Kültü' kitabından yararlanarak;
bakınız nasıl bir uyarı yapmışım; acaba
lütfedip, şöyle bir bakar mıydınız?
''...
Richard Bissel, CIA'in bir tarihteki 'Gizli Hizmetler Direktörü', raporunu
'Haberalma ve Dışpolitika'yı görüşmek amacıyla kurulan
tartışma grubunun üçüncü toplantısında, (tarihe lütfen
dikkat) 8 Ocak 1968'de, Harold Pratt Sarayı'nda, saat 17.00'de
okumuş!..''
Bu
raporda, başka ülkelerdeki 'kuvvet dengelerine müdahale etmek', -yâni
iktidarı değiştirmek- için, o ülkelerden 'yöresel müttefikler'
-yâni gizli ajanlar- elde etmenin yararı ve yolları şöyle
anlatılıyordu:
''... iç
kuvvet dengesine müdahale etmenin amacı, gizli operasyonlar yoluyla daha
etkili, daha kudretli ve belki de daha akıllı 'müttefikler'
edinmektir. Genellikle bu yöresel 'müttefikler' yardımın geldiği
kaynağı bilirler, ama ne onlar, ne Birleşik Amerika bunu
kamuoyuna açıklayamaz. Gizli propaganda ve belirli ekonomik faaliyetlerde
kullanılacak ajanlar, paralı görevliler olabilir; (buraya dikkat!)
ama daha büyük ve önemli müdahaleler için 'müttefiklerimiz' kendi ideoloji ve
amaçlarına bağlı olmalıdırlar...''
('Batı'nın Deli Gömleği', 2. Basım. s. 89 Bilgi
Yayınevi. 1995)
'Kendi ideoloji
ve amacına bağlı olmalı' ne demek? Kendini
'Şeriatçı', 'Kürtçü', 'Devrimci', ya da 'İnsan Hakları'
nın savunucusu sanacak; ama, bir başka ülkenin çıkarlarına
hizmet edecek!
Şunun
bunun 'oyununa' işte böyle geliniyor. (23/6/1999)
Nâzım'ın
en müthiş şiirlerinden biridir; hemen
hatırlayacaksınız: ''...yanarak / yanarak parmakları
şerârelerden / insan yüreklerine dokundu bu elleri / tam yirmi beş
senedir / yâni bir rubu asır / hapisâne kaleminde mukayyit kulunuzun /
insanoğlunun ömrü / belki lüzumundan fazla kısa / belki lüzumundan
fazla uzun / bir tek daha içelim...'' ('Dört Hapisaneden', s. 80. de
Yayınevi, 1966)
Son iki
mısra, yaşı elliyi geçmiş bilinmez kaç kişiyi, ne
türlü bir dalgınlığa sevkeder, kestiremem; şimdilik, üstünde
duracağım, 'yirmi beş yıl' yerine; Nâzım'ın
tadını çıkara çıkara kullandığı,
Osmanlıca 'rubu asır' deyimi! Tartışacağımız
sorun, tam bir 'rubu asır' dır, benim gündemimdedir; kaç kere
yazmışım, hatırlamıyorum, acaba merâmımı
anlatabildiğim kimse oldu mu; o da, belirsiz!
Ne hazin!
Sadece, bu
kadarı bile...
Lausanne
Anlaşması, bu devletin 'tesis senedi' dir; öyledir de, içimizde
hangimiz bu 'senedin' esaslarını bilir; eğrisini doğrusunu,
doğru dürüst tartışabilir? Ali Naci Bey'in (Karacan) ünlü eseri,
'Lozan Konferansı ve İsmet Paşa', İnönü Cumhuriyeti'nde,
başucu kitabı sayılırdı; Paşa, -kendisi de-
sonradan bu 'senedin', hangi koşullar altında
oluşturulduğunu, 'Hatıralar' ında
anlatmıştır; ama 'tutanakları ve belgeleri', bütünüyle
içerdiği için, temel kitap, Seha L. Meray' ın emek emek
çevirdiği, onca ciltlik 'Lozan Barış Konferansı'
kitabıdır (1976, Ankara). Bir kere daha itiraf etmeliyim ki, Ergun'
un (Prof. Dr. Türkcan) iyiniyeti olmasa, kolay kolay o esere sahip
olamazdım; bu da, aşağı yukarı yirmi beş yıl
önce gerçekleşti, yâni 'bir rubu asır'.
Kim ki
Lausanne Anlaşması'nın metnini ve ruhunu az buçuk bilir;
tereddüde düşmeksizin, o Konferans'da Anadolu Kürtlüğü'nün,
'ekalliyet/azınlık' statüsünde ele
alınmadığını söyleyebilir; Kürtler, -Türkler'le
beraber- Konferans'daki 'taraflar'dan birini oluşturmuştu;
'azınlıklar', Rumlar, Ermeniler, Museviler, vs. idi; yâni, bu
devletin 'tesis senedine' göre, Türkler ve Kürtler, üstelik yalnız onlar
da değil, ayrıca bütün öteki 'Müslüman anasır/Müslüman unsurlar'
ülkenin 'sahibi' kabul edilmiş; 'münhasıran', gayr-ı müslim
ahali 'azınlık/ekalliyet' addedilmiştir.
Sadece bu
kadarı bile, Anadolu Kürtleri'nin, 'azınlık hakları' na
sahip olmak isteğiyle, siyasi eyleme -hatta isyana-
kalkışmasının ne kadar manasız olduğunu
göstermeye yeter: sana mülkün sahibi statüsü verilmiş:
yapmadığın, yapamayacağın, 'yasal' hiçbir şey
yok; sen kalkıp, 'azınlık hakları' , için 'eyleme'
geçiyorsun! Anadolu böyle durumları, nasıl özetlemiştir; hep
biliriz: ''Attan inip eşeğe binmek!'' . Talep, bir manada bu oluyor;
Öcalan' ın yirmi yılda 'yanlış olduğunu
anlayabildiği' de, bu mudur?
Le Monde
Diplomatique'in 'şaşkınlığı'...
Metin
Toker, (Milliyet, 16 Haziran 1999) yazıyor, Paris' teki Büyükelçimiz
Fransız televizyonunda bu inkârı gayr-ı kaabil Lausanne
gerçeğini açıklamış, demiş ki: ''...siz Türkiye'de
Kürtler'e 'azınlık hakları' verilmesi için
uğraşıyorsunuz, halbuki Kürtler, yâni Kürt asıllı
olanlar, Türkiye'de azınlık değillerdir, çoğunluğun
bir parçasıdırlar: çoğunluğun bir parçası iken, neden
bunu bırakıp özyurtlarında azınlık olsunlar!'' , Metin
Toker'e bakarsınız bu açıklamadan sonra, o fazla 'ilerici'
Fransızların aklı bazı şeylere
yatasıymış! Hiç inanmam! Hiçbirisini, hiçbir zaman, Ankara'nın
haklılığına, tam inandıramazsınız; çünkü
Rasyonalizm'in 'vatanı' Fransa' da, bütün insanlar ve ülkeler, prensipte
'eşittir' ama; nedense bazıları, 'biraz daha az eşittir' ;
yoksa Le Monde Diplomatique gibi, ciddiyeti ve objektifliği (!) ile
tanınmış bir yayın organı; yıllardır,
Türkiye' de Kürtler'e 'azınlık hakları' nın
tanınmamış olmasını, eleştirir durur muydu?
Hem de
nasıl ahmakça bir çelişkiye düşerek: Kosova olayı patlak
vereli, bir yandan Belgrad'ı; Kosova halkını, yâni Arnavut ve
Türkleri, inim inim inlettiği halde; 'hükümranlık haklarına
müdahale edildiği' gerekçesiyle, NATO'ya karşı savunuyor; öbür
taraftan NATO' nun, Kürtler'e insan haklarını tanımayan Ankara'
ya karşı, neden dolayı benzer bir güç gösterisi
yapmadığını soruyor. Hangi yanlışını düzeltesin?
'Kemalist'
Ankara sürü sepet Kürt milletvekili, Kürt bakan, hatta başbakan ve
cumhurbaşkanı görmüştür; Silahlı Kuvvetleri'nde nice 'Kürt'
paşalar hizmet vermiştir; Kürt yazarını büyük
saymış, ona 'devlet sanatçılığı' önermiştir;
acaba Miloşeviç' in, sözüm ona sosyalist Belgrad' ında, kaç Arnavut,
milletvekili, bakan ya da başbakan olabildi? Kaç Arnavut asıllı
general biliniyor? Kaç Arnavut yazarına 'devlet
sanatçılığı' önerildi?
Ekvator
Kongo'sunda bir Çeçe sineği uçsa, hangi 'gizli' siyasi ve iktisadi
sebepten uçtuğunu, dakikasında kestirebilen Le Monde Diplomatique;
nasıl oluyor da, Yugoslavya ile Türkiye, Yugoslavya' daki Müslümanlarla
Türkiye' deki Kürtler arasındaki, statü ve mahiyet farkını
göremiyor?
İkisine
de inanmayacaksın!
Öcalan
ağzıyla söylemedi mi? Türkiye'de Kürtler eğer sorun
yaşadıysa, bu onlarla Türkler arasında 'fark' olduğundan
değil; çıkarı için, Kürt'le Türk'ü vuruşturmak, 'ecnebi'nin
işine geldiği için yaşanmıştır: Şeyh Sait
isyanı, Musul'da gözü olan İngiltere'nin marifeti değil miydi? O
zamanlar, Fransız 'sömürgesi' olan Suriye'den, Hatay'ın alınması,
sakın Fransızları Dersim'de Kürtleri kışkırtmaya
itmiş olmasın? PKK gösterisinin, tam da Kıbrıs'a Türkiye
çıkarmasından sonra patlak vermesi; işin içinde başka
işler olduğunun göstergesi sayılamaz mı? Bunlar, ilginç
varsayımlardır ama; asıl ve çıplak gerçeği, yine de,
tam anlamıyla açıklayamazlar.
Yüzyılın
başında, o perişan haliyle bile Düvel-i Muazzama arasında
sayılan Önasya' daki 'dev' , üç 'rubu asır' sonra, uykusundan
uyanıyor: Çoğu 'Soğuk Savaş' ürünü liderleri yüzünden fazla
bir şey yapamasa da, bin yıllık bir geçmişin mirası
Avrasya' dan 'Sovyet İpoteği' kalkar kalkmaz, Balkanlar' ı,
Kafkaslar' ı, Ortaasya ülkelerini, büyülü bir mıknatıs gibi ona
doğru çekmektedir. Üç 'rubu asır' önce, Osmanlı' nın
elinden muazzam bir baklava tepsisi gibi çekip aldıkları bölge,
Doğu Akdeniz (Ortadoğu) ; Batı Avrupa' nın, İngiltere,
Fransa ve Almanya' nın elinden, sabun kalıbı kayıp gidiyor.
İşin tuhafı, Avrupa Birliği' nin dalaverelerinden gittikçe
daha çok gıcık kaptığı için, Washington D.C. de,
Ankara' ya arka çıkar gibi görünüyor.
Her
ikisine de, asla inanmayacaksın! (25/6/1999)
'
Aydınlanma' (lâiklik) öncesinde, egemenlik, Allah'ın
sayılırdı: Monarkh (kral, ya da padişah) onun adına,
'hükümran'! Osmanlı 'da Padişah'ın, aynı zamanda halife
olması, durumun özetidir. Modernlik, egemenliğin (hâkimiyetin) halka
intikâli: Katolik tabanlı Hıristiyan toplumlarda, 'Cumhuriyet' ;
Protestan tabanlı Hıristiyan toplumlarda, 'Demokrasi', bilinen 'uygulama'
modeli! Cumhuriyet, 'yurttaş' a ve 'kamusal kuruluşlar' a
dayanır; demokrasi 'birey' e ve 'piyasalar' a! İdeal çözüm, birinin
ötekisini yozlaştırmadan, iç içe geçebilmeleri olacaktır, yâni
özgürlükçü bir sosyalizm, ama henüz ondan uzaklardayız.
Durum ne
olursa olsun, egemenliğin halkta olduğu herhangi bir ülkede
uluslararası kural, ecnebi'nin ülkenin 'içişlerine
karışmaması' dır: modern zamanların bütün ikili
dostluk anlaşmalarında, bu kuralı, beyaz üstünde siyah
okumadık mı?..
Hazindir
ama gerçektir...
Hazindir
ama gerçektir, ülkeye yabancı bir grup çıkarı için, kuralı
ilk ihlâl eden Sovyetler olmuştu: Brejnef Doktrini, 'Proletarya'nın
çıkarları' (siz onu Rusya 'nın çıkarları anlayın)
söz konusu oldu mu, Moskova 'nın 'ulusal egemenlik haklarını'
tanımayabileceğini öngörüyordu. Yalnız öngörmemiş,
uygulamıştır da: 'sosyalist' Macaristan , Çekoslovakya ve
Polonya , bu dramı yaşadı. O zaman 'Hür Dünya', yâni 'liberal
demokrasi cephesi', bunu yüksek sesle kınamıştır, hem de
ayıplamış!
O zaman
soracağımız şu: NATO, geliş gidiş, 'Batı
Bloku' nun Brejnef Doktrini mi olacaktır? Totaliter Komünistliğin
çöküşünden beri, 'düşmansız' , dolayısıyla
'amaçsız' kalmış olan 'Sistem' , NATO 'ya yeni bir 'misyon'
yüklüyor: Demokrasi için, insan hakları için, 'beşerî amaçlı'
müdahale misyonu! Brejnef'in doktrini nde, Rusya 'nın çıkarları,
'Proletaryanın çıkarları' diye takdim edilmişti; bu defa,
'Sistem' in -ne 'Sistem' i be, ABD 'nin- has çıkarları,
'insanlığın çıkarı' diye takdim ediliyor: tabii,
'yiyene' !
Niyet,
daha doğrusu kötü niyet, o kadar beceriksizce gizlenmeye
çalışmıştır ki, örtünün altından
sırıtıyor; 'Sistem' in öteki ayağını, Avrupa
Birliği 'ni bile isyan ettirdi.
Aslında
projeksiyon çok daha kapsamlı
Washington'ın
Irak 'fikr-i sâbit' inin, çok daha kapsamlı bir projeksiyonun içinden
çıktığı; Yugoslavya 'daki Kosova 'müdahalesi' yle
anlaşılmıştır.
Kimse
doğru dürüst izlemedi, Rambouillet Konferansı -ki soruna çözüm
bulacaktı- niye 'çuvalladı' bilir misiniz? Washington, nasıl
Irak olayında, bölgedeki 'askeri' nüfuzunu arttırmış ve
varlığını pekiştirmiş; bir bakıma, Kuveyt
'te, Suudi Arabistan 'da, hatta 'Çekiç Güç' numarasıyla Türkiye 'de -yeni
'üsler' elde etmişse; Kosova 'da aynı şey için inat ediyor,
bölgeye mutlaka bir NATO -yâni ABD- gücü yerleştirmekte direniyordu.
Açın Rambouillet tutanaklarını okuyunuz, hatta sonuç belgesine
bir göz atınız: Slobodan Miloşeviç, elinden
aldığı muhtariyeti Kosova 'ya iade etmeyi kabul etmişti:
serbest seçimler sonunda, bir yöresel parlamento oluşacak, bir başkan
seçilecekti; Kosova 'nın kendisine mahsus, adalet ve polis
teşkilatı olabilecekti: öteki 'insan hakları' nın
uygulanmasına da, itiraz kalmamıştı.
Miloşeviç'in
tek kabul etmediği, uygulamada, Kosova'ya bir NATO askeri gücünün
konuşlandırılmasıydı ki, üstelik bu reddi,
'Aydınlanma' nın o pek ünlü 'içişlerine karışmama'
prensibine dayanarak ileri sürüyordu. İster ağlayınız,
ister gülünüz, NATO 'nun 'beşerî amaçlarla' kabul etmeyip, casus belli
(savaş nedeni) saydığı itiraz budur.
'Birleşmiş
Milletler'i de hiçe sayıyor
Daha da
korkuncu ne? Leonid Brejnef, Moskova 'nın mutlak egemenliği için,
ünlü doktrinini ilan edip, paldır küldür uygulamasına geçtiği
zaman; kurucu üyelerinden birisi olduğu Birleşmiş Milletler
Teşkilâtı 'nı da, 'iplememişti', onun Güvenlik Konseyi 'ni
de! Kosova müdahalesinde, benzerlik tamdır: çünkü Irak müdahalesinde,
'zevahiri kurtarmak' amacıyla, kurulan 'Koalisyon Cephesi 'nin
arkasına sığındığı 'Birleşmiş
Milletler paravanası' na da, bu defa lüzum görülmüyor; ABD, NATO 'nun 'Ali
kıran baş keseni' olarak, bölgeye kendi başına müdahale
ediyordu. Amaç, 'beşerî amaçlar' la, NATO gücünü yöreye
konuşlandırmak! Sonuç, Sırpların vahşeti, onlarca
toplu mezar, yağma edilip yıkılan evler, söndürülen ocaklar;
sürgün ve göç yollarına düşmüş, yüz binlerce insan; tahrip
edilmiş, Yugoslav ekonomik altyapısı, savunma imkânları;
'yanlışlıkla', fakat kesinlikle 'beşerî amaçlarla'
öldürülmüş, arkasından da özür dilenmiş, ahali! Bu kadar çok
'beşerî felâkete' neden olmuş, 'beşerî amaçlı' başka
bir operasyon görülmüş müdür? Ne, Kore 'de ne de Viet/nam 'da mı?
İşin
püf noktasını anlamak için, öfkenin nerede dindiğine
bakacaksınız: Kosova 'ya NATO gücünün yerleştirilmesi, kabul
edildiği an, 'beşerî müdahale sebebi' ortadan kalkıyor; yâni
amaç, aslında beşerî filan değil, düpedüz askeri, hatta
stratejik: Balkanlar 'da, hem Rusya 'ya, hem Avrupa Birliği 'ne
karşı, ABD 'nin 'üstünlüğünü' korumayı öngörüyor.
Bilmem
anlatabildim mi?
Üzüm yemek
değil, bağcıyı dövmek!
İki
satır da, 'öteki' konu için! Ne çok tespit, ne çok değerlendirmesine,
kolayca katılabileceğiniz Ignacio Romanet ; NATO' 'nun Kosova
Müdahalesi'ni eleştirirken, müdahale etmediği benzer bir durum olarak
Anadolu 'daki 'Kürt Sorununu' gösteriyor. (Le Monde Diplomatique, Nisan ve Mayıs
1999). Acaba Lausanne Anlaşması 'ndaki 'Tesis Senedi' nde, Kürtlerin
'statüsü' ne bir göz atmış mıdır? Türkiye Cumhuriyeti,
senede sâdık, Miloşeviç gibi, Kosova 'ya önceden
tanınmış hakları geri almadı; Güneydoğu 'da
'etnik temizlik' düşüncesi yok; tam tersine, Kürtler, Irak 'tan o yöreye,
o yöreden Türkiye 'nin istediği yerine gidip yerleşebiliyor;
yoksulluk, 'etnik' nedene bağlı değil, ekonomik ihmallere
bağlı; aksi halde, Türk ekonomisinde, bilinmez kaç adet 'Kürt
Holdingi' olabilir miydi?
ABD 'nin,
Kosova da umurunda değil, oradaki Müslümanlar da; onun gizli amacı,
Balkanlar 'a 'askeri güç' olarak yerleşebilmek! Ignacio Romanet, olaya bir
de bu açıdan baksa, neden Anadolu 'ya NATO müdahalesinin söz konusu
olamayacağını, elbette görecek: 'Askeri Güç' olarak ABD, zaten
Önasya 'da! Kuzey Irak'ta, Kürtlerden CIA ordusu bile örgütledi; fazlasına
ne gerek var, ama NATO 'nun Kosova operasyonundaki yanlışı
eleştirirken bile; bildiğimiz 'Haçlı' önyargısıyla,
işe Türkiye 'yi kötülemekle başlıyor.
Amacı
'üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek' de, ondan! (28/6/1999)
Ne kadar
tartışılsa yeridir: Kosova bahsinde de, İ'lerin
noktaları, yerli yerine konmalı; peçetelerle havlular, birbirinden
ayrılmalıdır: Bölgeye, ABD denetiminde, birkaç yüz kişilik
bir Türk birliği göndermeye, yeni bir 'Kosova Zaferi' âlâyişi yapmak;
Türkiye' ye yakışmıyor: hele bombardımanlar
sırasında, NATO' daki Türk uçak filolarına uygulanan, 'muâmele'
hatırlanırsa!
Kimse
adını koymuyor: Balkanlar' ın karışmasının
asıl nedeni, Sovyet 'sultasından' çıkmış o yöreye,
kimin 'oturacağı' !.. Avrupa (Almanya) , Avrupa Birliği' ni
'arka bahçesi' sayıyor; ne yalan söylemeli, Bismarck da, öyle
görmüştü, Kaiser Wilhelm de! ABD ise, hem Avrupa' yı
devre/dışı bırakmak, hem de Rusya' yı, yeniden 'askeri
güç' olarak Akdeniz' e indirmemek için, vaziyete el koymak niyetindedir!
Gerçekte operasyon, daha önce Irak' ta gerçekleştirilmiş olanın
bir benzeri, hatta devamı; hepsinin amacı, Petrol/Su bölgesindeki
(Ortadoğu/Avrasya) güçlü ulus/devletleri dağıtmak; bölgede ABD'
nin mutlak denetimini sağlamak!
İşin
hoş tarafı, Balkanlar ya da Ortadoğu gündeme alındı
mı; Batı' lı dostlarımız ve müttefiklerimiz (!), çok
uzun ve köklü bir tarih gerçeğini, nedense daima unuturlar: göz
koydukları bu toprakların hepsi, eski bir Osmanlı 'mülküdür' ;
Osmanlı' nın tabii ve tarihi mirasçısı olarak, Türkiye
Cumhuriyeti' nin -oraların kaderi tartışılırken- bir
'öncelik hakkı' olmamalı mıdır? Nasıl Afrika, Asya ya
da Güney Amerika' daki eski İngiliz, Fransız ya da ABD
imparatorluğu topraklarındaki ülkelerin kaderi konuşulurken,
Londra, Paris ya da Washington' ın bir 'öncelik hakkı' oluyorsa!..
Acaba
Ankara bu 'hakkını' yüksek sesle, niye talep edemiyor? Cumhuriyet,
kimseden bir karış toprak istemez, kimseye de vermez; bu Müdafaa-i
Hukuk 'tur; Müdafaa-i Hukuk -ki, 'hakların savunulması'
anlamını taşır- yöredeki haklarımızı, daha
da önemlisi, yöre halkının haklarını, neden yüksek sesle
savunamaz; farkında değil midir ki, eski Osmanlı 'Federasyonu'
halkları, bu gibi hallerde gözlerini ümitle Ankara' ya çevirmekte; onun
ürkekliğini ve çekimserliğini gördükçe, ağır hayal
kırıklıkları yaşamaktadır.
Hay Allah,
yine çok mu açık konuştum?
Ne de
'medeniyet vazifesi' ya!..
Jacky
Mamou' nun 'tesbiti' de, yabana atılır gibi değil:
''...'beşerîlik'le savaş arasındaki kavram
kargaşasını, Vaclav Havel gibi son derece saygıdeğer
bir adamın şu sözleri, ne açık gösteriyor: 'Hava
akınları, bombardımanlar maddi çıkar amacıyla
yapılmadı, tamamiyle beşerî (humanitaire) amaçlarla
gerçekleştirildi'...'' (Le Monde Diplomatique, Haziran 1999). Vaclac
Havel' i tanıdınız elbet, o özgürlükçü Çek yazarı, hani
cumhurbaşkanı da seçilmişti; 'beşerî değerlerin'
savunucusu!.. ya Lionel Jospin, hiç ondan aşağıda kalır
mı; adam hem FSP' nin, hem de Fransa' nın önde gideni, hâlen başbakan;
Kosova Savaşı için, ne diyor: ''Medeniyet uğruna bir
savaş!'' Siz asıl, Kosova' ya gidip geldikten sonra, NATO
baskınının neye mal olduğunu, açık açık anlatan
Regis Debray' ye; 'ilerici' ve 'insancı' Fransız İntelligentsia'
sının açtığı yaylım ateşi görmelisiniz;
adamı, neredeyse bir kaşık suda boğacaklar.
Ignacio
Romanet, olayın kapsamını şöyle çizmiştir:
''...nasıl oldu da Jean Jaures'in ve uzun bir uluslararası
'meşrûiyet' (Legallisme) geleneğinin mirasçısı olan
sosyal/demokrat yönetici takımı, Washington'ın
baskılarına bu derece boyun eğip; hiçbir uluslararası
yasallığı olmayan böyle bir savaş serüvenine
bulaştı? BM'nin bölgeye ilişkin kararlarının
hiçbirisi, kuvvete başvurulmasına hiçbir şekilde izin vermiyor;
dahası, Güvenlik Konseyi, -gezegenin bu en yüksek karar organı-,
harekât başlamadan önce, ne sorunu irdeleyip bir karara varmış,
ne de Sırbistan'a karşı kuvvet kullanılmasına izin
vermişti...'' (Le Monde Diplomatique, Nisan 1999)
İşte
burada, pro/amerikan 'ilerciliğin' , yâni 3. Yolculuğun, iğrenç
yüzü, viski ve dolar kokan nefesiyle, karşınıza
çıkacaktır; çünkü Romanet 'ye göre: ''...bellibaşlı Avrupa
ülkelerindeki sosyal/demokrat iktidarlara göre siyaset, ekonomiden ibarettir;
ekonomi ise finanstan ibaret; finans nedir derseniz, o da 'piyasalar'
(pazarlar) demektir ki, bu yüzden bütün hepsi, kamu sektörünün
dağıtılmasına, özelleştirmenin
hızlandırılmasına, dev firmaların
yoğunlaşıp birleşmesine çaba sarfediyor; böylece, 'Sosyal
Anlaşma'dan (Le Pacte Social) vazgeçilmiş oluyor; artık ne tam
istihdam politikalarını gerçekleştirmek için amaç saptıyor;
ne Avrupa Birliği'ndeki 50 milyon yoksul ile 18 milyon işsizin
derdine derman olabilecek çareleri araştırıyorlar...''
(Aynı dergi)
Evet,
Kosova Operasyonu' nu 'beşerî' bir 'medeniyet' vazifesi sayanlar;
asıl 'beşerîliğin' hangi 'sosyallikten' geçtiğini
unutmayı tercih ediyorlar; çünkü görmek istemiyorlar ki, o beşerî
amaçlı 'medeniyet' savaşı, sonuçta yüz binlerce insanı, ya
canından, ya yuvasından etmiştir; Sırp
halkınıysa, umulanın tersine, Slobodan Miloşeviç' in
rejimine sarılmaya götürmüştür. Irak' ta da böyle olmamış
mıydı?
Böyle
başa, böyle tıraş!
'Balkanlaşma'ya
sebep olan nedir?
1789
Fransız İhtilâl-i Kebir' ini müteakip, dünyaya ilan edilen
'İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi' ni kim bilmez? O
Beyanname'nin 3. maddesi, ne diyor: ''...her türlü egemenlik ilkesinin temeli,
aslında, millettedir'' Gâzi Mustafa Kemal , sanırım fikri çok
daha veciz ifade etmişti: ''Hâkimiyet bilâ-kayd-ü-şart milletindir!''
Bu prensip, bir devletin içişlerine
karışılamayacağı prensibini de içeriyor; XX. yy.
olağanüstü hallerde, 'müdahale' yi uluslarüstü örgütlerin (önce Milletler
Cemiyeti, sonra Birleşmiş Milletler Teşkilâtı) 'iradesine'
bağlamıştı. Kosova Operasyonu, uluslararası
'consensus' dan vazgeçiyor; çünkü 'Küreselleşme' dedin mi, zaten
'milletler' i yoksaymış oluyorsun; milletler olmayınca, millî
devlet olur mu? Baksanıza Alain Joxe ne demiş:
''...piyasa
ekonomisinin yaygınlaştırılmasıyla evrensel bir
(Amerikan) imparatorluğun teşekkülü, geleneksel devletlerin
düzenleyici imkânlarının tahribi nedeniyle,
Balkanlaşma'ya/Lübnanlaşma'ya yol açacaktır...'' (Aynı
dergi)
Fransız
devrimi, 'aydınlanma' nın, yâni aklın (raison) egemenliği
idi; 'Küreselleşme', aklın yerine parayı yerleştiriyor;
onun egemenliğini sağlayabilmek için de, önüne ne gelirse
parçalıyor: 'Beşerî amaç' dedikleri, işte bu! (30/6/1999)
Güler
misin, ağlar mısın? Fransız Başbakanı Lionel
Jospin , Kosova' yı kurtaracak NATO 'müdahalesi' ne, 'bu bir medeniyet
vazifesidir' demiş; pat! Gözlerimin önünde bir resim, Yüksek Faşist
Konseyi Başkanı, 'İl Duçe' Benito Mussolini, ünlü balkonunda
faşist kolunu selâma kaldırmış: ''- İtalya,
Habeşistan'a medeniyet götürecektir!'' diyor.
Karşıyaka
(İzmir) Cumhuriyet İlkokulu öğrencisiyim; nasıl Fenerbahçe'ye
açık farklı yenildi diye, Galatasaray'lı olduysam; çocuk
aklımla bile, İtalya'ya yenileceğini hissettiğim,
Habeşistan'dan yanayım; ama, Duçe'nin tahmini hilâfına,
savaş kolay geçmiyor: gazetelerde, yabancısı olduğumuz
Habeşistan (Ethiopya) coğrafyasından şehir; her iki
tarafın ordularından, general isimleri! Günün birinde ise,
dehşet verici o haber: ''İtalyanlar Habeşistan'da Zehirli Gaz
Kullanıyor!''
Gençler ne
bilecek? 'Zehirli Gaz' ilk Dünya Savaşı' nın 'bitirici'
silâhıdır; II. Dünya Savaşı' nın -ya da sonraki bütün
savaşların- da 'bitirici silâhı' olacağı
sanıldığından, iki savaş arasındaki dönem, 'Gaz
Savaşı' na hazırlık ve tedbirle geçiyor. II. Dünya
Savaşı' nın ilk 'havadis' filmlerinde, İngiltere
Başbakanı Sir Chemberlain' i, omzunda askılı bir torbayla
görürdük, içinde 'özel gaz maskesi' ! İtalya, II. Dünya Savaşı'
nda, tarafların 'gayr-ı insani' bulup hiç kullanmadığı
bu silâhı, 'medeniyet götürdüğü' Habeşistan' ı dize
getirmek için kullanıyordu; aynen, NATO' nun, inatçı ve nobran
Sırbistan'ı yola getirmek için kalkıştığı
'beşerî amaçlı' savaşta, hiç de konvansiyonel
sayılamayacak, uranyumlu -yâni radyo/aktif- silahları
kullandığı gibi.
Haberiniz
yok mu? Tabii, olmaz! Media'mız aynalarda güzelliğini seyredip; bu
arada eşe dosta -al gülüm, ver gülüm- koltuk çıkmaktan, etrafına
doğru dürüst bakamıyor ki!
Uranyumu
'yoksul' ama, 'zehiri' zengin!
NATO
sözcüsü, -tesadüfe bakın- bir İtalyan: Giuseppe Marani , Japonya' da
yayımlanan 'Mayniçi' gazetesi muhabirine, 21 Nisan 1999' da 'tank
avcısı' (ya da, 'tank kaatili' ) diye namlı ( 'tankbusters' )
uçak ve helikopterlerin, Kosova' da operasyona
katıldığını açıklıyor: Bunda ne var? Hiç!
Hepimiz zaten biliyoruz da, bu uçakların 'tank avcısı'
olmalarındaki kerametin nereden geldiğini, acaba biliyor muyuz?
'Yoksullaştırılmış
uranyum' dan yapılmış, çeşitli mermi, obüs, füze ve
bombaları, Birleşik Amerika ve Birleşik Krallık
Silâhlı Güçleri tarafından Körfez Savaşı' nda kullanılmıştı;
Giuseppe Marani' nin açıklamasıyla, aynı 'mühimmatın' Kosova
Savaşı' nda da 'kullanıldığı'
anlaşılıyor; şimdi ister misiniz, zehiri fevkalâde zengin,
bu 'yoksullaştırılmış uranyum' silahlarına
Christine Abdelkrim-Delanne ne diyor, ona bir göz atalım:
''...
yoksullaştırılmış uranyum, ya da U-238, doğal
uranyumu zenginleştirme işleminden arta kalan bir 'atık'tır
ki, sivil amaçlarla nükleer santrallarda, havacılıkta; askeri
amaçlarla, silâhlarda ve nükleer denizaltılarda kullanılan uranyum
238'in elde edilmesini sağlar; en yoğun, en ağır metal
budur; saniyede 1.200 metre hızla fırlatılırsa, tank
zırhlarını deler; yerin altındaki üç metre
kalınlığındaki betonu dağıtabilir; yâni o icad
edilinceye kadar kullanılmış olan tungsten'e oranla çok daha
etkilidir...''
''...
dahası -nükleer endüstrinin, tam anlamıyla- bir 'atığı'
olduğundan, ithali gereken tungsten'e oranla neredeyse bedavaya gelir;
üstelik mühimmat sanayiindeki kullanımı, içinden çıkılmaz o
nükleer atıklar sorununun çözümünü de kolaylaştırır. 1991 yılında,
önündeki on yıllık dönem için ABD Federal Bütçesi, -ulusal savunma
rezervi olarak- 130.000 ton 'yoksullaştırılmış
uranyum' satın alınmasını öngörmüştü; o günden bugüne,
bu rakam daha da artmıştır...'' (Le Monde Diplomatique, Haziran
1999)
İyi
de, bu gerçek, hangi başka bir acı gerçeği ortaya döküyor:
Yugoslavya' daki Kosova Operasyonu'nda görev yapan A-10 Amerikan uçakları
ya da Apache helikopterleri, yalnız tankları 'avlamakla'
kalmıyor; insanlara da radyo/aktivite bulaştırarak, onları
da zehirliyorlar. Özetin özeti, işte bu.
'Beşerî
amaç' da (!) zaten buna denilmez mi?
Peki, o
'teknik bülten' ne?
ABD
Savunma Bakanlığı, bir memorandum yayımlayarak,
bunların kullanılmasına 'yeşil
ışığı' yakmış; o yüzden mi nedir, bu
silâhların radyo/aktif karakteri de, yüksek düzeyde zehirleyici oluşu
da, görmezden geliniyor. Oysa...
''...
mühimmat olarak kullanıldığında,
yoksullaştırılmış uranyum, hedefe vurduğu anda,
radyo/aktif partikülleri serbest bırakıyor; ağır
mağdenlerin ürettiği türden zehirli kimyasal tozları etrafa
savuruyor; üstelik aşırı yanıcı, çabucak alev alabilen,
harareti olağanüstü yüksek buharlar salıveriyor...'' (Aynı
dergi, aynı yazı)
Buna
rağmen, askeri makamlar, bu silahların çevre ve çevrede
yaşayanlar üzerindeki bulaşıcı etkilerini, uzun süre inkâr
edip durmuşlar; ne var ki, 28 Eylül 1990' da yayımlanmış,
kocaman bir 'teknik bülten' var ki, yoksullaştırılmış
uranyum malzemesinin bir kazaya uğraması halinde, alınması
zorunlu sayılan önlemleri bir bir sıralıyor; bunlar da, hiç öyle
hafifsenecek şeyler değil:
''...
kazaya karışmış, olay sırasında orada
kalmış, hiçbir donatım, hiçbir araç/gereç, radyo/aktif koruma
görevlileri tarafından, iyice kontrol edilmeden ve bulaşma
olasılığı yok edilmeden asla bulunduğu yeri terk
etmemeliymiş! Bu kadarla kalsa iyi! Bir kere tutuştu mu, bu
patlayıcılar birbirine karışır, uçuşur, damlar,
çevreye ve enkaza yayılırmış; yangın söndürülse de,
patlayıcının tamamı yanıp tükenmedikçe, tehlike devam
edebiliyor; dahası, tükenmemiş kalıntılar,
aşırı derece patlama riski taşıyorlar, eğer
soğumuşlarsa tuhaf şekiller alabilen bu metallerin, etraftaki
pisliklere bulaşması, içine sinmesi ya da yerleşmesi, mümkün -ki
bu da o artık ve atıkların, evvelce olmadıkları kadar
tehlikeli olmasına yol açıyor...''
Amma da
atıyor muyum? Yooo, bunları açıklamakta sakınca görmeyen,
ABD Silahlı Kuvvetleri'nin 'resmi' bülteni, kod numarası TB
9-1300-278; yayımlayan kim derseniz, o da belli: Department of The Army;
adı, Technical Bulletin ! Kısacası, ABD Silahlı
Kuvvetleri'ne bağlı, A-10 uçakları ve Apache helikopterleri,
'beşerî amaçlı' Kosova Operasyonu' nda; ne mertebe zehirli
olduğunu ağızlarıyla açıkladıkları,
'yoksullaştırılmış uranyum' içeren bu mühimmatı
kullanıyorlar, çünkü 'tank avcısı' olmanın yolu, bundan
geçiyor.
İyi
de, 'insan avcısı' da olmuyorlar mı? (2/7/1999)
O sözü,
''İslâm'da 'kavmiyet' yoktur'' sözünü; ilk önce, nerede, ne zaman
duymuş, ya da okumuştum? Hayır, okumuş olamam;
hafızamda, ses titreşimleriyle kalmış, birisinden
işitmiş olmalıyım.
Acaba Esat
Dayım mı söylemişti? Birden, Menemen' deki (İzmir) ev,
akşam gizlice iniyor; sulanmış taşlık, gün boyunca
emdiği güneşi, görünmez bir buhar halinde salıvermektedir; ilk
yıldızlar, yukarıda, irili ufaklı belirmiş; pufla
minderlere yayılmış, onu dinliyoruz. O, -gerçekte annemin
dayısı- 'seferberliği', 'Çanakkale Müdafaası' ve 'Suriye
Bozgunu' olarak yaşamış, bir 'gâzi'; İşgal' de,
başını Yunan Divan-ı Harb-i Örfisi' nden kıl payı
kurtarabilmiş, bir 'silahlı direnişçi'; sarkık
bıyıklarının altında, müstehzi bir gülümseme saklar;
çocuklarla şakalaşmayı, çok severdi. Kulağımdaki ses,
onun sesi; acaba ne münasebetle söylemişti?
'Kavmiyet',
İslâm terminolojisinde 'milliyet' i ifade ediyor; 'İslâm
kardeşliği' demezler mi, onun kaynağı da, o! Müslüman
mısın, Boşnak, Arnavut, Arap ya da Hindu olman, fark etmez;
aranızda kardeşlik işlemeli! Sözgelişi, Millî Mücadele
sırasında, Osmanlı Müslümanları'yla, Hint Müslümanları
arasında işlemiştir: İyi de, Bosna/Hersek ve Kosova
(Avrupa) Müslümanları ile Arap Müslümanları arasında, şimdi
acaba niye işlemiyor?
'Cemiyet-i
akvam'ı kim hatırlıyor?
Yok
canım, 'kavmiyet' ten bahsetmeyeceğiz, konumuz Cemiyet-i Akvam !
Başka deyişle, 'Milletler Cemiyeti' . Çocukluğumuzda,
uluslarüstü o ilk gezegen çapındaki örgütü, gazetelerden 'Cemiyet-i Akvam'
olarak öğrenmiştik; yâni 'milletler' değil, 'kavimler' cemiyeti
olarak; Osmanlı' dan müdevver kültür üst/yapısı, ümmet
mantığıyla çalışıyor, Societe des Nations' u,
doğru Türkçesi olan 'Milletler Cemiyeti' olarak değil, 'Cemiyet-i
Akvam' olarak tercüme etmiş!
Düşünüyorum
da, 30'lu yıllarda dahi, Batı 'kafası' ne kadar 'katı', ne
kadar 'kapitalist', en önemlisi, ne kadar 'Avrupa/merkezci' imiş! Bilir
misiniz ki, 'Milletler Cemiyeti' nde hiçbir 'mazlum millet' temsil edilmiyordu;
'bolşevikliğinden' dolayı, -maazallah!- Sovyetler Birliği'
ni aralarında istememişlerdi; bir bakıma, cemiyet, 'milletler'
in değil, tâbir-i mârûfu ile 'beyaz, Hıristiyan ve liberal 'Sistem'
in 'cemiyeti': ne faşist İtalya' nın Habeşistan' a ve
Arnavutluk' a saldırısında etkili bir rol oynayabilmiştir;
ne de General Franco ve falanjistlerinin, Madrid cumhuriyetçilerini
doğradığı, İspanya iç savaşında!
Hatırlarım:
Habeşistan Savaşı sürerken, 'Milletler Cemiyeti', İtalya'
ya karşı, 'Zecri Tedbirler' e başvurmuştu; yâni üçüncü
ülkeler, İtalya' yı uluslararası ekonomik ve siyasal
ilişkilerde, soyutlayacaklar! Roma, 'Zecri Tedbirler' e kulak asmadı;
Almanya' da Nazizm'in yükselişi, o 'cemiyet' e meydan okudu. II. Dünya
Savaşı, kör ve bencil, aslında 'zavallı' bu uluslarüstü ilk
örgütün sonu olmuştur. San Francisco Konferansı' nda II. Dünya
Savaşı ertesinin yeni düzeni tartışılırken, daha
etkili ve yetkili, çok daha kapsamlı bir uluslarüstü örgüt
tasarlandı; Birleşmiş Milletler Teşkilâtı!
Tuhaftır, aynı zamanda hazindir: gidiş geliş, NATO' nun,
-aslında Birleşik Amerika' nın-; gezegenin, bu en üst düzey
örgütüne karşı tavrı; 30'lu yıllarda faşist ve Nazi
ülkelerin ('Mihver'), Milletler Cemiyeti' ne karşı,
takındığı tavra benzemektedir.
O 'irade'
gerçekten 'evrensel' mi?
Bunun
tepkisi olmamış mıdır? Olmaz olur mu? Biz, kim ne diyor,
sadece dedikodu tarafına meraklı olduğumuz için, 'hayati'
bazı tepkileri çok rahat atlarız. Bu da onlardan birisi. Philip S.
Golub, soruna eğilenlerden, şöyle ciddi ve önemli bir 'tesbit' i var:
''...
NATO'nun siyasi yöneticileri, Belgrad'dan, 'uluslararası camiâ'nın
ileri sürdüğü koşullara baş eğmesini istedikleri zaman,
acaba hangi 'camiâ'dan bahsediyorlar? Birleşmiş Milletler
Teşkilâtı'nın temsil ettiğinden mi; yoksa Atlantik Paktı'nın
(NATO'nun) temsil ettiğinden mi? Batı'lı sözcülerin verdikleri
demeçler, birbirini izleyen anlam kaymalarıyla; NATO'yu, çoktaraflı
uluslararası kuruluşlarla karıştırıyor; NATO'nun
aldığı kararları da, ne olduğu açıkça
anlaşılamayan, 'evrensel bir irade' ile! Böyle bir
özdeşleştirmenin, birini diğerinin yerine koymanın; çok
taraflı hayli engelleyici bir düzeni devre/dışı
bırakmak isteyenlerce, elbette pratik yararı görülebilir ama; bu, o
ünlü 'uluslararası camiâ'nın parça parça
dağıldığı gerçeğini saklayamaz...''
''...
Kosova bunalımı sırasında Birleşmiş Milletler
Teşkilâtı'nın devre/dışı
bırakılmış olması; dünya siyaset sahnesinde, önemli
roller oynamaya namzet pek çok ülkede, Batı'ya karşı, bir
güvensizlik yaratmıştır, çünkü onun bu tavrını, bir
'tek başına egemen olmak' iradesi sayıyorlar. Bunların
başını elbet, Rusya çekiyor ama, işin içinde Çin de var,
Hindistan da var, Vietnam ve Güney Afrika da var; üçü nükleer güç sahibi olan
bu ülkelerin tamamı, hem BM Teşkilâtı'nı ve Güvenlik
Konseyi'ni devre/dışı bırakan bu davranışa; hem
de NATO'nun gerçekleştirdiği bombardımanlara karşı
olduklarını, açık açık, bazen de şiddetle
vurguladılar...'' (Le Monde Diplomatique, Haziran 1999)
Philip S.
Golub, yazısına ilginç bir başlığı, uygun
görmüş: 'Uluslararası Dedikleri Şu Camiâ!...'; gerçek şu
ki, 'Milletler Cemiyeti', vaktiyle ne kadar 'liberal', ne kadar
'Batı'lı ve 'Avrupa/merkezci' yse; Birleşmiş Milletler
Teşkilatı da, Kuzey/Güney ana çelişkisinde, o kadar Kuzey' den
yana bir örgüt; bu da, Güney' dekilerin -yâni Mazlumlar' ın elbette
tepkisine neden oluyor: bir kalemde, size bir sürü gazete
başlığı, bir o kadar demeç aktarabilirim ya, gerek yok,
sadece Güney Afrika' yı temsil eden Nelson Mandela' nın, neler
dediğine bir bakalım: ''... Belgrad rejiminin işlediği cürümleri
tel'in ediyorum, ama; NATO da, Yugoslavya'nın köprülerini ve ekonomik
alt/yapısını tahrip edip, sivillerini öldürerek, Miloşeviç
ne yapıyorduysa bir benzerini yapmıştır.'' (Bussines Day, 4
Nisan 1999)
'Uzun
farları' yanan politikacı yok mu?
Uluslararası
uyuşmazlıklarda etkili rol oynayacak, güçlü ve tarafsız yeni bir
örgüt oluşturmak! Şimdi uluslararası kamuoyunda,
tartışılan bu! NATO gibi, başına buyruk örgütlerin,
'insancı olduğunu' iddia ettikleri amaçlarla, ortalığı
karıştırmalarını önlemek; ancak,
genişletilmiş ve güçlendirilmiş bir BM Teşkilatı ve
Güvenlik Konseyi ile olabilir, ümidi besleniyor. Sözgelişi, BM' in beyni
sayılabilecek Güvenlik Konseyi' nin, şimdi olduğu gibi, beş
üyeli değil; veto hakkına sahip on iki üyeli olması isteniyor
ki, bu üyelerin arasında Hindistan, Japonya, Brezilya, Nijerya ve Güney
Afrika' nın da yer alması, düşünülmekte imiş!
İyi
de, Türkiye nerede? 'İkinci sınıf' muamelesi gördüğü NATO'
da mı, itilip kakıldığı Avrupa Birliği' nde mi;
yoksa, esamisinin bile okunmadığı, BM Teşkilâtı'nda
mı?
Bu ülkede,
'uzun farları' yanan, bir politikacı yok mudur? (5/7/1999)
Olivier
Roy'nın basit, fakat önemli bir 'tesbit' i vardı; hemen,
hatırlayacaksınız: 'Siyâsi İslâm'
başarısızdır, ortaya çıkalı,
yaptığı bütün 'birlik' çağrıları boşa çıktı:
İslâm tabanlı (lâik) ulus/devletler, yerli yerinde duruyor: 'Siyâsi
İslâm' , İran hâriç, hiçbir Müslüman ülkede 'tam iktidar'
olamadı; İran' da da - Libya, Sudan, Afganistan' da da - yeni bir
'toplum' yaratamadı: radikal İslâm söylemi, pratikte dini
terminolojiyle ifade edilen, bir 'Üçüncü Dünya' söylemidir ki, pek çok
'devrimci' kural ve kavramını, sosyalistlerden, ya da devrimci
radikallerden 'yürütmüştür.'
Dahası,
Olivier Roy diyor ki: ''... siyasal İslâm, artık jeo/stratejik bir
kumar değildir, olsa olsa, toplumsal bir olgudur. Tüm Müslüman dünyada,
ulus/devletler, birlik çağrılarına ve İslâmcı cemaatin
gruplaşmasına, kolayca direniyorlar. (Buraya dikkat!) Kuşkusuz,
kuzey/güney gerginlikleri, uzun süre 'kilit sorun' olmaya devam edecek ve
kolayca İslâmi renklere bürünebilecek, bir hınç duygusunu
besleyecektir, fakat İslâm devrimi geride kalmıştır''
(Siyasal İslâm'ın iflâsı s. 13. Metis Yayınları, 1994)
'Şeriat
dönmüyor', 'yapılanma' kusuru var
Öyledir
de, Türkiye dahil, Müslüman tabanlı ülkelerde, siyasal İslâmın
sebeb olduğu, -yoksa o sonuç mu?- 'bunalım' neden sürüyor? Şu
yaşadığımız, 'Fethullahçılık Olayı'
bile, yüzyılın ikinci yarısında, Türkiye' nin
başına musallat olan, din kökenli bir 'bunalım' değil
midir? Önce Olivier Roy' nın, onun aslında bir 'sonuç' olduğunu
imâ eden, başka bir tesbiti var ki, soruna eğilenlerin, mutlaka
dikkatini çekmiştir; ya da, çekmelidir:
''...
bunalım, rejimlerin, devletlerin, hatta ulus düşüncesinin bile
'meşruiyeti'nin zayıflığıdır. Otokratik
rejimlerin sürmesi ve kabileye bağlı, etnik ve dinsel bölünmelerin
ağırlığıdır. Nüfus artışı, orta
sınıfların yoksullaşması, diplomalıların
işsizliği, kentli ama kötü kentleşmiş kitlelerin
yükselişidir. Bunalım, aynı zamanda lâiklik, Marksizm ve
milliyetçilik gibi 'modeller'in de bunalımıdır.
İslâm'ın Dönüşü illüzyonu (yanılsaması) buradan
geliyor...'' (Aynı eser, aynı sayfa)
Kısacası
Olivier Roy diyor ki, ulus/devlet sürüyor, ama ne ulusal 'fikriyatı'
nı oluşturup güçlü kılabilmiş; ne de, ulus/devlet'in
'yükselen' sosyal ve ekonomik sorunlarına, 'geçerli' çözümler
bulabilmiştir. Gerçekte olay, yâni 'Siyasal İslâm', Şeriat'
ın dönüşünden çok; yanlışa düşülmüş, ya da
'Sistem' in baskısıyla terk edilmiş: Cumhuriyet' çi politikaların
bıraktığı 'boşluğu', din kisvesine bürünmüş
bir tepkinin, doldurmasından ibarettir. Çok merak ediyorum, Türkiye' de
aklı başında hangi Cumhuriyet' çi aydın, buna hayır
diyebilir? Süreci, safha safha, en ufak ayrıntılarına kadar,
yaşamadık mı yahu?
Müdafaa-i
Hukuk Doktrini'ni (Kemalizm), çarçur edeceğimize, rasyonel ve diyalektik
bir uygulamaya geçirebilseydik; acaba üç çeyrek yüzyıl sonra, hâlâ
bunları tartışır mıydık?
Erbakan,
Fethullah vs... Özal'ın uzantısıdır...
Lâik,
demokratik ve anti/emperyalist düzeyde, ne 'İnönü Cumhuriyeti', gerçekten
'Kemalist' tir, ne 'Menderes/Bayar Cumhuriyeti'; ilkinin, 'totaliter' flörtleri
biliniyor; ikincisi, 'Hür Dünya' nın gayr-ı meşrû
çocuğudur: Kemalizm yerine, 'Soğuk Savaş' ın telkinlerine
açık görünür; hele 'Özal Cumhuriyeti', Filipinler' deki Marcos
Cumhuriyeti' nden, mahiyet itibariyle değil, sadece derece itibariyle
farklıdır. Hal bu olunca, 'siyasal İslâm' ın yerini ve
işlevini, 'Özal Cumhuriyeti' nde 'doğru okuyabilmek' için, sorunun
kökünü, Müslümanlığın geri dönüşünde
aramamalıyız; Olivier Roy' nın bu tür Müslüman ülkelerde tesbit
ettiği yetersizlikleri, Türkiye' nin hangi 'telkinler' le gidermeye
çalıştığına bakmalıyız: Nasıl
perşembenin geleceği çarşambadan belli idiyse; Özal' dan sonra,
hem Erbakan' ın, hem de Fethullah' ın geleceği, o kadar
belliydi.
Türkiye'de
'Siyasal İslâm' ın güçlenmesi, SSCB' nin
dağılışıyla aynı yıllara rastlıyor; bu
bir tesadüf müdür? Yok canım! Rand Corporation' dan 'orta vâde tahmin
uzmanı' ünlü Graham Fuller, tesadüf olamayacağını, elinizde
tuttuğunuz bu gazetede çıkmış bir röportajında, yaklaşık
on yıl kadar önce açıklamamış mıydı?
''...a/
Sovyetler'de, gidiş geliş, 50 milyon Müslüman Türk özgürlüğe,
hiç değilse daha fazla özerkliğe kavuşacaktır;
bağımsızlıkları bile gündemdedir...''
''...b/
Türkiye bu süreçte, demokratikleşme, ticari ve iktisadi serbestleşme
açısından, geleceklerine ilham kaynağı olabilir...''
''...c/
ABD, Sovyetler'in güney sınırlarında, yeni birçok ülkenin
istikrarsızlık yaratacağından endişe
duymaktadır...''
''...d/
Türkiye, geçmişte Ortadoğu için bir modeldi, bugün de model olmaya
devam ediyor. (Buraya dikkat!) Hele demokrasi ile İslâm'ı bir arada
yaşatabilecek bir formül bulunursa, İran ve Arap dünyasına büyük
bir entelektüel öncülük yapmış olacaktır...''
Amaç, çok
açık belirtilmiştir: Lâik Cumhuriyet'ten değil, 'demokrasi ile
İslâm'ın bir arada yaşatılmasından' söz ediliyor;
doğrusu ya, uygulamada bunun ne anlama geleceği de, hayli açık
olarak ortaya konulmuştur:
''...a/
İslâm'ın 'otomatik bir tehdit' kabul edilmesi
yanlıştır. İnsanlar, İslâm din ve kültürünün daha çok
gözetilmesini, İslâm eğitiminin yaygınlaşmasını
istiyorlarsa, bu otomatik bir tehdit kabul edilmemelidir...''
''...b/
Atatürk'ün düşünceleri, çağı için son derece güçlü
düşüncelerdi, ama bugünün kendisine güven duyan güçlü Türkiye'si,
İslâm'ın günlük hayattaki rolünü yeniden düşünebilmelidir...''
''...c/
Artık Türkiye bu bakımdan kendisiyle
barışmalıdır, eğer siz İslâm'a dayalı
olduğunu söyleyen siyasi partileri, daha fazla siyasileşmeye,
parlamentoya katılmaya çekebilirseniz, tartışmaya açık bir platform
yaratabilirseniz, bu çok değerli olur'' (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990)
Peki,
uygulama nedir?
Hâlâ
tasfiye edemediğimiz 'Özal Cumhuriyeti', yâni Mr. Fuller' in amaç ve
uygulama bahsinde yaptığı 'tavsiyeler' in satırı
satırına benimsenmesi ve gerçekleştirilmesi!.. -ki, 28
Şubat' tan beri Cihet-i Askeriye ne vahim bir yanlış
olduğuna, işaret edip duruyor; ve tuhaftır, 'Soğuk
Savaş' kalıntısı siyasi liderler tarafından bu
işaretler, nedense hayli gönülsüz karşılanıyor.
Mr.
Fuller' in amacı ve uygulamasını gerekli bulduğu her
şey, anti/emperyalist, lâik ve demokratik Cumhuriyet' e ( Kemalizm 'e)
açıkça karşıdır; bunu söylemiş de, zaten;
önerdiği 'demokrasi ile İslâm'ın bir arada yaşatılarak,
ticari ve iktisadi serbestleşme açısından Türkiye'nin İslâm
dünyasına -bu arada Asya Türk Cumhuriyetleri'ne- 'model
oluşturması...'
Şimdi,
elinizi kalbinize koyup, öyle söyleyiniz: Siyasi liderlerimiz, hangi taraftan
yana görünüyor? Anti / emperyalist, lâik ve demokratik Gâzi'nin Cumhuriyeti'
nden yana olsalar, Ticâniler, Nakşibendîler, Fethullahçılar, Adnan
Hocacılar, Halvetîler, Kaadirîler vb... Anadolu toprağında
pıtrak gibi bitebilir, iş bu vahim mertebeye gelir miydi?
Hepsi
sorumludur. (7/7/1999)
'
Asabiyye' den, bana ilk söz eden kimdi? Esat (Âdil) bey mi, Hasan mı
(Tanrıkut) ; yoksa, savaş artığı bir Paris 'de
tanıdığım, Cezayir 'li Komünist öğrencilerden biri mi?
İbn Haldun 'u, liseden hatırlıyordum ama, onun altını
çizerek kullandığı 'asabiyye' terimini, ne duymuştum, ne de
anlamını biliyordum. Öğrenme çabalarım da yeterli
olmadı, sonraları Gramsci 'yi okurken, onun 'Tarihsel Blok'
kavramıyla - Doğu 'ya has bir düzeyde- bir benzerliği
olabileceğini düşündüm. Hâlâ da, öyle düşünürüm.
'Asabiyye',
Doğu 'daki İslam'ın 'mülk/devlet' idrâkiyle bir arada ele
alınırsa (patrimonial devlet), gerçek anlamını
kazanır: devlet ya da ülke bir 'mülk' ise, 'asabiyye' , ortak köken ve
çıkarla pekişmiş, gayesi kendisi -bir de elbet- 'hâkimiyeti'
olan, bir dayanışma grubudur. O zaman, soru şu: 'Siyâsi İslâm
'ın, bildiğimiz ulus/devlet'e muhalefeti de, aynı espride bir iç
yapılanma göstermiyor mu?
Son
yarım yüzyılın 'İslâmcı siyasi muhalefeti' , Olivier
Roy 'ya göre, iki kutup arasında gidip geliyor:
''...a/
toplumun İslâmlaştırılmasının, devlet iktidarından
geçtiğini düşünen, 'Devrimci Kutup'; b/ toplumsal ve siyasal
eylemiyle, toplumu her şeyden önce, aşağıdan yukarıya
İslâmlaştırmayı amaçlayan 'Reformcu Kutup'!..''
''... bu
ikinci kutba göre, aşağıdan yukarıya bir hareket,
İslâmi bir devletin kuruluşuna otomatik olarak yol açacaktır.
(Buraya dikkat!) Ayrılık, bir İslâmi devletin gerekliliği
konusunda değil; buna ulaşmak için başvurulacak araçlar ve
mevcut iktidarlara karşı benimsenecek tavır (saldırı,
muhalefet, işbirliği, kayıtsızlık) konusundadır...''
(Siyasal İslâmın İflâsı, s. 43).
Türkiye
'de bu İslâmcı muhalefeti yerli yerine oturtabilmek için,
sanırım bu paragrafı iyi anlamak yeterlidir: kaşla göz
arasında 'Millî Görüş', 'Hizbullah', İBDA-C, Fazilet,
Fethullah'cı takımı , vb. yerlerini bulurlar; yâni bunlar, kendi
aralarında, amacı kendisi ve devlet hâkimiyeti olan, köken ve
çıkar birliği içindeki, birtakım 'asabiyye' lerdir ki,
Batılılaşmış, dolayısıyla lâik, yâni 'kâfir'
sandıkları 'devlet' in de; bu anlamda, başka bir 'asabiyye'
olduğunun farkına varamamışlardır.
Paradoks
gibi görünse de...
Aslında
bir paradoks gibi görünse de, Olivier Roy 'nın 'tesbiti' , son derece
mantıklı ve inandırıcı; çünkü bakınız, ne
diyor:
''...
Müslüman ülkelerde, devlet konusundaki Weber sonrası eleştirilerde, bu
devletin iğretiliğini, meşruiyet eksikliğini ve özel bir
grup tarafından (asabiyye) tasallut altına
alınışını açıklayan iki çözümlemeye
rastlanır:...''
''...a/...
bunlardan birincisi (Badie), bunda 'İslâmi Kültür'ün sonucunu görür:
siyasetin uzak alanının (Sivil toplum) yokluğu ve kamu
alanı ile özel alanının karıştırılması,
devleti 'mülk' (patrimonial) haline getirmiştir...''
''...
b/öteki (M. Seurat) bunu Ortadoğu'daki modern devletin, kısa süre
öncesine dayanan; ve ithal edilmiş özellikleri ile açıklar: '...
Maşrık'taki -yâni, bizim buralardaki- 'modern devlet' (...)
başarıya ulaşmış bir 'asabiyye'dir; yâni genellikle
bir kabile, ya da azınlıktan oluşan bir dayanışma
grubu, devlet aygıtını ele geçirir ve onu toplumun sömürüsünün
aracı haline getirir ve rantlarla yaşar. (Petrol rantı,
gözdağıyla zengin devletlerden alınan rantlar, nüfuz
ticaretinden ve spekülasyonlardan sağlanan rantlar.)..''
''...
Seurat'nın çözümlemesi, Suriye ve Irak'a, kusursuz biçimde denk
düşüyor: bir azınlık grubu (Suriye'de Aleviler, Irak'ta
Tıkrit'li Sünniler) önce orduya sızıyor, sonra devleti ele
geçirerek, onu kendi öz toplumuna karşı çeviriyor (Diktatörlük ve
katlîâmlar); bu devlet fiili olarak dışarıdan (Lübnan'da; ve
birkaç ay boyunca, Kuveyt'te olduğu gibi) dolaysız yollardan; ya da
tahrip gücünden korkan Suudiler'in yardımını alan Suriye'nin
durumunda görüldüğü gibi, dolaylı olarak) aldığı
haraçlarla, petrol rantıyla (Irak) ve dış ticaretten
aldığı paylarla (İhracat lisanslarının
satışı, özel gelir kaynaklı şahıslara yapılan
'kiralamalar'; uyuşturucu, gümrükler ve 'teknik' bakanlıklar)
yaşar...''
''...
fakat Suriye ve Irak, tam da Seurat 'nın altını çizdiği
gibi, İslâmcılarla kanlı çatışma halindeki, 'lâik'
devletlerdir. Ulema Külliyatına (galiba 'İçtihadı'na olacak)
değil de, sürekli İbn Haldun'a atıfta bulunan Seurat'nın
eseri, Ortadoğu siyasi şekillenişindeki 'devlet'in durumunun,
zorunlu olarak 'İslâmi Kültür'ün bir sonucu
olmadığını; daha çok, Avrupa 'modeli'nin, bölünmüş ve
yapısallaşamamış bir topluma, kaba biçimde 'ithali'nin
yarattığı, 'Üçüncü Dünya'ya özgü bir olgu olduğunu
göstermektedir...''
''...
aslında bir grup ya da aile tarafından gelir kaynağı olarak
kullanılan 'mülk' (patrimonial devlet), Marcos 'un Filipinler'inden,
Mobutu 'nun Zaire'sine kadar, bütün kültürel alanlarda mevcut olan bir
olgudur...'' (Aynı eser, s.33).
'Soru
işâreti'ni Türkiye'ye koyarsak...
O zaman
kaçınılmaz soru işareti, Türkiye üzerinde
kıvrılıyor: yoksa Türkiye Cumhuriyeti, Refah/Fazilet ya da
Fethullah türünden başka 'asabiyye' lerin, 'hâkimiyeti' elinden almaya
çalıştıkları, 'eski' bir 'asabiyye' midir?
Başlangıcında,
kesinlikle değil: 'Ulusal Demokratik Devrim' , hem ucu ilk Meşrutiyet
hareketlerine kadar uzanan bir 'inkılâpçılık' geleneğinin,
son aşaması; hem de, halkın 'bizzat' katılıp
kazandığı, anti/emperyalist bir kurtuluş
savaşının sonucu, olduğu için; 'asabiyye' den çok,
aydınlar, sivil ve askeri bürokrasi, eşraf ve halktan
(işçi/köylü) oluşmuş, 'Tarihsel Blok' un tarifine
uymaktadır; zaten, hâkimiyet'in halka intikalinden sonraki onbeş
yılın uygulaması, bunu doğrulamaktadır. Peki, ya
sonrası?
Sonra,
durum değişiktir: 'İnönü Cumhuriyeti' nden itibaren, iktidar,
bürokrasi ile burjuvazinin eline geçer; 'Bayar/Menderes Cumhuriyeti' nden sonra
da, gittikçe netleşen 'asabiyye' özellikleri; 'Demirel/Özal Cumhuriyeti'
nde karakteristik bir hal alır; o kadar tipiktir ki bu 'Siyâsi İslâm'
, yeni 'asabiyye' ler halinde örgütlenerek, 'hâkimiyet' e oynamaya başlar;
çünkü Devlet, Müdafaa-i Hukuk Doktrini ile benimsediği, 'jakobenliği'
kaybetmiştir. Peki, o zaman ne olurmuş, bir bakar
mısınız?
''...
siyasal oyun, Seurat 'nın da çok iyi ortaya koyduğu gibi, 'asabiyye'
kavramına, bölünme ve dayanışmaya, yâni devletin refahından
çok kendi refahını düşünen, çıkar ağlarının
düzenlenmesine atıfta bulunmaksızın, açıklanamaz; fakat bu
ağlar, bir 'modernlik' görünümünün gerisinde, geleneğin
sürekliliğini temsil etmezler; geleneksel 'asabiyye'ler kentleşme
ile, toplumsal karışma ile, ideolojileşme ile, yapısal
özelliklerini kaybetmişlerdir; bu durumda, bir başka temelde (siyasal
kayırma ve ekonomik mafia) yeniden oluşurlar. Modern 'asabiyye'ler,
devlet olgusundan ve ekonomik/mâlî faaliyetlerin küreselleşmesinden
türemiş dayanışmaların, yeniden oluşmuş
halleridir...'' (Olivier Roy, 36).
Bu modern
'asabiyye' lere, sağduyu sahibi halkımız, 'çeteler'
adını taktı. Hanidir yaşadıklarımız, bunlar
değil mi? (9/7/1999)
Ne çok
yanlış yapıyoruz.
/Birinci
yanlış (Çok da yaygındır)/ 'Siyasî İslam 'la baş
gösteren, yeni 'Şeriat'a Dönüş' teşebbüsünü, 'Geleneksel
Şeriatçiliğin' hortlayışı sanmak! 'Seçkin Alafranga ve
Liberal' aydın - 'ilerici' de olabilir- zannediyor ki, Tanzimât ya da
Meşrûtiyet Osmanlı 'sında, 'Ulemâ' nın 'Kâfir' e -yâni
Batılılaşma 'ya- tepkisiyle; 'Demokrasi' Türkiye 'sinde,
Nakşî'nin ya da Fethullah'cının, Cumhuriyet 'e tepkisi, bir ve
aynı şeydir. Değil! Her ikisinin de, Kur'an'ı yaşamak
ve yaşatmak azmi ve hırsından doğduğu, gerçek ama,
mana ve mahiyetlerinin aynı olduğunu sanmak, yanlış!
İslâm
Tarihi'nde, en 'Müslüman' ülkede bile, Şeriat, 'Ulemâ' üzerinden, onun
vasıtasıyla, 'iktidar olmuş, hâkimiyeti almış'
mıdır? Araştırınız: yok öyle bir şey!
'Ulemâ' , Şeriat 'in 'bekçisi'; onu uygulayan ise, 'Emir'; o, dinî
değil, siyasi bir lider; 'Ulemâ 'nın ondan beklediği;
gerçekleştirmediği takdirde, eleştirdiği, Şeriat 'i
uygulaması! Başka türlü söylersek: 'Halife' ile 'Emir 'in, aynı
kişide 'özdeşleşmiş' olduğu Osmanlı 'da bile, 'dinî
makam' ile 'siyasî makam' ayrı ve farklıdır: Şeyhülislâm
'ın 'ferman' 'a verdiği 'fetva', Emir 'in âdil olduğunu
kanıtlamak için veriliyor; ama Şeyhülislâm 'ın öyle bir 'ferman'
çıkarmaya ne yetkisi var, ne de gücü! Bu nokta son derece önemli: 'Siyasî
İslâm' ın, neden 'siyasî' diye adlandırıldığı,
oradan anlaşılıyor.
'Siyasî
İslam' , Şeriat 'in uygulanmasını Emir 'den beklemez; bunun
ancak o toplumun bütünüyle 'İslâmlaştırılması'
sayesinde gerçekleştirilebileceğini, iddia eder; ya bir 'asabiyye'
-yâni örgütlenmiş, çıkarları ortak bir grup- 'tepeden inme' bir
hareketle buna ulaşabilir (İran, Sudan); ya da başka bir
'asabiyye', kademe kademe, önce çeşitli toplumsal katmanları
'kazanarak' , 'aşağıdan yukarıya' bunu
gerçekleştirebilir (Fethullah, Adnan Hoca vb). Sorunu böyle koydunuz mu,
yeni 'İrticaın' , eski 'İrtica' olmadığı; 'Ulemâ'
nın direkt olarak devreye bile sokulmadığı görülmektedir.
İkinci
yanlış onu tamamlıyor
/İkinci
yanlış -ki birincisinin devamıdır, onu tamamlıyor/ :
'Siyasî İslam' ın, irtica kalkışmasını,
Şeriat 'Ulemâsı' nın 'önderliğine' bağlı sanmak!
Gizli veya açık tekke şeyhleri, fıkıh ve hâdis âlimleri ön
ayak olup örgütleniyor, 'İslâm' yeni ve 'siyasî' karakterini
kazanıyor. Öyle şey de yok! Yeni 'mürteciler', -hiç değilse
önemli bir çoğunluğu- modern, -Batı 'lı manada- lâik
okullardan yetişmişler: 'Siyasî İslâm' ın
kadrolarını, onlar oluşturuyor; aşağıda
öğreneceklerinizi, ilk okuduğum zaman, nasıl da
şaşırmıştım; gerçek gözümüze giriyormuş da,
bizler ihmalin ve tembelliğin körlüğü içindeymişiz...
''...İslâmcı
partilerin kadroları, batılılaşmış öğrenim
veren devlet okullarında yetişmiş; ve çoğunlukla kısa
süre önce kentleşmiş ailelerden gelme genç aydınlardır.
Üniversitelerde, İslâmcılar, edebiyat fakültelerinden çok,
mühendislik fakültelerinden çıkmaktadır. Bunun tek istisnaı,
öğretmen okullarıdır. İslâmcı kadroların
proto/tipi, kırsal kökenli bir aileden, 50'li yıllarda kentte
doğmuş, mühendis tipidir. İçlerinden başarılı
olanları, kimi zaman, eğitimlerini Batı'da
tamamlamışlardır. İran hükümeti, bu sosyolojik eyilimi, iyi
bir biçimde temsil etmektedir. Dışişleri Bakanı Velâyeti,
ABD'de eğitim görmüş, bir çocuk doktorudur; eski Sanayi Bakanı
Nebevî de, ABD'de eğitim görmüş bir mühendistir...''
''...Buna
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal da eklenebilir;
günümüzde ılımlılaşan Özal, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde
mühendislik eğitimi gördükten sonra, Erbakan'ın İslâmcı
Millî Selâmet Partisi'nde çalışmıştı. (Yalnız o
mu? Rahatlıkla Özal kategorisi içine sokabileceği bazı önemli
Türkiye siyasî İslâmcılarını, yazar atlamış.
Korkut Özal, Recai Kutan, Şevket Kazan, tabii Erbakan, hatta Demirel vb.
bunların arasında sayılabilir) Fas'ın İslâmcı
lideri Ebusselâm Yâsin, Millî Eğitim Bakanlığı'nın
Fransız dili öğretim bölümünde müfettişti...''
Bunların
'alayı' mühendis filân...
''...çağdaş
'siyasî İslâm'ın ortaya çıkışının,
modernleşmeyi reddetmek için kırsala yaslanan, karanlıkçı
Ortaçağ ruhbânının geri dönüşü ile hiçbir alâkası
yoktur. Günümüzdeki Müslüman ayaklanmaları, kent ayaklanmalarıdır:
1978/79'da Tahran'da, 1982'de Hama'da (Suriye); sonra Mısır'da, Asyut'ta;
Filistin'de Gazze'de, Cezayir'de Cezayir şehrinde; Lübnan'da, Güney
Beyrut'ta ve Trablus'da! (...ve Türkiye'de, 70'ler ile 90'lar arasında,
çeşitli kentlerde, bu arada Sıvas'ta). İslâm adına, tek
silâhlı köylü ayaklanması Afganistan'da meydana geldi ve bu
ayaklanma, gücünü, bir yabancı işgalin reddine borçludur; ancak bu
ayaklanma kadrosunun bir bölümü de kentten gelmiştir ve 'militan'
İslâmcı profiline genelde uymaktadır; Kuzey'in büyük lideri
Ahmet Şah Mes'ud, Kabil Politeknik Okulu'nun eski öğrencisidir;
Hizb-i İslâmî'nin yöneticisi Gülbeddin Hikmetyâr, Mühendislik
Fakültesi'nin eski öğrencisidir. Cezayir'de FİS'in 1991'deki sözcüsü
Abdülkadir Hasani, bir petrol mühendisidir...''
Nasıl,
beğendiniz mi? Türkiye 'de 'İrtica' ile uğraşan 'Alafranga ilericiler'
, acaba olayın bu vahim veçhesini, hiç ele aldılar mı?
Öngördükleri tedbirlerde, hesaba kattılar mı? Hele varılan
şu sonuç, acaba program ve stratejilerinin tasarımında, temel
'tesbit' olarak yer bulabildi mi?
''...İslâmcılar
hakkındaki bütün sosyolojik incelemeler aynı sonucu ortaya
çıkarıyor. İslâmcılar, yeni üyelerini aydın ve kentli
çevreden sağlıyorlar; bunlar, sosyolojik açıdan modern, toplumun
modernleşmiş kesiminden çıkmıştır. (Şimdi,
şuraya dikkat!) İslâmcılık, Müslüman toplumların modernleşmesine
kırsal bir tepki değil; bu modernleşmenin bir ürünüdür!..''
(Olivier Roy, 'Siyasal İslâmın İflâsı' , s. 76/77, Metis
Yayınları, 1994)
Kırmızı
yasak, yeşil serbest olursa...
Yine
geldik mi, Pedro 'nun o yarı müstehzi, kesinlikle ''hayati' serzenişine:
''-...ah Doktor Dalbanezo, biraz iktisad-i bilseydiniz...'' (Bkz. Nâzım
Hikmet, 'Kafatası' )
Müslüman
tabanlı ülkelerde İslâm'ın siyasallaşması,
üst/yapısal düzeyde, 'Ortaçağ irticaı' nın hortlaması
değil; çoğu geri bıraktırılmış,
gelişmekte olan ülkelerdeki 'iktisad-i siyasi' konjonktürünün neden
olduğu, bir 'keyfiyet' : Batılı tüketim toplumunun, kültürel
modeli öneriliyor; oysa nüfusun hızlı artışına
mukabil, 'kentleşme' , klâsik şemaya uygun, gelişememiş;
yâni 'endüstrileşme' -dolayısıyla burjuvalaşma' ve
'işçileşme' - gereğince oluşturulamamış; toplum,
bir 'lümpen' toplumu, bu topluma, 'Yeşil Kuşak' politikasına
uygun bir dindarlık pompalanır; asıl gereken, yâni kırsal
çözülmeyi çağdaşlaştıracak, sosyalizm ve komünizm
yasaklanırsa, ortaya çıkacak 'ürün' elbette 'İslâm' ın
'siyasallaşması' olacaktır.
'Yeşil
Kuşak' la filân, ne münâsebeti mi var? İsterseniz, ona da şöyle
bir göz atarız, ha? (12/7/1999)
İran
Şahı Rıza Pehlevi, 'Tanzimat Alafrangalığı'
nı, 'çağdaşlık' sanıp; petrolün
'ulusallığını' savunan başbakanı Dr.
Musaddık' ı fedâ etmeseydi Humeynî ve Mollaları, acaba bu kadar
güçlenebilir miydi? Sorunun va'z ediliş biçimlerinden birisi, sanırım
budur; ikincisi, acaba şu olabilir mi; XX.yy' ın son
yarısında, en belâlı 'siyasî İslâm' ın, eski SSCB ile
sınırdaş, dört ülkede, en en yoğun olarak ortaya
çıkması, bir tesadüf müdür? Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan!
Bu ülkeler, 'Sistem' in ünlü 'Yeşil Kuşağı' nın, dört
güçlü kalesiydi; zamanla, son üçü 'siyasî İslâm' ın eline
düşmüştür; Türkiye' deyse, bunalım bitmek bilmiyor: acaba neden?
Washington
('Sistem') aklınca, totaliter Bolşevikliği, Müslümanlıkla
önleyecekti ama, Kapitalizm' in ( Emperyalizm' in) iç diyalektiğinden
doğan o sakıncayı, hiç hesaba katmamıştı:
Müslümanlığa itilen, gelişmekte olan bu ülkelerin, 'Serbest
Pazar' kalmaları için; 'ulusallaşmaları' -yâni ulusal
pazarı ulusal sanayiin emrine vermeleri- engelleniyor; bunun için de,
ekonomilerinin, 'açık toplum' önerisine uymaları, şart
koşuluyordu; buysa, kalkınmaya 'kamu öncülüğünde hızlı
sanayileşme' yle başlamış bu ülkelerde, devletin önemini
yitirmesi, tâbir-i mahsusu ile, 'küçülmesi' demekti.
Devlet
önemini kaybeder ve 'küçülürse' ne mi olur?
Aydınların
'lümpenleşmesi'
Bakalım
neler oluyormuş:
''...Ortadoğu
ülkelerinde nüfus artışı ve kırsal göç, 60'lı
yıllardan itibaren kentlerin nüfusunu şişirmiştir. Devlet
buralarda kamu hizmetlerini yürütmekten hatta kentleşmeyi sağlamaktan
âcizdir; aynı zamanda eğitimin yaygınlaşması: bütçe
kısıtlamaları yüzünden, devlet tarafından sunulan iş
imkânlarının nisbî azalışı ile birleşince;
sınıfından kopan ve proleterleşen aydınların
sayısı artmıştır. Umutlarına denk
düşebilecek iş alanları olmadığı gibi,
üniversitelerdeki hayat koşullarının giderek kötüleşmesi,
onları her türlü muhalif maceraya sürüklenmeye hazır hâle
getirmektedir...''
''...aydın
demek memur demekti. 70'li yıllardan itibaren Uluslararası Para
Fonu'nun (IMF) baskısıyla (Mısır'da 1971'den itibaren
İnfetah; Cezayir'de Çadlı'nın siyaseti) izlenen çeşitli
liberalizasyon ve 'devleti küçültme' siyasetleri ise, memur/aydında statü
kaybına yol açtı. Ekonominin liberalleştirilmesi, gerçekten de
özel sektörü gözetir; ücretler, enflasyon tarafından kemirilir ve yeni
zenginlere kıyasla düşer. Memur, ayakta kalabilmek için ikinci bir
iş yapmak zorundadır: taksi şoförlüğü, uluslararası
bir otelde gece bekçiliği vb. İş çevreleri, siyasal açıdan
aydınlara göre daha önemlidir. Devlet aydınların elinden kaçar,
aydınlar yeni koşullara ayak uyduramazlar...''
''...gerçekten
de üniversite öğrenimi, Tıp alanında bile, esas olarak
kitabidir; toplumsal ve ekonomik gerçeklerden kopuktur; bir diplomalı,
kendisini bir kast'ın üyesi gibi görür; artık sadece fiziksel
çalışmaya değil, fiziksel temasa bile
zorlanamayacağını düşünür;
farklılığını varlığıyla, hatta
giysileriyle göstermek ister (bizdeki, 'seçkin alafrangaları' düşünür
müsünüz biraz?); proleterleşmeye, kolay kolay katlanamaz;
proleterleştikçe, buna, koşullarını
ideolojikleştirerek ya bir devrim ya da güçlü bir merkezi devlet hayali
ile karşılık verir...'' (Olivier Roy, 'Siyasal
İslâm'ın İflâsı, s. 74/75).
Bilmem bu
perspektifden bakınca, Türkiye' deki 'diploma'lı lümpenlerin' (ben
bunlara hep, 'Komprador aydınlar' demişimdir), neden dolayı
liberallerin tarafını ya da 'Ilımlı İslâm' ın
sert ya da mülâyim tarafını seçmiş oldukları daha açık
görünmüyor mu? Düzeni, gelecekte ele geçirmek hesabındaki
'Ilımlı İslâm' yandaşı 'aydın' da; 'özelleştirme'
ye ve 'küreselleşme' ye oynayan 'liberal' aydın da, aynı
'iktisad-ı siyasî' diyalektiğinin çarkına
kapılmışlardır: paçayı kurtarmak!
Aydın
'lümpenleşti' mi?
O zaman
'bunalım', 'tepeden inme' ya da 'aşağıdan yukarıya'
her türlü 'asabiyye' nin anasıdır: amaç değişmez,
'hâkimiyeti ele geçirmek', fakat 'takıyye' , birdenbire, 'siyasal
İslâmcı' nın 'kalkanı' na dönüşür: 'lümpen'
aydını, -hele memuru- kolayca elde eder; onu, 'takıyye'
kalkanı arkasına saklanıp; legal görüntü veren
'yasadışı' örgütleniş ve yükselişin, 'neferi'
yapabilirsiniz: Fethullah Ocağı' nın, ustalıkla
başardığı gibi! Hocaefendi'nin sonradan 'bizzat' özür
dilediği, -besbelli o da 'takıyye' ye dahil- ünlü kasetinde; 'içerden
ele geçirmenin' taktiği ve stratejisi, uzun uzun
anlatılmamış mıdır?
''adliye'de,
mülkiye'de veya başka bir hayati müessesede -niçin Cihet-i Askeriye
olmasın?- bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle
ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp, öyle
değerlendirilmemelidir. Bunlar gelecek adına o ünitelerde bizim
garantimizdir. Bunlar, bir ölçüde, bizim varlığımızın
teminatıdır. Şimdiden mevcut olanlar, burada mevcudiyetini
korumasa bile, arkadan gelenlerin mevcudiyetini, mutlaka korumalıyız;
yoksa korumada, şimdi onları korumada
zorlandığımız gibi zorlanırız ve geleceğe de
müessese olarak yürüyemeyiz...''
Strateji
böyle tarif edilmiş, 'taktik' aynı mantık çerçevesi içinde,
başka bir örnek verilerek tarif ediliyor:
''...meselâ
diyelim ki bir kaymakam bir yere gittiğinde, bir yerde kumar
oynanıyor; yâni orası eğer kumar oynamak için
açılmamış ise, öyle bir mekân ne kadar şart istiyorsa, o
şartları en azından gerçekleştirdikden sonra, oraya
'ruhsat' verilmek gerekiyorsa; o mevzuda, kılı kırk
yararcasına, hassasiyet göstermeli, makamın açılmasına,
öyle imkân ve fırsat vermemeli. Ama nasılsa açılmış,
kendilerinden önce birileri açmış orayı, hemen gider gitmez,
'ben bunun canına okurum' dememeliler, nabız tutmalılar, orada
siyasiler ne diyor, çok temkinli yürümelidirler ki o mevzuda bir falso
yaşanmasın! O kapatır, arkadan iktidardaki partinin bir
teşkilat başkanı gelir, karşısına dikilir,
vali'yi ikna eder, 'alın bu yaramaz kaymakamı, buradan' derler: Bu
defa siz, orada güzel ve hayırlı işler yapacaksanız, sizi
atarlar oradan; oraya da şer bir adam getirirler; oysa ki, onlara
sorularak, onları arkanıza alarak yapabilirdik bunu ve yürütürdük
orada...'' (Sabah, 19 Haziran 1999)
Malı
başkası götürmüş...
Hocaefendi,
'siyasî İslâm' ın 'kaleyi içerden düşürmek' yöntemine örnekler
verdiği o söyleşisinde, devlet memurunu hem yüceltiyor; hem de onu,
kendi amacı yolunda etkili kılmanın 'sinsi' yollarını
öğretiyor; diyor ki meselâ: ''...bu Adliye için de aynen söz konusudur:
yâni siz duruma hâkim değilseniz, başka kuvvetler var bu ülkede,
değişik kuvvetleri hesap ederek öyle dengeli, dikkatli, tedbirli ve
temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım...'' (Aynı
gazete). Ne hazin! Ülkemizde yıllarca bu türden hesaplar içinde
olanların, Moskova ajanı, 'hain komünistler' olduğu
sanılmıştır; neticede, onların, bırakın
ülkeyi ya da devleti, herhangi bir sendikayı bile, bu yoldan ele
geçiremeyecekleri, pek güzel anlaşıldı ya; kaç para eder, elin
oğlu, malı çoktan götürmüş, öyle mi?
Üstelik
kökü, sanıldığı gibi, Moskova' da bile değilmiş!
Ya neredeymiş? (14/7/1999)
Ünlü 'Batı
Çalışma Grubu' nun, Türkiye'de, 'Siyasi İslâm' ı büyüteç
altına aldığı zaman; ister 'fundamentalist' (kökten/dinci)
olsun, ister 'ılımlı' ; onun, denizaşırı
müttefikimiz ABD ile ilişkilerini, şu yönlerden de irdeleyip
irdelemediğini, doğrusu merak ediyorum.
''...
Amerikalılar, İslâmlık'ı, hiçbir zaman ideolojik bir düşman
olarak görmediler. Radikallerin (ulus/devlet yandaşı 'milliyetçiler'
in) ayağını kaydırmak için, fundamentalist
muhafazakârlığı desteklediler: Suudi Arabistan, Pakistan,
Numeyrî'nin Sudan'ı! Sovyetler Birliği'nin ve İran'ın
yayılmacılığına karşı, her şeye
rağmen bir engel olarak düşündüklerinden, Müslüman Kardeşler'in
ve bütün muhafazakâr fundamentalistler'in kültürel plandaki Batı
karşıtlığını, ehven-i şer olarak kabul
ettiler. Körfez Savaşı'na kadar, radikal
İslamcılar'ın, geniş kesimlerini desteklediler: Afgan
Hizb-i İslâm örgütü 1989'a kadar Amerikalılar tarafından
silahlandırıldı; Cezayirli FİS ve Tunus'lu Gannusî de
öyle!..''
''...
Amerikalılar, (Suudi Arabistan gibi, Pakistan gibi) Müslüman
müttefiklerine, bazı İslamcı grupların,
taşeronluğunu da verdiler: Washington'daki Suudi Arabistan
Elçiliği, 1982'den beri İslâmi İşler Bölümü'nü
barındırmaktadır. Prens Muhammed bin Faysal bin Abdürrahman
tarafından yönetilen bu bölüm, siyahi Amerikalıların
İslamileştirilmesinde son derece faaldir ve Amerika'daki çeşitli
İslâm örgütleri arasındaki temasları sağlamaktadır:
1963'de ABD'de kurulan ve 70'li yıllardaki yöneticilerinden birinin Suudi
Arabistan'da yerleşmiş Müslüman Kardeşler'den Muhammed Ebu Seyyit
olduğu, Müslüman Öğrenciler Derneği gibi...'' (Olivier Roy,
'Siyasal İslâm'ın İflâsı', s/174/175, Metis
Yayınları, 1994)
Bu
manzara-i umumiye, handiyse otomatik olarak 'Hıristiyan, Batı'lı
ve Beyaz Emperyalizm' in, bütün XIX yy ve sonrasında, ona
başkaldırmış ya da başkaldırabilecek,
çağdaşlığa hevesli Milliyetçiler'e karşı, hemen
daima ve her yerde, 'Ulemâ' yı, muhafazakâr 'fundamentalistler' i müttefik
edinip 'kullanmış olduğunu' hatırlatmıyor mu? Rusya'
da Çar Emperyalizmi nasıl Cedit' çi Müslüman/Türk milliyetçilerine
karşı, 'Kadimist' muhafazakâr Müslüman fundamentalistler' i
desteklediyse; Osmanlı' da İngiliz Emperyalizmi, aynı
şekilde, Kemal' in Kuva-yı Milliyecileri' ni 'Bolşevik'
addediyor; onlara karşı, şiddetle Halife/Padişahı
destekleyip, onun Şeyhülislamı'ndan berikiler için idam fetvası
alıyordu.
Washington'
ın oynadığı oyun, çok mu farklı?
'Yönetim',
'olumsuz yön'de mi?
Şimdi
bir rica: Daha önce altını çizdiğimiz şu gerçekleri,
Olivier Roy' nın söylediklerinin ışığında, bir
kere daha değerlendirir misiniz?
1. Tesbit:
''... Rand Corporation' ın 'orta vâde tahmin uzmanı' Mr. Fuller, daha
1990' larda, Türkiye' nin İslâm'ı otomatik bir tehdit saymaması
gerektiğini öne sürmüş, Atatürk' ün
'aşıldığını' iddia ederek; daha sonra, Zaman' da
ileriye süreceği şu müthiş iddiaya, zemin
hazırlamıştı: ''...Türkiye Kürt meselesi'ni ve siyasette
İslâm Sorununu demokratik yollardan çözmelidir. (...) Eğer Alevi
kimliği tanınmazsa, Kürtlere ifade özgürlüğü verilmezse, çok
ciddi bir kriz olabilir. (...) Şu anda, her iki konuda olumsuz yönde
gidiyor...''
2. Tesbit:
'Olumsuz Yön' ün ne olduğunu, Türkiye' nin geleceğine yönelik
senaryolar düzenlemeyi pek seven, Judith S. Yaphe, National Defense University'
nin Stratejik Araştırmalar Enstitüsü' nün 155 numaralı
bülteninde, gayet net olarak açıklamıştır: ''... Türkler,
ordunun Refah/Yol Hükümeti'yle mücadeleye başladığı 1997'ye
oranla, daha fazla 'kutuplaşmıştır'. Ordu, kişisel
ibadet özgürlüğüne 'sınırlamalar getirerek', 1930'lar
Türkiye'sine dönmek istemektedir...'' Bunun anlamı açık: Türkiye 'de
Cihet-i Askeriye, Washington 'ın 'telkinlerine' kulak vermiyor; Gâzi' den
vazgeçmek, onu 'aşılmış' saymak yerine, Kemalizm 'in en
diri olduğu 30' lu yıllara dönmek eyilimindedir; ABD, bunu 'olumsuz
bir gidiş' telâkki ediyor.
3. Tesbit:
O kadar olumsuz ki, bir süre önce Washington 'daki bir 'beyin
fırtınası' nda, Prof. Dr. Henry Barkey, haber verilen olumsuz
krizin senaryosunu açıklamış: ''... Kürtçü/Şeriatçı
ittifakı, iç savaş; nedeni, etnik ve dini gerçeğe aykırı
hareket edilmiş olması...''
O kadarla
kalsa iyi, aynı çalışmasında Judith S. Yaphe, 'olumsuz
gidiş' in sonuçlarını şöyle belirlemiş: ''... dini
ibadetlerine izin verilmeyen genç subaylarla ordu yönetimi arasındaki
rahatsızlığın büyümesi...'' çünkü, ''... ordu, herhangi bir
siyasi amacı olmayan, sadece gündelik ibadetini yapanlarla '(yâni
'ılımlı' Müslümanlarla) siyasi amaçlı İslamcılar
arasında, hiçbir ayırım gözetmiyor; üniversitelerde, geleneksel
giysilerin ( 'tesettür' demek ister) giyilmesini yasaklıyor; bu süreçte
ordu halk desteğini yitirecek; küçük ve orta sınıflarla (yâni
halk) genç subaylar orduya başkaldıracaklar...''
4. Tesbit:
Ilımlı Müslümanlarla, orduya başkaldıracak subayların
kim olduğuna gelince, son zamanda, Fethullah yandaşı olduğu
kuşkusuyla Silahlı Kuvvetler'den çıkarılmış
olanları hatırlayacak; bir de, Hoca Efendi' nin ünlü kasetindeki
'takıyye' önerilerini de hesaba dahil edeceksiniz.
''...
diyoruz ki Müslümanların, maddi güçlerinin, kendi ülkelerindeki güç
kaynaklarının; toplumun büyük kesimlerine, bu duygu ve düşünce
ile ulaşmaları açısından kıvama gelecekleri ana kadar,
hizmete devam etmeleri şarttır. Yanlış bir şey yapar,
'erken huruç' diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa; dünya,
başlarını ezer; ve Müslümanlar'a Cezayir'deki hadise gibi, yeni
bir hadise yaşatırlar. Her sene Mısır'da yaşananlar
gibi!..'' (Sabah, 19 Haziran 1999)
O 'huruç',
hangi 'huruç'?
Herhalde
farkındasınız, her şey nasıl birbirine uygun
tasarlanmış, nasıl iç içe: Hoca Efendi' in beklediği
'huruç', besbelli Judith S. Yaphe' nin, ya da Prof. Dr. Barkey' in
beklediği; 'ılımlı' Müslümanlara katılmış,
'İslâmcı' (Genç) subaylarla, Cumhuriyet'in Silahlı
Kuvvetleri'nin çatışması!.. O zaman, FİS' in akıbetine
uğramaktan endişe etmeleri, haklı ve tutarlıdır; zira
FİS' e ABD' nin 'koltuk çıktığını' Olivier Roy
açıklıyor.
O halde, -hele
Cihet-i Askeriye'nin Refah/Yol hükümeti'yle mücadeleye
başlamasını, 'rahatsızlığın
başlangıcı' diye alıyorlarsa-; Türkiye' deki 'İslâm'a
Dönüş' , neticede, 'ulusallığa' karşı
'dinselliği' ; 'yurttaş' a karşı, 'mü'min' i;
kısacası, Mustafa Kemal' e karşı, Mehmet Vahdettin' i
himaye ediyor demektir ki bu, bir zamanlar, İngiltere' nin
yaptığını, günümüzde ABD yapmak istiyor anlamına
gelir.
O zaman
soru şu: Hoca Efendi' nin 'ılımlı'
İslâmcılığını, bazı
aydınlarımız ve siyasetçilerimiz, acaba ülkenin 'ulusallaşması'
zannettikleri için mi, hararetle desteklediler ve destekliyorlar; yoksa
Washington'daki, bazı 'orta vâde tahmin uzmanları' gibi
düşündükleri için mi?
Hiç
olmazsa onlar, 'Atatürkçülük' taslamıyor. (16/7/1999)
Yazarımız Attilla İlhan yıllık iznini
kullandığından yazılarına bir süre ara vermiştir.
(19/7/1999)
Size tuhaf
bir şey söyleyeyim mi? Harbiye'den İETT otobüsüne binip, Fâtih'e
gidemezsiniz! Hoş, Taksim'e de gidemezsiniz ya, neyse! Harbiye ve Fâtih ,
sadece İstanbul'da iki semt adı mı? İstanbul
dışında, -o zamanki tâbiriyle 'taşra' da- doğup
büyümüş nice genç, bu iki adı, aynı romanın
kapağında, yan yana okumuştu: Peyami Safa, 'Fâtih/Harbiye' ,
Roman.
İzmir'de
büyümüş, 'taşra' da büyümüşten farklıdır: çocukluğunda,
tramvayın atlısını da görmüştür ( Karşıyaka,
Alsancak ), elektriklisini de (Güzelyalı tarafı)! 'Şehir
Hatları' vapurlarına, yabancı değil! O sebepten mi nedir,
yatılı okumaya geldiğim İstanbul' da (Nişantaşı)
'40 Karanlığı' nda ben, ne tramvayları merak ediyordum, ne
de Şirket-i Hayriye vapurlarını; merak ettiğim, Peyami
Safa'nın romanı idi: 'Fâtih/Harbiye' ! O tramvayı hemen de
bulmuştum: römorklu, numarasını artık unuttuğum, rengi
galiba lacivert/yeşil (Yoksa o Maçka/Beyazıt mıydı?) bir
tramvaydı, ki Harbiye 'den kalkıp Fâtih 'e giderdi; o sebepten,
levhasında Harbiye/Fâtih yazıyordu.
Peyami
Safa , tramvayın birbirine bağladığı bu iki
İstanbul semtinde, 'geleneksel' le 'çağdaş' ı
çeliştirmiş, bu hayat diyalektiğinden, o zaman için, gerçekten
çarpıcı görüntüler ve sonuçlar çıkarmıştı;
semtler yayılıp genişlese de, 30'lu yıllarda -belki daha da
önceden- oluşan çelişkinin, günümüzde de aynen sürdüğünü
söyleyemez miyiz: üstelik, daha da keskinleşmiş olarak! Ama dilime
doladığım o değil; Harbiye/Fâtih tramvayı,
dumanlı bir sonbahar İstanbul'unda kaybolmuş; Harbiye/Fâtih
otobüsü ise, hiç olmadı; bu da bir şey mi, epeyce bir zamandan beri,
Taksim ya da Fâtih istikametine gitmek için, otobüsünüzü bekleyip de
binebileceğiniz Harbiye Durağı da artık yok! Evet, yok!
Harbiye 'den Fâtih 'e -ya da Taksim 'e- gitmek isteyen yolcu,
aradığı otobüse binebilmek için, ya Pangaltı
Durağı 'na kadar yürümek zorunda
bırakılmıştır ya da Elmadağı Durağı
'na kadar!
Yalnız
bu kadar mı, hayır! Harbiye'den bir sabah otobüse atlayıp, sahil
yoluyla, Maçka üzerinden Emirgân'a uzanmak mı canınız çekti;
tabana kuvvet, önce Harbiye'den Nişantaşı'na yürümek
zorundasınızdır; aynı sebepten, çünkü Harbiye 'de durak
yoktur! Bu yokluk, Harbiye 'den Beşiktaş 'a inmek isteyen
mütevazı yolcunun Mecidiyeköy 'den gelecek otobüsüne binebilmek için, taa
Osmanbey Durağı 'na kadar yürümesini gerektiriyor. Harbiye'nin iki
durağından birini kaldırmakla, yalnız Fâtih/Harbiye
romanını 'topal' bırakmış olmadınız;
İstanbul'u, halkı gibi otobüslerinde yaşayan herkesi -ya kanter
içinde, ya karda kıyamette- gâvur azabına mahkûm ettiniz.
Hangi
gerekçeyle?
Hangi
'ayrıcalıklı' kaçta kaç?
' Cumhuriyet'
, 'kul' u 'yurttaş' a dönüştürdüğü inkılâpla,
'hemşehri' yi 'sosyalleştirmiştir' : Ankara'da, 'Meclis' , 'yurttaş'
ın meclisidir; yaşadığın şehirdeki meclis,
hemşehri'nin, yâni halkın, yâni senin 'meclisin' ! Belediyelerin bu
gerçeği 'resmî' itirafı, seçmene hitaplarının 'sayın
hemşehriler' olmasında mündemiçtir. 'Halkçılığı'
inkılâbıyla pekiştirilmiş bir Cumhuriyet 'te,
hemşehrilerin seçeceği meclis, şûradan çok mu
farklıdır sanırsınız: o zaman, pusulasındaki
Kutup Yıldızı, 'hemşehrinin yararı' olmak lâzım
gelen bu meclis de, onu hizmete kriter (ölçüt) saymak mecburiyetindedir; lâfta
böyledir zaten, lâfta böyledir de, acaba uygulamada nasıldır?
Fâtih/Harbiye
örneğinde olduğu gibi, hemşehriyi eziyete sokacak bir karar,
Allah bilir, hemşehrilerden tekinin haberdar olmadığı bir
celsede alınır; gerekçe olarak da, 'trafiğin
yoğunluğu' gösterilir. Şehir, kaldıramadığı
yoğun bir trafiğin çarkları arasına
sıkışmış; seyrekleştirmeye çare aranıyor;
elbette aranacak, buna kimsenin itirazı yok, yalnız her seferinde
bulunan çare, toplu taşımacılığa inanmış ve
güvenmiş 'hemşehri'nin aleyhine mi olmalıdır. Her
belediyenin ağzında, aynı lâf: 'Halka Hizmet'; her türlü
hizmette öncelik, hemşehrinin 'tekerlekli' olanına! Trafik
Polisi'nden Belediye İşletmeleri'ne kadar, hepsi; trafiği
ferahlatmak teşebbüsünü, dört tekerlekli tabutları hareket
noktası alarak çözmeye kalktıkları anda, halka değil,
'ayrıcalıklı' bir kesime hizmet etmiş olduklarını
nasıl anlamazlar?
Sabah
akşam, iki Boğaz Köprüsü 'nün uçlarında durup bakınız,
araba kuyrukları, çokluk, içinde tek kişi oturan araçlardan
oluşmuştur; araç sahibi ahali, İstanbul'un kaçta kaçı? Sen
halka hizmet ediyorum diye, acaba hangi 'ayrıcalıklı' kaçta
kaçı rahatlatıyorsun? Biri elinde, biri kucağında iki
çocuğuyla, Harbiye Durağı'nda, beyhude yere Kuruçeşme 'ye
otobüs bekleyen yoksul genç kadın; birbiri ardına tesbih gibi
dizilen, tek yolculu -trafiği ferahlamış- arabalara nasıl
bakıyor, hiç gördünüz mü? Görmelisiniz: ülkede nelerin yolunda
gitmediğini, anlatabilecek açıklıktadır.
Demokrasi'nin
ayıbı, yoksa burada mı başlar? Halk birdenbire -hakiki
üretici olan köylü ve işçi- olmaktan çıkıp, hizmet sektöründe
fantirfüş, repodan geçinen, jet-sosyete manyağı birileri mi olup
çıkar? Yasa karşısında herkes eşittir de, bir yerden
sonra, bazıları, biraz daha mı eşittir? Nasıl 'bir
örümcek'. Tevfik Fikret'i 'Hakk'a götürür'se; ayrıcalıklı tekerleklere
yer açmak için kaldırılmış bir Harbiye Durağı da,
bizi, 'Sistem'in manasını ve mantığını,
sorgulamaya götürür. Demokrasi, hukukta eşit, ekonomide farklı bir
toplum olduğundan mı, diyalektiğinde sosyalizm'i saklıyor;
siz bunu düşünedurun, güçlüye prim verip güçsüzü ezen bir
toplumsallığın, hangi tür bir toplumsallık olduğunu,
açık açık konuşalım.
'Serbest
rekâbet'in tabiattaki muâdili nedir?
Maçka
üzerinden giden, Taksim/Emirgân otobüsünün numarası, o tarihte de yoksa
40/A mıydı? Dumanlı bir Boğaziçi atmosferinde,
tenhalık ve yalnızlık, martıların rakı
beyazı melankolisi, Marmara 'dan Karadeniz 'e geçen ağır
şilepler; ve en beklemediğim anda, içimdeki bilinmez hangi Cenova ya
da Marsilya çağrışımlarının düğmesine
basıveren, kılavuz kaptanın, o nostalgique düdüğü!
Yeni bir
Paris yolculuğunu kafama koyduğum, -nedense bu defa kolay kolay
dönemeyeceğimi sandığım- o 27 Mayıs sonrası
günlerinde, Yeşilçam Serüveni'ni ağır hayal
kırıklığıyla kapatmış; 'Aynanın
İçindekiler' roman dizisinin hummasına kapılmıştım.
Sabah, 40/A , akşam 40/A ; bütün gün Emirgân ; haldır haldır,
Miralay Ferid Bey (Eminönü) ile zevce-i muhteremesi Ruhsâr Hanım'ın,
yaşayacakları evi arıyorum; 27 Mayıs , her geçen gün biraz
daha sağa kayıyor, ona ümit bağlamış
aydınların, hiçbiri de; '...eğer biraz iktisad-i siyasi
bilseydiler!..' ; ya da Müdafaa-i Hukuk Doktrini 'ni iyi hazmetmiş
olsaydılar; 27 Mayıs 'çıların o sabah, Albay Alparslan
Türkeş 'in ağzından, 'NATO'ya bağlıyız, CENTO'ya
bağlıyız!' diye bağırmayacaklarını
düşünemiyor.
Gerçekte
bu elbet, ABD'ye bağlıyız anlamına geliyordu; yâni
'özelleştirme' ye, 'küreselleşme' ye, yâni Yeni Dünya Düzeni 'ne,
yâni 'Serbest Rekâbet' e! Peki, 'Serbest Rekâbet' düzeninin, tabiattaki muâdili
nedir, hiç düşündünüz mü?
Düşünmeliydiniz!
(30/8/1999)
' Demokrat
İzmir' gazetesinin sahibi Adnan Düvenci, 'mütehevvir' adamdı: babacan
bir şakacılıktan, kaşla göz arasında, kırıp
dökücü bir öfkeye geçebiliyor; o yüzden, söyleşirken, son derece
ihtiyatlıyız. O, ben ve o sıra İstanbul' dan gelmiş
Nâci Sadullah bey, bir sonbahar öğle sonu, bilmiyorum hangi münâsebetle,
Cumhuriyet'in ilk yıllarını tartışıyorduk: o
nesil ki, İzmir' de önce İstiryadis' in mavi haçlı Yunan bayrağını,
sonra da Kemal Paşa' nın atlılarını görmüştür, o
yıllara toz kondurmaz; buna rağmen, Adnan bey' in ('Düvenci') birden
köpürerek, şuna benzer şeyler söylediğini
hatırlıyorum:
''...sen
ne diyorsun kardaşım, o bahsettiklerimiz 'millet'in
'işadamı' değildiler, hiç olmadılar: bazıları,
'Millî Şef'in 'tüccarı' ve 'sanayicisi' idi; diğer
bazıları ise, Celâl bey'in ('Bayar') 'tüccarı' ve
'sanayicisi'!..''
Bu,
şu mu demekti? Cumhuriyet, 'özel sektörünü', bir kere 'kamu' dan
beslemiştir ya; üstelik bu işi, 'siyasetçiler' i
aracılığıyla yapmıştır. Oysa İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki, iktisat hocamız Prof. Dr. Neumark,
'serbest teşebbüs' ü başka türlü anlatmıştı;
'burjuva', ne soyludur, ne ruhban, o 'piyasa' dan yetişmiştir;
üstelik, en acımasız rekabet koşullarıyla
uğraşıp, alt ederek! Peki, 'rekabet' i nasıl
almalıydık? Müsabaka/yarışma tarzında bir şey mi;
yoksa, 'mücadele/ savaşım' tarzında bir şey mi? Ders
çıkışı koridorda yakalayıp bunu hocaya
sorduğumda; o kusursuz, sadece r'leri yuvarlayan Türkçesiyle demişti
ki: ''-...mücadele, hem de gözünün yaşına bakmaksızın!...''
Siz hiç
Türkiye' de, böyle kıyasıya bir rekabet ortamı gördünüz mü? Ben
gördüğümü hatırlamıyorum; sanırım, liberalliğin
vatanı sayılan ülkelerde de, pek kalmamıştır; yoksa
Tröst ve Kartellere, Çokuluslu ve Uluslararası Şirketler'e karşı,
önlemler tasarlanır mıydı? Bu, fotoğrafın, iyimser
yorumu; bir de 'kötümser' yorumu var ki, gerçeğin hasını daha
iyi anlatıyor: koşulsuz liberallik olsaydı, zaten gezegende 'tek
tüfek' geçinen 'Sistem', üçüncü ülkeleri daha iyi soyabilmek için, ellerini
kollarını sımsıkı bağlayacak koşulları
önce dayatır; sonra bunların uygulanmasını denetlesin diye,
iki ünlü çoban köpeğini ('IMF ve Dünya Bankası') bekçi diker miydi?
Oysa
'insanlık' olaya 'farklı' bakmıştır.
'Sistem',
'tek tabanca' olursa!...
Liberalliğin
ünlü formülünü kim hatırlamaz? ''Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler!''. 'Bırakıldığı'
zaman, ortaya ne tür bir yaşantı çıkmıştı, ünlü
bir söz onu güzel özetliyor: 'Vahşi Orman Kanunu!'. Vahşi Orman, iki
şeyden anlar, hile ve şiddet! Kim ki bu ikisinin 'bey'idir,
'malı' götürür!; hak, hukuk, adalet, vs. hak getire! Gelip üç kurdun
elinden, nasılsa avlayabildikleri geyiği alıp götüren,
arslanın davranışını beğenmeyebilirsiniz;
aynı şeyi, derme çatma bir şirketin satış
payını, paldır küldür gelip götüren, uluslararası holding
için de söyleyebilir misiniz? Tuhaftır ama, mahiyeti aynı olduğu
halde, ilkinin adı 'vahşet', ikincisinin adı 'ticaret' tir.
Bir
tarihte, Bankalar Caddesi' ndeki 'ithalatçı' bir patronun
'veliahtına' 'ders çalıştırırdım'; soğuk,
ustura gibi titiz ve keskin bir zattı; kitap kâğıt ve kalem
insanlarını handiyse lüzumsuz addettiğini anlamak için,
gözlerine bakmak yetiyordu; 'ticaret' i, besbelli 'kutsal' diye alıyordu;
bir keresinde demişti ki: ''-...rekâbet esastır, iyi olan kazanır;
tabiatın kanunu budur!.'' Doğru söylemek gibi kötü bir huyum var ya,
kendimi tutamayıp: ''-...yâni, 'güçlü' olan mı?...'' demiştim;
''-...ikisi aynı şeydir!'' deyip kesti attı: eksik olmasın,
sâyesinde, sonradan geliştirebildiğim düşüncelerin tohumunu,
gönlüme böylece atmış oldu.
Doğrudur,
güçlünün güçsüzü bastırıp malı götürmesi, tabiatın
şaşmaz bir kanunu; öyle olduğundan dolayı, tabiatın
içinde, onun bir parçası olan insanlar da, 'insanlıklarını'
anlayıncaya kadar, aynı acımasız kanuna göre
yaşamışlar; gel gör ki insan, 'insanlığını'
anlayınca, hayvanlığın -daha da beteri, 'vahşi
hayvanlığın'- 'kanunu' olduğu besbelli 'düzene'
karşı, önce eleştiri oklarını yöneltiyor; sonra onu
düzeltmenin -başka bir deyişle, 'beşeri kılmanın'-,
çarelerini araştırmaya başlıyor. İnsanlık tarihi,
bir bakıma üretiminin, koşullarının ve
kurallarının 'insanileştirilmesi' tarihidir ki, akıl ve
duygu işe karışır, 'Vahşi Orman Kanunu', insana ve
insanlığa yakışır bir çerçeveye oturtulmak istenir:
köleliğin kaldırılmasından, tutsaklığın
yasaya bağlanmasından, sendikalara, sekiz saatlik iş gününe,
sosyal sigortaya, üretimin, dağıtımın ve tüketimin
'toplumsallaştırılmasına', yâni Sosyalizm'e kadar, bir sürü
'sosyal fetih', 'insanlığın' o ünlü 'Vahşi Orman Kanunu'nu
düzeltme çabasıdır: o çabanın sonucudur!
Taraflar,
işte o zaman netleşiyor: a/ Güç sahibine 'bırakınız
yapsın, bırakınız geçsin' diyen kuşkusuz 'tabii',
fakat hiç de 'beşeri' olmayan bir düzen mi? b/ Yoksa, insanı insan
yapan akıl ve duygu değerleriyle; üretimi, dağıtımı
ve tüketimi toplumsallaştıran 'insani' bir düzen mi?
Sıra
kimde?
Siz
bakmayın işi lâfa boğup, yüzünüze yıldızlı maytap
tutmalarına; sorun, bu kadar basit! Elinizin tersiyle borsa, piyasa, repo,
faiz, özelleştirme, küreselleştirme, Yeni Dünya Düzeni, vs. vs.
'kirliliğini' süpürüp, işi aslına ircâ edebilirsiniz: 'Sistem',
gezegende 'tek tabanca' kaldı ya; insanlığın, bunca
yüzyılda elde edebildiği ne kadar 'sosyal fetih' varsa, onları
birer birer geri almak; güçlüsü zayıfı, zalimi mazlumu çoktan belli
bir dünyada; mazlumların ve zayıfların, saadetten (refahtan) pay
talebinde bulunmasını, önlemek peşindedir.
Nasıl
mı yapacaklar? Hanidir yaptıkları gibi! Önce düşman, en
beşeri olandır (sosyalist), yâni üretimi,
dağıtımı ve tüketimi sosyalleştiren toplumlar; ondan
sonraki düşman, üretimi, dağıtımı ve tüketimi
ulusallaştırandır, (ulusal) toplum! Son 40 yıl, 'Sistem'
in, -kötü de olsa- gerçekleştirilmiş bir 'sosyal düzeni'
dağıtmasını sağladı; o düzeni
yaşadığı topraklarda artık 'Vahşi Orman Kanunu'
geçiyor: fahişeliğe mecbur elektronik mühendislerini, uyuşturucu
düşkünü balerinleri, Beyoğlu'nun çöplüklerinden toplamaktayız.
'Totaliter' Bolşeviklik, cefakeş aydın ve sanatçı
üretmiştir, evet; ama bu sonraki 'haşerâtı', asla o üretmedi:
onları, 'Serbest Rekabet' üretiyor; hem de ne kadar kolay, ne kadar da
bol!
Artık
sıra, gezegenimizdeki, 'ulusallaştırılmış'
düzenleri dağıtmaya gelmiştir: 'Tahkim' i, 'muhkem' anlayabilmek
için, bu kadarcık da olsa iktisâd-ı siyâsi öğrenmeye, elimiz
mahkûm! (1/9/1999)
Doğrusu,
öyle yuppie'ye filân benzemiyordu; daha derli toplu, aklı
başında bir adam; o akşam, TV kanallarını
dolaşırken onun üzerinde kalışım, özür dilermiş
gibi açıkladığı 'Tahkim gerekçesi' yüzünden! Yooo,
hayır; 'ecnebi sermaye gelmez, enerji yatırımı
yapamayız' demiyor; 'Yeni Dünya Düzeni budur' demiyor; uysal ve yüksek bir
bürokrat 'efendiliğiyle', kibar kibar: ''-...uluslararası tahkim
anlaşması, Türkiye' nin yurtdışındaki yatırımları
açısından da, büyük bir önem taşımaktadır'' diyor;
''...filân ülkedeki büyük bir yatırımdan şu kadar
alacaklıyız, alamıyoruz; feşmekân ülkeden
alacağımız milyonlarca dolar hanidir askıda: 'ulusal
yargıları', sorun çıkardı...''
Türkiye'yi
-hele deprem ertesinde- tümüyle 'batmış' sayan
şaşkınlar, acaba hiç 'Tahkim Sorunu' na, yeni Türk 'lümpen'
Burjuvazisi açısından bakmayı düşünmüş müdür? Olaya,
otomobil sahibi 'lümpen' şehirlinin 'baktığı' açıdan
bakıyor; 'kamu yararı' onun kafasında, çoktan kendi 'miskin' ve
'şahsî yararıyla özdeşleşmiş; 'ecnebi yatırımı',
'ulusal yargı' dan kurtardın mı, isterse Müdafaa-i Hukuk
Doktrini çöksün, umurunda mı; onun filân ülkede kaybettiği bilmem kaç
dolar kurtulacak ya, sen ona bak! Tüccar ve sanayici, eğer kendini
'millet' in ('kamu' nun) 'işadamı' gibi değil de; kendi çıkarının
'horozu' gibi görürse; ülkesinde, 'ulusallığın'
savunmasından o dakika vazgeçebilir; 'küreselliğin'
savunmasını benimser!
Örnek mi
dediniz? Şu, 'enerji finansmanı' konusunda, TÜSİAD'ın
ortaya koyduğu, 'Tahkim Gerekçesi' dir; bir bakar mısınız?
''...proje
finansmanı enerji yatırımları için uygulanan bir model;
projenin kendi kârının, projeleri karşılayabileceğini
gösterebilmemiz gerekiyor ki, uluslararası kuruluştan kredi
bulabilesiniz? Hiçbir yabancı yatırımcı cebinden
çıkarıp vermiyor. Onlar da bir finansör buluyorlar, bunun olabilmesi
için de sizin o ülkede yapacağınız yatırımın
kârının dışarıya çıkabileceğini garanti
etmeniz lâzım: Bu da, uluslararası tahkim!'' (Cumhuriyet, 7 Temmuz
1999).
Yâni
'lümpen' ('ulusal') sermaye, -kendini fasulye gibi nimetten sayıp,-
uluslarası arenaya dahil olursa; ülkesinin değil, ülkesine
yatırım yapmayı tasarlayan 'ecnebi sermaye' nin,
'çıkarlarını' hesaba katmak zorundadır; ancak o sayede,
gezegeni soymak için tasarlanmış evrensel stratejide kendine bir yer
bulabiliyor.
Peki,
gerekçe haklı ve geçerli mi?
Başbakan,
'tarihî' bir lâf etti: 'Tahkim olmazsa, 'yabancı sermaye' gelmez!,
'tarihî', çünkü Tanzimat sadrazamlarının Devlet-i Aliyye' nin
istikbalini İngiltere Devlet-i Fehimesi ile ilişkilerine
bağlayan, ünlü sözlerini hatırlatıyor: sanki Müdafaa-i Hukuk
onlara rağmen, onlara karşı gerçekleştirilmemiş! Peki,
o sözdeki doğruluk payı nedir? Soruyu, eski bir Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı, 'dehşetengiz' bir açıklıkla
cevaplandırdı: Deprem telâşı içinde, 'atlamış'
olmayasınız?
''... a/
Başbakan Sayın Ecevit, 'tahkim olmazsa yabancı sermaye gelmez'
demiştir. Birilerinin, Sayın Ecevit'e kendi hükümetinin -genel ve
yerel seçimli, eski ve yeni hükümeti- ilk altı ayında 950 milyon,
yaklaşık bir milyar dolarlık yabancı sermaye izni
verildiğini anımsatması gerekli olmuştur. b/ Gene
birilerinin, Çin'e yıllardır ve her yıl 40 milyar dolarlık
yabancı sabit/sermaye yatırımının 'tahkimsiz'
yapıldığını söylemesi yararlı olacaktır...''
(Cumhuriyet, 18 Ağustos 1999).
Çin, NATO
üyesi filân değil, AB ile alâkası yok, üstelik komünist: 'piyasa
ekonomisi' ne fevkalâde kuşkulu yaklaşıyor; buna rağmen
ağırlığını koymasını bilmiş,
alacağını almış; oysa bizim
başbakanımız, Keçecizade Fuat Paşa gibi, Amerika 'Devlet-i
Fehimesi ile alâkımızın bozulduğunu görmektense Türkiye
ekonomisindeki 'kamu yararının' feda edilebilmesini kabul edebiliyor;
gerekçesi, ülkeyi tehdit eden o muazzam 'enerji açığı' ve ona
bulanamayan çâre!
Erhan
Işıl, o eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, 'Tahkim Komedisi'
ni irdelerken, bir 'bir bilen' olarak iktidarın gerekçelerini
darmadağın ediverdi; deprem günlerinde çıkmış o
açık seçik ve aydınlık çalışma; 'Soğuk
Savaş' siyasetçilerine, gerçekten altından kalkamayacakları
sorular yöneltiyordu; bunlardan birisi, eğer 'tahkim olmazsa, Türkiye' nin
karanlıkta kalacak olması' konusundadır; bakar
mısınız, neler demiş:
''...enerji
açığı teknik ve ekonomik olarak, bir ülkenin, çeşitli
türlerde toplam enerji istemi (talebi) ile çeşitli türlerden oluşan
toplam enerji sunumu (arzı) arasındaki farktır. Bu nedenle de,
örneğin petrol ve doğalgaz dışsatımcısı
ülkeler dışında, enerji açığı olmayan ülke
yoktur. Dünyanın gerçeği böyledir, fakat Türkiye'de 'birileri' -kendi
amaçları için- enerji açığı deyimini çarpıtarak, bunu
yalnızca ülkemize özgü bir tehlike imiş gibi gösteriyorlar...
Dahası var. Eldeki resmî istatistiklere ve bilgilere göre,
'karanlıkta kalmamız' kesinlikle olası değildir...''
''...olayın
ilginç yönü, 'karanlık geliyor' tehdidini savuran siyasi partiler ve
siyasetçiler ile elektrik enerjisinin bol ve güvenli olarak
sağlanamayışındaki sorumluların aynı kişiler
olmasıdır. Karanlık, yâni 'Öcü' masalcıları, önce
dağıtım ve iletim sistemlerinde, en az 15 milyar kilovat/ saatlik
(Kw/s) çok büyük elektrik kayıplarını, derhal azaltacak küçük
yatırımları niçin yıllardır ihmal ettiklerinin; üç
beş yılda bitecek orta boy hidroelektrik
yatırımlarını, 14-15 yılda neden bitiremediklerinin ve
çaldırdıkları (kaçak) elektrik konusunda niye hiçbir şey
yapmayıp elektrik hırsızlarına bolca af
çıkardıklarının hesabını (kaabilse) versinler..''
(Cumhuriyet, 17 Ağustos 1999).
Acaba o
yüzden mi Türkel Minibaş, enerji yatırımı bahsi
açıldı mı; '...IMF'nin 2.2 milyar dış kaynak
aktarımı karşılığında, ...Türk ekonomisinde
şunun, şunun ve şunun yerine getirilmesini... şart
koşması; ülke ekonomisinin düzelmesi için değil; çokuluslu ve ulusötesi
sermayenin hareket serbestisini sağlayacak ekonomik ve hukuki ortamı
sağlamak adınadır!' diyor. (Cumhuriyet, 5 Temmuz 1999).
Ona
bakarsanız, amaçları belli: ''...mâliyetleri düşürmek, finans
piyasalarına taze kaynak yaratmak, özel sektör için câzip
yatırım alanları oluşturmak!''. (Cumhuriyet, 5 Temmuz
1999). İyi de, acaba o zaman soru şu mudur? Nasıl oluyor da,
başbakanından en kıytırık ekonomi muhabirine kadar, bu
ülkede çoğumuz, Tahkim' i ve MAI' yi, ülkemiz için 'olmazsa olmaz', son
derece 'hayati' bir şart sayabiliyoruz?
Bu sorunun
cevabı, o uysal ve derli toplu bürokratın, söze başlarken
aktardığım, 'hayallerinde'. (3/9/1999)
Şimdi
çocuklar bile güler; iki savaş arasında, İngiltere
Kralı'nın bir unvanı da, neydi bilir misiniz? 'Hindistan
İmparatoru'. Rabindranath Tagore İngiliz soylusu sayılır,
'Sir' diye anılırsa; Londra'daki kral, niye Hind
alt/kıt'asının 'imparatoru' olmasın? O kadar da
değil!. Eğer 3. Fransız Cumhuriyeti tarihe geçmiş bir dizi
demokratik devrimin 'eseri' laik bir cumhuriyet olmasa; Cumhurbaşkanı
M. Albert Lebrun, aynı kolaylıkla kendisini Madagaskar, Kongo ve Fas
Kralı ve Tunus Bey'i diye vasıflandırabilirdi; çünkü hep
söylerim, o yılların coğrafya atlaslarında (Faik Sabri bey
'in ünlü 'Büyük Atlas 'ı) Asya, Afrika ve Okyanusya 'sömürge'
kıt'alardır.
Yıllar
sonra Paris'de, Afrikalı 'milliyetçi' komünist öğrencilerle Quartier
Latin kahvelerinde tartışırken, içimizde beliren o müthiş
çelişkiyi nasıl da fark edemezdik şaşarım: XX.
yy'ın ilk yarısında, gezegenin en gelişmiş
demokrasileri, İngiltere ve Fransa idi; bunda hiç şüphe yoktu ama,
hiç kimsenin aklına, bu iki ülkenin, gezegeni sömürgeye çevirmiş,
milyonlarca siyahı sömüren 'emperyalist' birer ülke olduğu
gelmiyordu: oysa Türkiye Cumhuriyeti, sömürge mertebesine düşmekten,
dişiyle tırnağıyla kazandığı bir
İstiklâl Savaşı sayesinde kurtulmuştu. Gazi 'nin
'çağdaşlığı' amaç edinip, Batı 'ya ve Batı
'lı ülkelere 'yan oturması', elbette bu vahim gerçeği içeriyordu
ama, bu ne bizim nesle doğru dürüst izah edilmiştir, ne de bizden
sonrakilere!
Sanırım soğuk bir akşam üstüydü, gizli bir kar suyu kahvenin camlarını buğularken, M'ba'yla -o Afrika solcusu aydın kız- ikimiz şu acı 'tesbiti' yapmıştık: ''XX. yy'ın en büyük acayipliği, en 'demokrat' en 'ileri' sayılan 'geliş